Edebiyat Yapmak Ne Demektir?

Türk Dil Kurumuna göre edebiyat yapmak “bir konu üzerinde gereksiz yere süslü sözler söylemek” anlamına geliyor. Peki edebiyat yapmak, edebî bir eser oluşturmak anlamına niçin gelmez? Bu sorunun yanıtını bulmak için edebiyatın ne anlama geldiğini bilmek gerekir.

Edebiyat Nedir?

Edebiyat kelime anlamı olarak “güzel olanlar” anlamına gelir. Bu anlama göre edebiyat güzel olanı anlatmalıdır. Ancak buradaki güzelliğin ahlakî-düşünsel bir güzelliği mi, yoksa üslup ve anlatımımı kapsaması gerektiği günümüz edebiyatında tartışma konusudur.

Edebiyat güzel zaman geçirme aracı olarak görülmemelidir. Edebiyatın temel amacı insanın kendi varoluş bilgisine ulaşmasını sağlamaktır. Öyleyse edebiyatın temel amacı bilgi vermek değildir. Onun temel amacı sanatsal bir bakış açısıyla insanın gelişim sürecine katkı sağlamaktır. Edebi bir eser insanın gelişimine nasıl katkı sağlayabilir diye düşünebilirsiniz. Sandığınızın aksine edebiyat ile toplumsal ve bireysel gelişim arasında kuvvetli bir bağ vardır. Edebiyat Düşünsel üretimi sağlar ve toplumların düşünce gelişimi için metaforlar üzerinden yeni bir anlam alanı oluşturur. İnsanların sanatsal kabiliyetlerini ve anlama yetilerini en iyi geliştiren araç edebiyattır.

Okunması Gereken Kitaplar (Öneri)

Sizlere hayatınız boyunca mutlaka okumanız gereken 50 kitaplık bir liste hazırladık. Tabii ki bu liste, kişisel zevkleri yansıtan öznel bir çalışma. “Ne okuyayım?” diye düşünüyorsanız, listemizden yararlanabilirsiniz.

1. Çavdar Tarlasında Çocuklar – Jerome Salinger
2. İnci – John Steinbeck
3. Anayurt Oteli – Yusuf Atılgan
4. Suç ve Ceza – Fyodor Dostoyevski
5. Tutunamayanlar – Oğuz Atay
6. Oryantalizm – Edward Said
7. Beyaz Gemi – Cengiz Aytmatov
8. Semerkant – Emin Maluf (Amin Maalouf)
9. Nietzsche Ağladığında – Irvin Yalom
10. Hayvan Çiftliği – George Orwell
11. Gülün Adı – Umberto Eco
12. Yol Ayrımı – Kemal Tahir
13. Derviş ve Ölüm – Meşa Selimoviç
14. Yaşamın Ucuna Yolculuk – Tezer Özlü
15. Kürk Mantolu Madonna – Sabahattin Ali
16. Beyaz Kale – Orhan Pamuk
17. Piramit – William Golding
18. Açlık – Knut Hamsun
19. Gün Olur Asra Bedel – Cengiz Aytmatov
20. Korkuyu Beklerken – Oğuz Atay

Rabguzî ve Kısasü’l-Enbiyâ

Rabgûzî ya da Nâsırü’d-dîn bin Burhânü’d-dîn er-Rabgûzî, Harezm sahası Türk edebiyatının nesir alanındaki ilk temsilcilerindendir. 12. ve 13. yüzyıllarda yaşamıştır. Onun yazdığı Kısasü’l-Enbiya adlı eser Harezm Türkçesi ile yazılan ilk yapıttır. Rabguzî, Ribât Oğuz kasabasında doğduğu için Rabguzî mahlasını kullanmıştır. Asıl mesleği kadılıktır.

Rabguzî’nin dili Kutadgu Bilig’in yazıldığı Hakaniye Türkçesi ile Çağatay Türkçesi arasındaki geçiş sürecinin özelliklerini gösterir.

Kısasü’l-Enbiya, Harezm Türkçesi ile yazılan önemli bir nesir örneğidir. Eser, İlminskiy tarafından Özbekistan’da bulunduktan sonra 1859’da Kazan’da yayımlanmıştır. Kısasü’l-Enbiya’nın Leningrad, İsveç, Paris, Londra ve Bakü’de toplam 11 nüshası vardır. Eserin nüsha sayısının bu kadar fazla olması döneminde çokça okunup takdir edildiğini göstermektedir.

Dil İçerisindeki Özel Diller: Jargon, Argo ve Kişisel Dil

Dillerin belirgin kullanılma alanlarında özel diller oluşur. Özel dillere dilce adı da verilir. Dilceler, günlük dil ve ölçünlü dil dışında kalan kendine özgü bir ifade alanını tanımlar. Özel dillerin günlük yaşamda iletişim amacıyla müracaat ettiğimiz dillerden en büyük farkı, dilcelerin belirli topluluklara ya da bireylere hitap etmesi yani sınırlı bir kullanımı olmasıdır.

Özel diller üçe ayrılır:

Jargon: Belirli bir meslek grubunun kendi arasında kullandığı özel kelimelerden oluşan dilcedir. Bu meslek grubunda çalışanlar kendi Aralarında oluşturdukları bu dil ile hızlı bir iletişim sağlayabilirler çünkü işleri ile ilgili kullandıkları kelimeler doğrudan teknik ayrıntılar içerir Böylece daha az kelime ile daha çok şey anlatabilirler Örneğin dil bilimcilerin kendi aralarında kullandıkları gerindium, lokatif , faktatif gibi kelimeler dil bilimi jargonunun bir parçasıdır.

Argo: Günlük kullanılan dil ile ölçünlü dil dışında kalan özel dillerdir. Bu dillerin jargondan farkı, herhangi bir iş ya da meslek grubu tarafından kullanılmamalardır. Argo, ortak sosyolojik özellikler gösteren grupların kendi aralarında belirli imlerle oluşturdukları özel dillere denir. Örneğin hapishanedeki insanların yalnızca kendilerinin anlayabileceği sözcük ve deyimlerden oluşturdukları hapishane argosu, argoya örnek gösterilebilir. Argo içerisinde yer alan kelimelerin büyük çoğunluğu gündelik dilde kullanılan kelimelerin farklı bir anlam katmanında kullanılmasıyla oluşur.

Türklerin Kullandığı Alfabeler: Türkler Niçin Farklı Alfabeler Kullanmıştır?

Türkler tarih boyunca birçok alfabeyi kullanmıştır. Bu alfabelerden Göktürk, Uygur, Arap, Latin ve Kiril alfabeleri uzun süre ve geniş ölçüde kullanılan alfabeler olmuştur. Bu alfabelerin yanında Mani, Brahmi, Tibet, Süryani, İbrani ve Grek alfabeleriyle de yazılan Türkçe metinler vardır.

Türklerin tarih boyunca farklı alfabeler kullanmalarının temel nedenleri şunlardır:

1. Eğitsel nedenler: Özellikle 20. yüzyıldan itibaren alfabe tercihlerinde eğitsel nedenler ön plana çıkmıştır. Çünkü bu yüzyıldan itibaren ülke yönetimleri, dillerinin daha çok okur- yazara sahip olmasını istemiştir. Bu nedenle okuma ve yazmanın daha kolay olduğu alfabeler tercih edilmiştir. Örneğin Türk Dil İnkılabı ile birlikte Arap harflerinin yerine Latin harflerinin kabul edilmesinin en önemli nedenlerinden biri okuma-yazma öğretimidir.

Arap harfleri ile yazılan Türkçede birçok sesin aynı harf ile temsil edilmesi yüzünden geniş kitlelerin okuma-yazma öğrenmesi konusunda zorluklar yaşanmıştır. Bu nedenle yazıldığı gibi okunan ve ses temelli oluşturulan yeni Latin kökenli Türk alfabesi okuma-yazma oranının yükseltilmesinde gözle görülür bir yarar sağlamıştır. Bununla birlikte Arap harfleriyle yazılan yüzlerce yıllık Türk metinlerinin yeni nesiller tarafından okunup anlaşılamaması, Latin alfabesine geçişteki en büyük zorluktur.

2. Siyasi, kültürel ve bilimsel nedenler: İnsan toplulukları kendilerini yakın hissettikleri ve ideal olarak belirledikleri kültür daireleri ile daha fazla etkileşirler. Bu nedenle bilimde, siyasette, sporda ve diğer alanlarda ortak bir medeniyetin içerisinde olmak isteyen toplulukların aynı alfabeyi kullanması beklenir. Bunun en güzel örneği Sovyetler Birliği döneminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin içerisinde yer alan Türk topluluklarının Rusların kullandığı Kiril alfabesini kullanmasıdır. Sovyetler Birliği çatısı altında yaşayan bu insanlar, dâhil oldukları devletin alfabesini tercih etmek durumunda kalmıştır. 1990’lı yıllardan sonra bağımsızlığını ilan eden bu Türk topluluklarından bazıları hâlâ Kiril alfabesinin kullanmaktadır. Bu da Rus kültürünün o topluluklar üzerinde bıraktığı etki ile açıklanabilir.

Türkçenin tarihî dönemlere ayrılmasında hangi ölçütler belirleyici olmuştur?

Türkçenin tarihî dönemlere ayrılmasındaki en önemli ölçütler şunlardır:

  1. Coğrafya: Ana vatanı Orta Asya olan Türklerin farklı coğrafyalara göç etmeleri sonucunda birçok Türk dili arasında farklılıklar ortaya çıkmıştır. Coğrafya farkı arttıkça aynı dili konuşan insanların bir süre sonra anlaşmakta zorlandıkları görülür. Örneğin Sibirya’da yaşayan Saha Türkleri, çok erken dönemde Orta Asya’daki Türk topluluğu ile uzaklaştığı için bugün Sahaların konuştuğu Yakutça, Türkiye Türkçesi ile oldukça farklı bir ses bilgisine sahiptir. Ünlü İslam düşünürü İbn-i Haldun, coğrafya insanın kaderidir, diyerek coğrafyanın insan yaşantısındaki önemini ortaya koymuştur. Bu açıdan bakıldığında farklı coğrafyalarda yaşayan insanların dillerindeki farklılık sadece uzaklıkla açıklanamaz. Coğrafya dilin üzerinde doğrudan etki sahibidir. Örneğin batıya göç eden Oğuz topluluklarının dillerindeki birçok sert yani ötümsüz ses, Anadolu coğrafyasındaki iklimin ve ova şartlarının insan doğasındaki tesiriyle yumuşamıştır. Tag kelimesi dağ olmuş, kitmek fiili gitmek olmuştur. Oysaki Orta Asya’da yaşamaya devam eden birçok Türk boyunun kullandığı Türkçede bu sert sesler hâlâ korunmaktadır. Görüldüğü gibi coğrafi şartlar dildeki seslerin değişmesine etki etmektedir.
  2. Göç: Aslında göç ve coğrafya ölçütleri birbirinin tamamlayıcısıdır. Çünkü coğrafi farklılaşmalar göçün bir sonucu durumundadır. Göç eden insanlar farklı coğrafyalara gittikleri için dilleri de bu coğrafyadan etkilenir. Göç sırasında etkileşim kurdukları kavimlerin dillerini etkiler, onların dillerinden etkilenirler. İnsanlar gittikleri yeni yerlerdeki daha önce bilmedikleri araç-gereç, düşünce, gelenek-görenek vb. durumlar için yeni kelimeler türetmek zorunda kalırlar.
  3. Savaş ve siyasi olaylar: Türk dilinin dönemlere ayrılmasındaki bir diğer ölçüt siyaset ve savaşlardır. Türk tarihi açısından bakıldığında özellikle Moğolların Orta Asya’daki etkinlikleri nedeniyle Türk dilinin büyük değişimlere uğradığını söylemek gerekir. Çünkü Moğol baskısı nedeniyle birçok Türk boyu batıya göç etmek zorunda kalmıştır. Böylelikle yeni siyasi teşkilatlar olan Türk beylikleri kurulmuş ve bu beylikler Anadolu’daki yaşam tarzı çerçevesinde Türk dilinin farklı lehçe ve şivelerinin temelini atmıştırSavaşlar dışında dilleri etkileyen farklı siyasi olaylar da vardır. Tarihin belirli dönemlerinde siyasi otoritenin dillere doğrudan yön verdiği görülebilir. Bu Türkçe için de geçerlidir. 20. yüzyılın başlarına doğru gelindiğinde Türk dilindeki özleştirme çabaları üst seviyeye çıkmıştır. Bu nedenle birçok yabancı kökenli kelime dilden arındırılarak bu kelimelerin yerine Türkçe kelimeler türetilmiştir. Bu bakış tarzı Türkiye Türkçesinin büyük bir değişime uğramasına ve özellikle Osmanlı Türkçesinden büyük oranda farklılık göstermesine neden olmuştur.
  4. Kültürel değişim ve din: Dil kültürün en önemli aktarıcısıdır. Hâl böyle olunca tabii ki kültürdeki değişiklikler dili de etkiler. Hayatımıza giren her yeni icat veya kavram dilde belirli bir ses kümesi ile temsil edilmek zorundadır. Bu durumda dildeki her yeni durum için yeni bir kelime türetilmelidir.Kültürel değişim başlığı altında incelenmesi gereken en önemli iki kavram dil ve kültür dairesi değişimleridir. Her din topluma, kendi hayat felsefesi ile mal olabilir Örneğin İslam dinine giren Türkler yalnızca İslam dinini benimsememiş aynı zamanda İslam dininin oluşturduğu yeni kültürü ve İslam terimleri de Türklerin hayatlarına dâhil olmuştur. Bu durumda İslam dini ile birlikte Türkçeye birçok yeni kavram ve düşünce sistemi girmiştir. İslam dinine giren Türklerin dilinde Arapça ve Farsça, Maniheizm dinine giren Türklerin dilinde ise Sanskritçe kelimelerin çokça olması bu durumun açık bir kanıtıdır.Toplumlardaki büyük kültürel değişimler her zaman dil değişimi anlamına gelmez bazen toplum aynı dine inanmaya devam etse de yakınlaştığı kültürel daireyi değiştirebilir. Buna örnek olarak Osmanlı Devleti’nin Tanzimat Fermanı’ndan sonra Batı’yı örnek alması gösterilebilir. Batı’nın örnek alınmaya başlanması ile birlikte Türkçeye Arapça ve Farsçanın yanı sıra çokça Fransızca kelime girmiştir. Ayrıca Fransız yaşam tarzı konusunda toplumun duyduğu istek Türk kültürünü etkilemiş, kültürdeki etkileşim dile de yansımıştır.İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya siyasetinde egemen olmasıyla birlikte İngilizce kelime ve terimler tüm dünya dillerinde büyük bir yaygınlık kazanmıştır. Bu da yine toplumların etkileştikleri kültürel daire ile yakından ilgilidir.
  5. En az çaba yasası: Toplumsal etki ile birlikte dilin önemli bir değişim dönemine girebileceğini söylemiştik. Ancak olayın biyolojik bir yanı da vardır. İnsanlar birbirleriyle iletişim kurarken anlatmak istediklerini en kısa yoldan anlamlı bir şekilde iletmek isterler. İşte buna en az çaba yasası denir. Örneğin Eski Türkçe döneminde “ne erse ne” şeklinde söylenen kelime bugün için “nesne” şeklinde çok daha kısa ve ekonomik bir söyleyişe sahiptir. Yine dillerdeki seslerin ötümlülük-ötümlülük yani sertlik-yumuşaklık ve damaksıllık-genizsillik-gırtlaksılık çatışmasına uğrayarak benzeşmesi de en az çaba yasasının bir sonucudur. Örneğin ince bir ünlüden önce gelen sert ünsüzler birçoğu Türkiye Türkçesinde yumuşamıştır. (Tiş kelimesinin diş olması gibi)

“Sizce Türk Edebiyatının En Önemli Şairi Kim?” Anketi

2015’te düzenlediğimiz “Simit Çay Edebiyat Etkinlikleri Şiir Yarışması”nda katılımcılardan “Sizce Türk edebiyatının en önemli şairi kim?” sorusunu yanıtlamalarını istedik. Bu anketimizde herhangi bir seçenek yoktu. Soruyu yanıtlamak isteyen katılımcılarımızın en önemli gördükleri şairin ismini yazmaları gerekiyordu.

Bu Anket Akademik Bir Değerlendirme Değildir

Şunu da unutmamak gerekiyor ki, bu çalışma sadece bir ankettir. Ankete katılan kişilerin düşüncelerini içerir. Belirli bilimsel ve retorik ölçütlerle hazırlanmış bir liste değildir.

Anket Sorusunu Şiir Yarışmasına Katılan 944 Kişi Yanıtladı

Şiir yazma yarışmamıza katılanlardan 944’ü, bu sorumuzu yanıtlamayı tercih etti. Yaklaşık 200 kişi ise sorumuzu yanıtlamamayı tercih etti. Bu nedenle anketimizi 944 kişinin verdiği yanıtlara göre hazırladık.

Anketimizin bir diğer özelliği, sorumuzu yanıtlayan kişilerin şiir yarışmamıza katılan “şiir yazan kişiler” olmasıydı. Bu da bu anketin, Türkiye’de az çok şiir yazan kişilerin görüşlerini yansıttığını göstermektedir.

“Sizce Türk edebiyatının en önemli şairi kim?”

Her ne kadar bizler Türk edebiyatının en önemli şairini sorsak da bazı katılımcılarımız yanıtlarında Rilke vb. yabancı şairlere de yer verdi. Aynı zamanda bir şairden çok farklı uğraşlardaki kişilerin veya yarışma katılımcılarının kendi isimlerinin de yanıt olarak verilebildiğini gördük. Ancak bu yanıtları da değerlendirmemize kattık, listeden çıkartmadık.

Türkçeyi diğer dillerden ayıran en belirgin özellikler nelerdir?

Türkçe sondan eklemeli bir Altay dili olduğu için Altay dil ailesinin temel özelliklerini barındırır. Bu özellikler şunlardır:

  1. Türkçede dil bilgisel bir cinsiyet kategorisi yoktur. Örneğin İngilizcedeki gibi “o” kişi zamiri için erkek (he) ve kadınlar (she) için farklı sözcükler tercih edilmez. Öğretmen denildiğinde, bu hem kadın hem de erkek öğretmeni karşılar. Oysaki Arapçada erkek öğretmene muallim, kadın  öğretmene ise muallime denilir.
  2. Türkçe sondan eklemeli bir dildir. Kelimeler ön ek almazlar. Anti, na, bi vb. ön ekler Türkçede kullanılmakla birlikte bu ekler Türkçeye yabancı dillerden girmiştir. (Bi-haber “habersiz”, na-mağlup “yenilmemiş”, anti-virüs “virüs karşıtı” gibi kelimelerdeki ön ekler Türkçe değildir.)
  3. Türkçe sondan eklemeli bir dil olduğu için birkaç ek üst üste kullanılabilir. Örneğin 2017 yılında yapılan bir yarışmada Arapça kökenli “muvaffak” kelimesine getirilen onlarca ek sayesinde “muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesinesiniz” kelimesi dünyada türetilebilen en uzun ifade seçilmiştir. Bu durum Türkçede eklerin ne kadar işlek kullanılabildiğini göstermektedir.
  4. Türkçe sondan eklemeli bir dil olduğu için ekler kelimelerin köklerini değiştirmez, bükümlü hâle getirmez. Örneğin göz kelimesine göz-lük eki getirildiğinde kelimenin kökü değişmez. Her dil böyle değildir. Örneğin Arapçada kitap, katip, mektup kelimeleri hep aynı kökten gelmelerine rağmen görünürde Türkçedeki gibi ek alarak ortaya çıkan bir kökleri yoktur.
  5. Türkçe Tunguzca, Moğolca gibi Altay dilleri ve Macarca gibi Ural dillerinde ortak olan söz dizimini kullanır. Yani Türkçenin söz dizimi asli olaraköznenesne ve / veya tümleçyüklem biçimindedir.
  6. Birçok dilin aksine Türkçedeki ekle yapılan tamlamalarda ilgi eki ilk sözcüğe getirilir. Yani kapının kolu denilirken, {nın} eki ilk sözcük olan kapı kelimesine eklenir. İngilizce vb. dillerde bu durum farklıdır. İngilicede kapının kolu denilirken kelimelerin yerleri Türkçedeki kullanımın zıddıdır: “handle (kol) of the door (kapı)”.
  7. Türkçede şahıs ekleriyle cümledeki işi yapanın kim olduğu belirtilebilir. Yani her zaman görünürde bir özne olmasına gerek yoktur. Örneğin “Kapıyı açtım.” denildiğinde, kapıyı benim açtığımın anlaşılması için mutlaka “Ben kapıyı açtım.” demeye gerek yoktur.
  8. Türkçede büyük ünlü ve küçük ünlü uyumu bulunur. Büyük ünlü uyumu Türkçe dışındaki diğer Altay dillerinde de vardır. Küçük ünlü uyumu ise Türkçede 17. yüzyıldan itibaren belirginleşmiştir. Tüm Türk dillerinde bulunmadığı gibi Altay dillerinin de birçoğunda küçük ünlü uyumuna rastlanmaz.
  9. Türkçede ünsüz uyumu bulunur. Yani p, ç, t, k ünsüzlerinden sonra gelen ekler daima sert (ötümsüz) ünsüzlerle başlar. p, ç, t, k ünsüzleri kelime sonunda kendilerinden sonra bir ünlü aldıklarında ötümlüleşir yani yumuşar. Bu durumda bu sesler b, c, d, ğ seslerine dönüşür. Ancak bu ses değişiminin olabilmesi için kelime sonundaki sert ünsüzden önce ünlü bir sesin bulunması ve kelimenin tek heceli olmaması gerekir.
  10. Türkçe, yabancı dillerden kelime alabilir. Ancak yabancı dil bilgisi kurallarını kabul etmez, yabancı dillerden ek almaz. Bu durumun birkaç istisnası vardır. Bunlar Farsçadan alınan i’li izafet yapısı (Aşk-ı Memnû gibi), Arapçadan alınan nispet i’si (aklî, nakdî gibi), Fransızcadan alınan -ion eki (atma(s)yon) gibi sınırlı sayıda örnekte karşımıza çıkar.
  11. Türkçede soru genellikle soru edatı olan “mI” ile yapılır.
  12. Türkçede edilgenlik, ettirgenlik, oldurganlık, işteşlik, dönüşlülük ekle yapılır.

Dil ve Kültür Arasındaki İlişki ve Kültürel Gösterge Bilimi

İnsan iletişiminde kültür, işaretlerin oluşturulması ve etrafındaki her şeye anlam vermenin bir yolu olarak görülmelidir. Bu nedenle kültür, semboller veya anlamlı işaretler sistemi olarak tanımlanır. İnsanların iletişim amacıyla kullandığı ana sistem dilsel olduğu için toplumsal işaretler sistemi olan kültür dil ile yakın bir ilişki içerisindedir. Dil ve kültür arasındaki ilişki, modern dil bilimi çalışmalarında kültürel gösterge bilimi (semiotics of culture) başlığı altında incelenir.

Diller kültürün bir parçasıdır. Diller yalnızca telaffuz, kelime bilgisi ve dilbilgisi açısından değil aynı zamanda farklı “konuşma kültürleri”yle de değişir. İnsanlar dili, kimliklerinin ve diğer insanlardan farklılıklarının fark edilmesini sağlayan sosyal bir gösterge olarak da kullanmaktadır. Bir dildeki konuşmacılar arasında bile, dili kullanmanın çeşitli yolları mevcuttur ve her biri, daha büyük bir kültür içindeki belirli alt gruplarla olan bağlanmayı işaret etmek için dilden yararlanır.

İnsanlar, erken çocukluk döneminde sosyal etkileşim yoluyla ana dillerini edinirler ve çocuklar yaklaşık üç yaşındayken akıcı konuşurlar. Dil kullanımı, insan kültürüne derinden yerleşmiştir. Bu nedenle, dil yalnızca iletişimsel bir amaçla kullanılmaz. Dil, grup kimliğini, sosyal tabakalaşmayı, sosyal bakım ve eğlence tarzlarını da yansıtır.

Ottova Rima Nazım Biçimi

Ottova rima, uyak örgüsü a-b-a-b-a-b-c-c olan sekiz satırlık bir nazım biçimidir. İtalya edebiyatı çıkışlı bu biçim, özellikle 15. ve 16. yüzyılda başta İtalya olmak üzere İspanya ve Portekiz’de birçok şair tarafından kullanılmıştır. Bu biçimi kullanan şairlerden en önemlileri Ludovico Ariosto, Torquato Tasso, Alonso de Ercilla y Zúñiga ve Luís Vaz de Camões’tir. Ottova rima başlangıçta kahramanca temalar üzerinde uzun şiirler için kullanılmış, daha sonra genel bir tür hâline gelmiştir. Bilinen en erken kullanımı Giovanni Boccaccio’nun şiirlerindedir. Önceleri İngiltere’de popüler bir biçim olmayan Ottova Rima, Lord Byron’un kaleme aldığı “Don Juan” ile birlikte Britanya edebiyatında önemli bir biçim hâline gelmiştir. Amerikan edebiyatında ise Emma Lazarus ottova rimanın bilinen kullanıcılarındandır.

Powered by Webmaster Forum