Senin de Yazını Yeni Çıkacak Çevrim İçi Betiğimizde Yayımlayalım

Senin yazını da yayımlayalım

Sevgili Simit Çay dostları, edebî etkinlerimize bir internet yayınıyla devam etmeyi düşünüyoruz. Standart dergi formatında bir şey yapmayı planlamıyoruz, bu yeni tarza “betik” adını verdik. Yeni formatımız her sayıyı belirli bir konuda çıkarıp âdeta küçük küçük kitaplar oluşturmak, bunları öncelikle sitemizde ve Google Kitaplar’a üye olarak burada erişime açmak. Aklımızdaki ilk konu ise “ruh”. Yazılarınızı yonetici@simitcay.com e-posta adresine gönderebilirsiniz. Yayın ilkelerimiz şunlardır:

  • Her sayıyı belirli bir konuda çıkarmak,
  • Seçilen konuyu tüm yönleriyle çeşitlendirmek, örneğin konu “ruh” ise bunu geniş olarak düşünüp “eğitimin ruhu, Millî Mücadele ruhu, psikolojik açıdan ruh, ruhun dinginliği” vb. şekilde genişletmek,
  • Dergide makale, şiir, deneme vb. her türde yazılara yer vermek,
  • Yazılarda kesinlikle siyasetten uzak durmak, propaganda yapmamak,
  • Toplumsal duyarlılıklar konusunda hassas olmak,
  • Yalnızca belirli bir yazar kadrosuna değil herkese açık olmak,

Biçimsel gereklilikler

  • Yazılar A4 kâğıdı formatında Times New Roman yazı stili ile 11 punto ile yazılmalıdır.
  •  Şiirler 3 sayfayı, makaleler ve öyküler 20 sayfayı, tiyatro metinleri 15 sayfayı, diğer türlerde yazılan yazılar ise 5 sayfayı geçmemelidir.
  •  Yayımlanması için gönderilen yazılar .doc veya .docx formatında olmalıdır.

Telif ve sorumluluk beyanı

  • Yayımlanmak üzere gönderilen eserler için telif hakkı maksadıyla ödeme yapılmaz.
  • Eseri gönderen kişi metnin içeriğinden ve verdiği mesajdan, daha önce başka bir yerde yayımlandıysa bu durumun oluşturduğu yasal durumlardan bizzat kendisi sorumludur.
  • Eseri gönderen kişi gönderdiği yazının telif haklarını devrettiğini kabul eder. Bununla birlikte yazar, bu yazısını (kendi adıyla müstakil olarak çıkması  şartıyla) şiir, roman, öykü vb. kitaplarında izne ihtiyaç duymaksızın yayımlayabilir, kendi yazısına ait bölümü internet ortamında paylaşıp çoğaltabilir.
  • Eserin sonunda yazar adını, soyadını doğru şekilde beyan etmekle yükümlüdür.

YAPAY ZEKÂ, KODLAMA VE BEETHOVEN

Ünlü Alman klasik müzik piyanisti ve bestecisi Ludwig van Beethoven’ın yarım kalan 10. senfonisi, ölümünün 250. yıl dönümü dolayısıyla yapay zekâ (AI) kullanılarak yeniden yazılmaya başlandı. Beethoven’ın doğduğu şehir Bonn’da bulunan Beethoven House Arşivleri Müdürü Christine Siegert, ünlü besteciden kalan eskiz çalışmaları ve 10. senfoninin girişine ait bazı notalardan yola çıkarak büyük ivme kaydettiklerini ancak Beethoven’ın tüm eserlerinin yüklü olduğu algoritmayla donatılan yapay zekâ destekli bilgisayarın öğrenmesi gereken oldukça fazla şey olduğunu açıkladı (Detaylar için bk.)

Eserin yaklaşık bir sene içerisinde tamamlanması ve 28 Nisan 2020’de Bonn’da yapılması planlanan özel konserlerde senfoni orkestrasıyla çalınması düşünülüyor.

9. senfoniyi büyük bir keyifle dinlerim bu sebeple 10. senfoni haberi beni oldukça heyecanlandırdı. Beethoven haberi ekseninde yapay zekâ ve kodlama üzerine biraz konuşmak istedim.

“HOŞ BULDUM DÜNYA” KİTAPLIK RAFLARINDA

HOŞ BULDUM DÜNYA

Seda Nur Kurt’un son şiir kitabı “Hoş Buldum Dünya” kitaplık raflarındaki yerini aldı. Kitapta şiirle postmodernizmin buluştuğu derin bir düşüncenin izleri sorgulanıyor. Kutlu Yayınevinden çıkan bu kitaba bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Edebiyat; en tutsak özgürlüğü sesimizin çıktığı kadar ama sessizce haykırmaktır. Bunun için şiir var olanı aynen aktarmak veya uyaklı dizelerle sözcükleri dans ettirmek değildir. Şiiri değerli kılan duygunun barındırdığı dolambaçlı yollardaki anlam derinliğidir. Yani imge ve imaj şiirin değişmez iki parçasını oluşturur.

Bir sanatkâr için anlaşılmak önemli olabilir. Çünkü nereden bakarsanız bakın insanların yazdığınız şeyleri okuyup beğenmesi sizi mutlu edecektir ama unutmayalım ki şiiri yalnızca anlaşılmak ve genele beğendirmek kaygısıyla yapılandıran bir sanatın gelecek kuşaklarda yeri yoktur. Doğaldır ki, II. Yeni kıvamında bir kapalılık toplumun büyük bir kesimini şiirden uzaklaştırabilecek bir içkinliğe dönüşebilir. Ancak imgeli anlatımı, II. Yeni şiirinin şiir bilgisi olan kişilerce bile zor anlaşılması örneğiyle suçlamak haksızlıktır. Çünkü gerçek anlamıyla başarılı bir şiir, insan bilincinde küçük küçük görüntü kümeleri oluşturur ve bu görüntü kümeleri birleşerek âdeta kısa metrajlı bir film hâline gelir. Örneğin sıradan yaşamı konu edinen şiirleriyle tanıdığımız Orhan Veli’nin: “Ağlar çekiliyor dalyanlarda/Bir kadının suya değiyor ayakları.” biçimindeki anlatımı insan bilincini canlı tutan ve imaj değeri çok yüksek bir tasarımdır. İşte şairin “İstanbul’u Dinliyorum” şiirini başarılı kılan temel öge de budur. Şiirde İstanbul, âdeta yüksek çözünürlüklü bir kamerayla zihnimize aktarılmaktadır. Yani güzel bir şiir yalnızca imgelerle değer kazanmaz. Görüntü ve buna ek olarak ses ögeleri şiirin düzeyini yükseltecektir.

MODERN BİR OĞUZNAME: OTACI

Hayati Sarıekiz’in ilk romanı olan “Otacı”, Artikel Yayınlarından çıktı. Eserde otacı olmak için yola çıkan Otman’ın kırk günlük eğitim serüveni anlatılıyor.

Dünya edebiyatında meşhur bir tabir vardır: Bildungsroman yani oluşum romanı. Şimdi benden beklediğiniz klasik tavır, tıpkı Şeyh Gâlib’in “Hüsn ü Aşk”ı gibi bu romanı da insanın olgunlaşma sürecini ve bu sürecin vardığı nihayeti anlatması bakımından, afili bir kelime olan bildungsroman elbisesine büründürerek anlatmak olacak. Hatta işi bir adım daha öteye götürüp erziehungsroman yani kahramanın yetişme sürecini anlatan bir roman olarak “Otacı”yı değerlendirebilirim. Sonra da “Otacı”nın Türk edebiyatında bu alanda yazılan ilk eserlerden biri olduğunu iddia edebilirim. Ama ben size bunların hiçbirinden bahsedemem. Çünkü bu roman o denli yerli, o denli Türk kültürünün pınarından doğuyor ki… Şüphesiz bu roman bizden bir şeyler anlatıyor. Yavaş yavaş kulağınıza Deli Dumrul’un meydan okuyan edası çalınıyor, sonra sanki bir yerlerde Salur Kazan’ı görür gibi oluyorsunuz.

Kitabı elinize aldıysanız hazırlıklı olun. Her an kitabın içerisinden aksakallarıyla Dede Korkut belirip avazı çıktığınca konuşacak, haykıracak:

Oğul oğul ay oğul

Bilir misin neler oldu?

Söyleştiler fısıl fısıl (Ergin, 2016: 106).

Tunus Türkleri (Tarihi Mirasları-Eserleri-Toplumsal Yapısı)

Tunus Türkleri

Tunus Türkleri, Tunus anayasasında tanımlanmış azınlıklardan biridir. Sayıları çeşitli kaynaklara göre 500 bin ila 2 milyon arasında değişmektedir. 2012’de, Tunus’taki Türk varlığı nedeniyle Türkçe eğitim programına dâhil edilmiştir.  1534’te İspanyolların Tunus’u işgal edeceği yönündeki haberler üzerine, Tunus halkının talebiyle Osmanlı ordusu 10.000 askerle Tunus’u ilhak etmiş ve bu askerler Tunus’a yerleştirilmiştir. Böylelikle Tunus’ta Osmanlı hâkimiyeti başlamıştır.

Türk toplumu yüzyıllar boyunca bölgenin siyasi yaşamına egemen olmuştur. Sonuç olarak, Tunus’un etnik yapısı 300 yıl boyunca Türklerin Anadolu’dan ve diğer Osmanlı topraklarından sürekli olarak bu topraklara göç etmesiyle önemli ölçüde değişmiştir. Ayrıca yerel unsurlarla evlenen Türk uyruklarının çocuklarına Köroğlu ya da Kuloğlu adı verilmiştir. Nitekim, “Türk” ve “Köroğlu” terimleri geleneksel olarak tam ve kısmi Türk uyruklarını ayırt etmek için kullanılmıştır. Tunus’taki Türk kökenli nüfus başkent Tunus, Mehdiye, Hammamet ve adalarda (Cerbe gibi) yoğunlaşmıştır. Ayrıca ülkenin kuzeyinde yer alan Hammam El Gezaz (Hammam Ghezèze), Arapçada “Oğuz hamamı” anlamına gelir ve bu yörede yoğunlukla Oğuz kökenli Türkler yaşamaktadır. Tunus’taki Türk kökenliler arasında İslam dininin Hanefi mezhebi yaygındır.

Tunus mimarisinde Türklerin yaptıkları eserler önemli yer tutmaktadır. Ülkenin en turistik dört camisi Türklerin izini taşımaktadır. Jemaa Ettrouk yani Türkler Camii, Cerbe adasında bulunup Gazi Mustafa Paşa tarafından 16. yüzyılda inşaa ettirilmiştir. Tunus tarihinde önemli bir yeri olan Hammade Paşa tarafından Türk mimarisine uygun sekizgen minaresiyle ön plana çıkan Hammade Paşa Camii ise 1655’te tamamlanmıştır. Tunus’taki Türk camilerinin en ilgi çekicilerinden biri ise bizzat İznik’ten getirilen rengârenk karolarla süslenip yapımında İstanbul’daki Sultan Ahmet Camii’nin esas alındığı Muhammed Bey ya da diğer adıyla Sidi Mahrez Camii’dir. 1631’de yaptırılan Yusuf Dey Camii, Osmanlıların Tunus’ta yaptığı ilk büyük camiidir. Bu camii 1926’dan beri şehir üniversitesinin bir eklentisi olarak kullanılmaktadır ve camiyi inşa ettiren Tunus beyi Yusuf Dey’in mezarı da buradadır.

Libya Türkleri (Köroğlu Türkleri veya Kuloğulları)

Libyalı Türkler

Libya’da bugün için bir milyondan fazla sayıda Türk kökenli insan yaşamaktadır. Türk kökenli nüfus siyasi anlamda Kaddafi sonrası Libya’da önemli bir konumdadır. Nitekim Ulusal Mutabakat Hükûmeti Başkanı Sarrac, Türk kökenli bir Libyalıdır.

Vatandaşların etnik kökenlerini beyan etmelerine izin veren son nüfus sayımına göre (1936) Türkler, Araplar ve Berberilerden sonra ülkenin üçüncü büyük etnik grubuna sahiptir. Libya’da yaşayan Türk kökenli topluluk esas olarak Misrata, Trablus, Zaviye, Bingazi ve Derna’da ikamet etmektedir.

Libya’daki Osmanlı yönetimi sırasında (1551–1912), Türk yerleşimciler bölgeye ağırlıklı olarak Anadolu’dan, aynı zamanda imparatorluğun Girit Adası gibi diğer yerlerinden göç etmeye başladılar. Önemli sayıda Türk yerleşimci, yerli nüfusla evlilik bağı kurdu. Bu evliliklerden doğan erkek çocukları karışık genetik mirasları nedeniyle Kouloughlis (Türkçe: Kuloğlu veya Köroğlu) olarak adlandırıldı. Ancak, toplumun “Türklüğünü” korumak için genel olarak Libya’daki Türkler diğer etnik gruplarla evlilik bağı kurma konusuna mesafeli davranmıştır. Sonuç olarak, Libya’da “Türkler” ve “Kuloğlu” terimleri tam veya kısmi Türk uyruklarını ayırt etmek için kullanılmıştır. Türk toplumu geleneksel olarak Libya’nın siyasi yaşamına egemen olmuştur.

TÜRKÇENİN AFRİKA’DAKİ YADİGÂRLARI BARBAROS’UN TORUNLARI: KULOĞULLARI

Köroğlu Türkleri

Kuzey Afrika’da yaşayan ve Barbaros’un torunları olan Türk kökenli bir halk olan Kuloğulları (Köroğlu Türkleri) özellikle Cezayir ve Libya’da yaşamaktadır.

“Türklerin tarihini öğrendikçe, hem bilinen hem de gizli kalmış yanları beni büyüledi.”

Profesör David Passig

Osmanlının geniş hâkimiyet sahası, Türk ulusunun dünyanın dört bir yanına yayılmasını sağladı. Bugün Türkiye’de pek bilinmese de Cezayir ve Libya’da Türk soyundan gelme yaklaşık 3 milyon “koulouglis” yani “kuloğlu” yaşıyor. Cezayir’in en işlek caddeleri Brahim Dey (İbrahim Bey), Mourad Rais (Murat Reis), Dely Brahim (Deli İbrahim) ve Oruj Rais (Oruç Reis) gibi Türk tarihinin önemli figürlerinin adını taşıyor. Bunun yanında Türklerin dünyada en sevildikleri ülkelerden birinin Cezayir olduğunu söylemeden de geçemeyiz. Öyle ki, bu ülkede Türklere, insanların en hayırlısı anlamına gelen “hıyarunnas” sözüyle hitap ediliyor.

ERDAL ARSLAN İLE HİÇ’İNCİ YOKUL ŞAHSIN HİKÂYESİ ÜZERİNE

Kastamonulu sanatçıları sanatseverlerle buluşturmak için çıktığım yolculukta ilk durağım: Erdal Arslan; tarih, hikâye, deneme yazarı. Kendisiyle son kitabı “c” vasıtasıyla konuştuk. Samimiyeti için şimdiden teşekkür ediyorum.

Kitabınızda “Neden yazıyorsunuz?” sorusuna “Yaz, dedi kaderimiz.” cevabını vermişsiniz. Bu cevaba ekleyecek bir şeyleriniz var mı?

Yazmak; benim için nefes almak, uyumak, yemek, içmek gibi hayatın devamını sağlayan zaruri ihtiyaçlardan birisi. Yazmazsam bir yanımın eksik kaldığını hissediyorum, bir sorumluluğu yerine getirmemiş suçluluğuna bürünüyorum ve sanki dünyayı benim yazdıklarım kurtaracakmış gibi saçma, ütopik bir sorumluluğun omuzlarımdan bacaklarıma indirdiği bir yükü kalemle hafifletmeye çalışıyorum.

Abdurrauf Fıtrat

Fıtrat

Abdurrauf Fıtrat (d. 1886, Buhara, Buhara Emirliği- ö. 4 Ekim 1938, Taşkent, Özbekistan SSC), Özbek tarihçi, filolog, çevirmen, yazar, dramaturg ve şair. Fıtrat, çağdaş Özbek dili ve edebiyatının kurucularından biri olarak kabul edilmekte, Orta Asya yenileşme hareketinin öncü kişiliklerinden biri olarak bilinmektedir. Fıtrat 1926’da profesör unvanı alan ilk Özbek olarak tarihe geçmiştir.

Fıtrat, Ceditçilik adı verilen toplumsal ve kültürel yaşamadaki yenileşme eğiliminin savunucularındandır. Türkiye’de okumuştur. Orta Asya’yı Rusya’dan kurtarma düşüncesinde hareket eden topluluklara destek vermiş, bu yüzden uzun süre polis gözetiminde kalmıştır.

Türkiye’deki “Genç Osmanlılar”dan esinlenmiş ve Türkistan’a dönüp “Yaş Buharalılar” partisini kurumsallaştırmıştır. Bu hareket onun manevi kılavuzu hâline gelmiştir. 1922’de dostu ve meslektaşı Abdulvahit Burhanov ile iş birliği yaparak 70 kadar genç Buharalıyı Almanya’nın çeşitli üniversitelerine okumak üzere göndermiştir.

Ötümlüleşme ve Ötümsüzleşme Nedir?

Ötümlüleşme

Kısaca: Türkçede ç, f, h, k, s, ş, p, t ünsüzlerinin eşlenik karşıt ünsüzlere dönüşmesine ötümlüleşme ya da sedalılaşma denir. Bu kavram akademik olmayan kaynaklarda ünsüz yumuşaması olarak adlandırılır. Teorik olarak ötümlüleşme esnasında Türkiye Türkçesi ve ağızlarında şu değişikler meydana gelir: ç>c, f>v, k>g, ḳ>ġ, s>z, ş>j, t>d (Karaca, 2016: 370). Ancak bunlardan ş>j örneğinde olduğu gibi bazıları Türkiye Türkçesinin karakteristiğinde yoktur. Bu değişim tam tersi bir şekilde işlediğinde oluşan ses olayına ise ötümsüzleşme ya da sedasızlaşma denilir: c>ç, v>f, z>s vb.

AYRINTILAR

Ötümlüleşme, ses biliminde tonlu olmayan bir ünsüzün (halk arasında yaygın olarak bilinen şekliyle sert ünsüzün) seslerin birleşmesi esnasında oluşan ses temasları sonucunda tonlu hâle gelmesi yani ağızdaki açıklığın bir miktar daha artmasıdır. Çeşitli fonoloji ekollerinde bu olay zıt doğrultuda kayma, saptırma veya rezonanssızlaştırma olarak bilinir.

Tüm dünya dillerinde çok sık rastlanılan bu ses olayı, yalnızca Türkçeye özgü değildir. Örneğin İngilizcedeki:

  • knife > knives
  • leaf > leaves
  • wife > wives

değişimleri ötümlüleşmeye örnektir.

Powered by Webmaster Forum