TÜFEK KİM TARAFINDAN İCAT EDİLDİ?

Kısaca: Dünya tarihinde ilk ilkel tüfek 10. yüzyılda Çin’de icat edildi. Bu tüfek elde kullanılabilen küçük bir top mermisi formundaydı. Bugün bildiğimiz anlamdaki tüfeklerin ise öncü üretimi, 14. yüzyılın sonlarına doğru İtalya’da ortaya çıktı. Dünya tarihinde ilk kez tüfekli askerlerden oluşan hususi tüfekçi birlikleri ise 15. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti tarafından tesis edildi.

AYRINTILAR

Dünya tarihinde tüfeğe benzeyen ilk ilkel silah 10. yüzyılda Çin’de üretilmiştir. Ateşli silahların doğrudan atası olan ve ateş mızrağı adı verilen bu icat, bir mızrağın ucuna tutuşturulmuş barut tüpünün yardımıyla kullanılmıştır[1] Şarapnellerin bir namlunun içerisine yerleştirilerek ateşlenmesi prensibinin zamanla gelişmesi, bugün tasvir ettiğimiz anlamdaki tüfeğin ilk prototipinin ortaya çıkmasını sağladı. Bu ilk prototiplerde mermi olarak kullanılan mızraksı yapılar, namludan çıkış yaptıktan sonra alev topu şeklinde hedefine doğru yönelmiştir. Çinlilerin 9. yüzyılda siyah barutu icat etmesinden sonra gelişen bu teknoloji, daha sonra Orta Doğu, Afrika ve Avrupa’ya yayılmıştır. Bu teknoloji ile üretilen silahlar, var olan kaynaklara göre ilk kez 1132’de Çin coğrafyasında yaşanan Jin–Song Savaşı’nda kullanılmıştır.[2] Çinliler geliştirdikleri bu teknolojiyi daha da ileriye taşımış ve bambudan yapılan barut haznelerini daha dayanıklı olan metalden üretmeye başlamışlardır. Ayrıca patlayıcı gücünü artırmak için tüfeğin itici aksamındaki barutun potasyum nitrat oranını artırmış ve merminin namlunun ucunu tamamen tıkamasını sağlayarak itici gücü geliştirmeyi başarmışlardır.[3] Ancak bu yıllarda bireysel çatışmalarda kullanımının zor olması nedeniyle küçük ateşli namlular yerine, bugün top olarak adlandırdığımız alan taarruzuna yönelik ateşli sistemler ön plana çıkmıştır. Elde kullanılabilen tüfeksi sistemlerin elimizde bulunan ilk örneği 1288’de Çinlilerin Moğollara karşı kullandığı Heilongjiang el topu olarak adlandırılan silahtır.[4]

Künçin, Günçen veya Çin Kaynaklarındaki Adıyla Junchen

Künçin, Günçen veya Çin kaynaklarındaki adıyla Junchen [Çinçen] (軍臣), Lao Şang’ın yerine Hun tahtına geçen tankuttur. Oldukça uzun bir süre saltanat süren Künçin’in yaşadığı dönemde Çin’de tam üç imparator değişmiştir. Bunlar Han Handanlığı’na bağlı imparatorlar olan Wen, Jing ve Künçin’in öldüğü dönemde Çin tahtında oturan Wu’dur. Bu üç imparator döneminde de, Çin ile evlilik-akrabalık temeline dayalı “hekin” barışı yapılmıştır.

Künçin Dönemi’nde yapılan barış anlaşmalarına rağmen Hunlar ve Çinliler arasındaki rekabet nedeniyle birçok kez iki ülke arasındaki ilişkiler gerilmiştir. Çin’in özellikle ekonomik bağlamlı yayılmacı politikaları ve anlaşma ihlallerine karşı Hunlar da bu dönemde Çin topraklarında yağmalama faaliyetlerinde bulunmuş, Çin ve Hun orduları karşı karşıya gelmiştir. Hunlar bu dönemde, hekin anlaşmasının ticaret ile ilgili maddeleri konusunda çok hassastır. Çin yıllıklarına göre Hunlara karşı sınır ticareti konusunda Çin hükûmeti zaman zaman sınırlandırma ve yasaklamalar getirmiş, bu durum ise Hunların tepkisini çekmiştir. Bu sorunun neden olduğu en büyük siyasi sonuç MÖ 133’te gerçekleşmiştir. Bu yıl içerisinde Künçin, bazı kişilerin dolduruşuna gelerek Çin sınırları içerisindeki Mai’ye saldırma kararı almıştır. Aslında bu durum, Künçin’e kurulan bir pusudur. Yaklaşık üç yüz bin kişilik Çin ordu gücü tarafından planlanan bu pusu Wang Hui tarafından yönetilmiştir. Ancak geçtiği topraklardaki hayvan sürülerinin çobansız olmasından şüphelenen Künçin, Mai’ye gitmeden sınır karakollarına saldırmış ve konuşturduğu bir devriye vasıtasıyla Çin’in pususunu öğrenmiştir. Bunun üzerine barış bozulmuş ve Hunlar geniş çaplı bir yapma harekâtına başlamıştır. Çin tarafından ise suç Wang Hui’nin üzerine atılarak Hui idam edilmiştir.

MÖ 129’da Çinliler yeniden dört koldan Hunlara saldırmışsa da başarılı olamamış, aldıkları ağır mağlubiyetler yüzünden büyük can kayıpları yaşamış ve Tsao-yang’ı Hunlara bırakmışlardır. Bu saldırılarda Hunlar birçok Çinli generali tutsak etmiştir.

KAYNAK
Bichurin N.Ya., “Collection of information on peoples in Central Asia in ancient times”, Cilt 1, Sankt Petersburg, 1851, s. 32–37.
Pulat Otkan, Tarihçinin Kayıtları’na (Shi Ji) Göre Hunlar, ed. Derya Önder,
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, I. Basım, Ocak 2018, İstanbul, s. 78-80. 

Hunların İlk Kumandanı: Teoman

Bilinen adıyla Teoman ya da Tuman, Hun İmparatorluğu’nun tarihî kaynaklarda adı geçen en eski kumandanıdır. Teoman isminin aslı Türkçede “on bin” anlamına gelen Tümen’dir. Çin kaynaklarında Tu’man şeklinde yazılan kelimenin Türkçedeki “tümen” sözcüğüne denk geldiği tarihî İdikut Sözlüğü’nde açıkça görülmektedir. Bununla birlikte “tümen” kelimesinin kökeni konusunda çeşitli tartışmalar vardır. Çünkü gerek Altay dillerinde gerekse İrani dillerde, bu kelimeye rastlanmaktadır. (Farsça: toman, tümen; Moğolca: tümen) Teoman’ın Hun tahtındaki hüküm dönemi MÖ 220-209 arasını kapsamaktadır. Saltanatı MÖ 209’da oğlu Mete tarafından uğradığı bir suikast sonucunda bitmiş, yerine Mete tanhu sıfatıyla Hun tahtına geçmiştir. Mete’nin babasını infaz etmesi ve çevresindeki kişiler üzerinde baskın bir otorite kurmasının sebebi,  Teoman’ın oğlu Mete’yi taht konusunda saf dışı bırakabilmek için Yüiçilere tutsak olarak vermesi ve Mete’nin ölümden kıl payı kurtulması gösterilmektedir.

Teoman’la ilgili bilgilerin tamamı eski Çin kaynaklarına dayanmaktadır. Altı devletçiğin birleşmesiyle MÖ 221’de oluşan birleşik Çin’de Qin Hanedanlığı’nın saltanatı iyice kuvvetlenmiştir. İşte böyle bir durumda ülkenin kuzeyinde Hunlar güçlü bir topluluk olarak hem doğuya hem de batıya doğru genişlemeye başlamıştır. Çin kaynaklarında “Doğu Barbarları” olarak anılan Dun-hular (東胡) bu dönemde güçlü bir hâle gelmiş, Yüeçiler gelişerek Çinliler için bir tehdit hâlini almıştır. Bu durumda ilk Qin imparatoru olan Qin Shi Huang, yüz bin kişilik bir orduyu General Meng Tian önderliğinde Hunları ve bahsi geçen diğer halkları kuzeye sürmesi için görevlendirmiştir. Bu durumda, Qin güçlerine karşı koyamayacağını düşünen Teoman, kuzeye doğru çekilmiş ve on yıl boyunca burada kalmıştır. Meng Tian’ın ölümünden bir süre sonra, MÖ 210’da, Sarı Nehir yatağının güneyine doğru yeniden Hunlar tarafından akınlar düzenlenmeye başlamıştır. Teoman, başka bir eşinden olan oğlunu kendine vâris olarak bırakabilmek için önce oğlu Mete’yi Yüeçilere tutsak olarak göndermiş, sonra da Yüeçilerin üzerine bir yıldırım harekâtı ile yürümüştür. Mete ise öldürülmek üzereyken, Yüeçi ordugâhından çaldığı bir atla kaçarak Hun topraklarına dönmeyi başarmıştır.

Mete’nin b u cesaretinden çok etkilenen Teoman, Mete’yi on bin kişilik bir atlı birliğinin başına kumandan olarak atamıştır. Bu yetkiyi alan Mete, kısa sürede devlet içerisindeki nüfuzunu artırmış, geliştirdiği hedef işaretleyici ıslıklı oklar sayesinde maiyetinde ölümcül ve sadık bir özel atış timi oluşturmuş ve MÖ 209’da babasını, küçük erkek kardeşini ve üvey annesini katlederek tahta geçmiştir. Tahta geçtikten sonra kendisinden emir almayı reddeden yüksek bürokratları da ölümle cezalandıran Mete, bu tarihten sonra Tengri Kut Tanyu unvanını kullanmaya başlamıştır. Mete, kurduğu yeni askerî bölük sistemiyle (onluk sistem) Hun topluluklarını birleştirerek “Hun İmparatorluğu”nun gerçek kurucusu olarak tanınmıştır.

Bir Han Hanedanlığı tarihi olan Han-Shu, Teoman’ın ölümünü şu şekilde anlatır:

Tanhu Teoman’ın Mete adında bir oğlu vardı. Mete aynı zamanda tahtın vârisiydi. Teoman, küçük oğlunun annesi olan genç bir hatuna sahipti. Teoman, Mete’nin yerine küçük oğlunu tahta vâris olarak bırakmayı istedi ve Mete’yi Yüeçilere tutsak olarak göndermeyi başardı. Mete bir tutsak hâline gelince, Teoman hızla Yüeçilere savaş açtı. Bunun üzerine Yüeçiler Mete’yi öldürmek istediyse de Mete onlardan iyi koşan bir at çaldı, at ile Yüeçi ordugâhından uzaklaştı ve evine geri döndü. Teoman bunu bir güç gösterisi olarak algıladı ve on bin süvariyi onun emirine verdi. Mete ıslıklı oklar ve at üstünde atış yapma konularında uzmanlaştı. Maiyetindekilere verdiği en önemli emir “Islıklı okla vurularak işaretlenen herhangi bir nesneye karşı ok taarruzu yapmayan herkes idam edilecektir.” şeklindeydi. Ordusunun savaş kabiliyetini geliştirmek için oyun hayvanlarının kullanıldığı avlar tertip etti. Islıklı okun atıldığı yerlere atış yapmayan askerleri, hemen o noktada öldürttü. Sağ ve solundaki bazı kişiler atış yapmaya cesaret edemedi. Mete hemencecik orada onların boğazını kesti. Sonra biraz bekledi ve ıslıklı okla ateş edemeyen eşine doğru atış yaptı. Hâlâ sağında ve solunda atış yapmaya cesareti olmayanlar vardı, onları da öldürdü. Bir müddet bekledi, ava çıktı. Islıklı ok başlarıyla babasının en iyi atlarını hedef aldı. Sağındaki ve solundakiler de hemen onun okunun gittiği yere atış yaptılar. Artık Mete, sağındaki ve solundaki adamlarının olası bir görev için hazır olduklarını biliyordu. Teoman’ın avını ve Teoman’ı takip etti. Islıklı okuyla Teoman’a nişan aldı. Sağındaki ve solundakiler de hep birden onun ıslıklı okunu takip ettiler, Teoman’a nişan aldılar. Böylece Teoman öldürüldü. Mete, hem üvey annesini hem de küçük erkek kardeşini ve hatta kendisine itaat etmeyen bazı önemli bürokratları öldürttü. Mete orada kendini tanhu ilan etti ve tahta çıktı.

KAYNAKLAR

  1. Grousset, Rene (1970). The Empire of the Steppes. Rutgers University Press. ss. 26–27. ISBN 0-8135-1304-9.
  2. Steingass (1892), s. 337.
  3. Doerfer (1963-1975), vol. II, ss. 983 ff., and Beckwith (2009), pp. 387–388, n. 10; p. 390, n. 17.
  4. Watson (1993), s. 133.
  5. Watson (1993), s. 134.

Göktürk Devlet Hukuku (Göktürk Yasaları)

Göktürk yasaları
  1. Tanrı adına kullanılan kutun yeryüzündeki gerçek sahibi halktır. Kağan, kuta Türk halkı yerine vekâlet eder. Bunun için yeni kurulan bir devletteki ilk kağanı tayin etme hakkı halka aittir.[1]
  2. Devletin geleneksel başkenti Ötüken, simgesi gök renkli bayraktır.
  3. Kağan, Türk budununun temsilcisi olan Türk Toyu adına yürütme yetkisini kullanır. Üst düzey bürokratlar olan aygucı, ilteber, bitigci, tamgacı, ılımgacı, agıcı ulugı, yabgu, şad ve apaları atama yetkisi kağana aittir. Çor unvanını Tuğluk uruğu, erkin unvanını ise On-ok uruğu, boy içerisinde düzenledikleri toyda kararlaştırır.
  4. Kağan başkomutandır. Ülkedeki birliği, ekonomik refahı, toprak bütünlüğünü ve adaleti sağlamakla yükümlüdür. Türk Toyu’na başkanlık yapmak kağanın en önemli görevidir.
  5. Kağanlık hakkı ağabeyden kardeşe geçer. Yeni kağan, ölen kağanın vasiyetiyle belirlenmez. Türk Toyu, kağanlık şartlarını taşıyan adaylardan birini kağan olarak atama yetkisine sahiptir. [2]
  6. Türk Toyu toplanarak kağanı görevden alabilir. Türk Toyu yetki olarak kağanın üzerindedir.[3]
  7. Kağanın vekili kağatun yani kağanın eşidir. Kağanın öldüğü ve yönetim boşluğu oluştuğu dönemlerde, kağatun “kağan” sıfatını kullanabilir.[4]
  8. Kağan öldüğünde tiginlerin (prenslerin) velayet hakkı kağatunun üzerine geçer. Kağan uruğundaki ölümler sonucunda Levirat kaidesi uygulanır.
  9. Ülkedeki mülkiyet ve toprak paylaşımı hakkı kağana aittir. Bununla birlikte halk toprak edinebilir. Miras durumunda toprak en küçük oğula kalır, diğer kardeşler ise taşınabilir malları edinir.
  10. Türk ülkesi yurttaşlarından köle olmaz. Bulunlar (esirler); köle ve karavaş (cariye) olarak değerlendirilir.
  11. Tek veya yaya düşmana saldırılmaz. Savaşta aman dileyenler bulun (esir) olarak alınır, öldürülemez.
  12. Ülkenin yönetici zümresinden olan kadınlar kendi zümrelerinden kişilerle evlenebilir. Alt gruplarla evlenemez.
  13. Aile (oğuşluk) budunun temelidir. Bir ailedeki herhangi bir kişinin işlediği suç tüm aileyi alakadar eder, bu suç aile bireylerinin hepsi için cezai bir sorumluluk doğurur. Suçun bireyselliği ilkesi yoktur.
  14. Türk töresinin kurallarını belirlemek, ülkenin siyasetine yön vermek amacıyla kağan yılda üç kez tüm Türk boylarının temsilcilerini Türk Toyu’nda toplar.
  15. Kağanın kendisi töreyi değiştiremez. Töre koyma yani yasama yetkisi yalnızca Türk Toyu’na aittir. Kağan töreyi uygulamakla yükümlüdür.[5]
  16. Türk Toyu üyeleri her yılın beşinci ayının ikinci yarısında “Atalar Mezarlığı”nda toplanıp, Gök Tanrı’ya ıduklar (kurbanlar) verip, burada Büyük Türk Toyu’nu düzenler. Bu toy kararları bakımından aynı yıl içerisinde yapılan diğer iki toyun üzerindedir. Bu büyük toy halka açıktır.[6]
  17. Vatana ihanet gibi devlet büyüklerinin işlediği büyük suçlar, divanıharp (sü ayıkı) geleneği gereği Türk Toyu’nda tartışılarak karara bağlanır. Vatana ihanetin cezası ölümdür.
  18. Savaş ve barış kararlarını alma yetkisi Türk Toyu’ndadır. Dış ülkelerle yapılan antlaşmalar toyda onaylanmadıkça geçerli değildir.[7]
  19. Halk temsilcileri olan toygunlar, Türk Toyu’na katılma yetkisine sahiptir. Toygunların kağan soyundan gelmesi gerekmez. Kağan, kağatun, alpagular (boy beyleri) ve tiginler toyun tabii üyeleridir. [8] Bunun yanında toyda 9 adet buyruk bulunmaktadır.[9] Bu 9 buyruk, ülkenin önde gelen boylarının beyleridir.
  20. Devlete hizmet için ilk şart liyakattir. Devlet bürokrasisinde Türk devletine bağlılık duyan herkes görev alabilir. Türk kökenli olmak mutlak bir şart değildir.[10]
  21. Türk Toyu’nun yürütme ile yetkili bakanlar kurulu olan ayukının üyeleri yani tudun (bakan) makamları ise şunlardır:

Âşık Sümmanî (Edebî Kişiliği, Hayatı)

Âşık Sümmanî, Türk halk edebiyatındaki en önemli badeli âşıklardan biridir. Ozan, 1860’ta Erzurum ilinin Narman ilçesinde doğmuştur. Gezgin bir şair olan Sümmanî: Gürcistan, İran, Kırım ve Afganistan gibi birçok farklı coğrafyayı gezmiş buralardaki ozanlarla âşık karşılaşmalarında bulunmuştur. Sümmanî’nin yaşadığı dönemde Doğu Anadolu Bölgesi, Türk halk şiirinin en canlı ve verimli ürünlerinin verildiği yöre olarak dikkat çekmiştir. Sümmanî, 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşayan Âşık Şenlik ve Zülalî gibi büyük ustaların çağdaşıdır.

Sümmanî’nin şiirlerinde ele aldığı başlıca konular aşk, sevgi, tasavvuf, cömertlik ve kaderdir. Sümmanî’nin şiirlerinde yer alan temel özne ise Gülperi adını verdi hayalî sevgilisidir. Ozan henüz 11 yaşındayken çobanlık yaptığı sırada uyuyakaldığını bu esnada pirler tarafından kendisine bade içirildiğini belirtmektedir. Rivayete göre Sümmanî 11 yaşında bade içtikten sonra çobanlığı bırakmış ve saz karşılaşmalarına katılmaya başlamıştır. O günden sonra, bade içme sırasında rüyada gördüğü ve kendisine Bedahşan kentinde Şah Abbas’ın kızı olduğunu söylenen Gülperi adındaki kıza sevdalanmıştır. Yaşamı boyunca diyar diyar gezerek Gülperi adındaki bu kızı aramıştır. Ancak klasik edebiyattaki maşuk mazmununa uygun olarak hiçbir zaman bu güzele ulaşamamıştır. Sümmanî, Gürcistan, İran, Kırım ve Afganistan gibi uzak memleketlere yaptığı seyahatleri Gülperi’yi bulmak uğruna yaptığını şiirlerinde aktarmıştır.

Eski Türklerde Sığır Töreni

Eski Türklerdeki sığır törenlerine benzeyen bazı gelenekler Tuva Türklerinde hâlâ yaşamaktadır.

Eski Türklerde üç çeşit bayram vardır. Bu bayramlar sığır töreni, yuğ töreni ve şölendir. Şölenlere şeylan adı da verilir. Eski Türklerde, dinî açıdan en çok önem verilen ayin sığır törenleridir. Çünkü bu törenin amacı Kök Tengri’ye sunulmak üzere kurban avlamaktır.

Sığır törenleri topluca yapılan sürek avlarıyla başlar. Eski Türk metinlerinde sürek avlarında “av avlandığı, kuş kuşlandığı” söylenilmektedir. Bu kavramlar törenlerin dinî boyutuyla alakalıdır. Çünkü sığır törenleri Tengricilik inancında dinî bir ritüel olarak gerçekleştirilmektedir. Avlanan hayvanlar Kök Tengri’nin bir lutfu olarak görülmektedir. Sığır törenlerinin avlanma dönemi bittikten sonra sıra bodun obası toplantısına gelir. Sığır törenlerinin sonundaki bu toplantıya o Türk bodununa mensup olan tüm alplar katılır. (Eski Türklerde hane reisi olan erkeklere alp adı verilir.) Bu toplantılarda kahramanlıklarıyla tüm boyların takdirini kazanan alplar büyük kutlamalarla karşılanır. Kutlamalarda kurban öncesi ve sonrasında baksı ya da ozan adı verilen şairler tarafından koşuk adı verilen şiirler söylenir. Bu şiirler içerik olarak daha çok ülkeyi yöneten kağan ve kağanın uruğuna (ailesine) ithaf edilmiştir. Bu şiirlerde kafiyeler sonunda değil baştadır. Aynı zamanda modern edebiyat kuramlarında aliterasyon olarak adlandırdığımız ahenk unsuru sığır koşuklarında başlıca ahenk unsuru olarak dikkat çeker.

Eski Türkler genel itibarıyla boylar konfederasyonu şeklinde bir siyasi yapıya sahip oldukları için yapılan ulusal törenlerde de belirli bir protokol sırası ortaya çıkmıştır. Yani av sonrası toplantılarda hangi boy üyelerinin nereye oturacağı ve hangi boyların kesilen etten ne kadar pay alacağı Türk töresi uyarınca belirlenmiştir.

Sığır törenlerinin en büyük amacı “yak” adı verilen ve kuvveti ile dikkat çeken Tibet öküzü avlayabilmektir. Eski Türkler Tibet öküzlerine sığır adı verdikleri için bu törenin adı da sığır töreni olarak bilinmiştir. Sığır törenlerinin sürek avı safhasında her zaman Tibet öküzü yakalamaz. Çünkü bu hayvanları yakalamak oldukça zor bir iştir. Bu durumda Tibet öküzü yerine besili bir öküz kurban etmek adettendir. Eski Türklerde avlanarak kurban edilen bu hayvana ıduk adı verilir. Bazı Türk topluluklarında Tibet öküzü yerine at kurban edildiği de görülmüştür.

Bugün Altay ve Tuva Türkleri gibi bazı Türk topluluklarında tam olarak eskiyi yansıtmasa da sığır törenine benzer gelenekler yaşamaktadır. Yine Türklere akraba Tunguz kavimlerinden Evenklerde bu tarz geleneklerin varlığı bilinmektedir.

Sinirsel Bağ (Neural Lace) Teknolojisi

Sinirsel Bağ Teknolojisi

Sinirsel bağ teknolojisi insan beyni ile makineler arasında iletişimi tanımlamak için kullanılan bir kavramdır. İngilizcede neural lace olarak bilinir. Bu teknoloji sayesinde insanlar herhangi bir fiziksel davranış göstermeden tamamen zihinsel süreçler yoluyla makineleri yönlendirebilecektir. Henüz somut bir uygulama örneği bulunmayan bu teknoloji muhtemelen gelecek yüzyıla damga vuracaktır. Sinirsel bağ teknolojisinin başarılı bir şekilde geliştirilip kullanıma sunulması durumunda insan için fiziksel güç gerektiren birçok iş ve eylem sadece insan zekâsının yönlendirmesi ile yapılabilecektir.

Sinirsel bağ teknolojisinin Düşünsel alt yapısını oluşturan kişi ünlü yazar Iain Banks’tır. Banks’ın “Kültür” adlı eserinde idealize ettiği yaşam tarzında sinirsel bağ teknolojisine dair birçok öngörü yer almaktadır. 2016’nın haziran ayında Musk, “Kültür” adlı bu eserdeki gelecekçi öngörülerden çarpıcı olarak etkilendiğini dile getirmiştir. Sinirsel bağ teknolojisinin dünya üzerindeki ilk araştırma grubunu kuran kişi de yine ünlü mucit Elon Musk olmuştur. Sekiz ortağı ile birlikte Elon Musk’ın “Neuralink” adını verdiği şirketi ilk çalışmalarına 2016 yılında başlamıştır. Bilgisayarlı beyin ara birimi geliştirme çalışmaları ile ilgili ilk kayda değer sonuçlar 2017 yılının mart ayında ortaya çıkmaya başlamıştır. “Neuralink” adlı bu şirketin merkezi Amerika Birleşik Devletleri’nin San Francisco kentindedir.

Musk’un insan üzerinde yaptığı bu araştırmalar bazı çevreler tarafından etik bulunmamıştır. Bu durum yapay zekanın insanlığın sonu olabileceği yönündeki endişeleri yeniden dünya gündemine taşımıştır. Musk, Nisan 2017’de yeni bir açıklama yaparak yaptıkları çalışmalar sayesindeinsanlığı tehdit eden birçok hastalığın iyileşeceğine dair yeni bir umut kapısı açtıklarını söylemiştir. Bununla birlikte Musk, insan beynine yerleştirilen elektrotlar sayesinde beyindeki düşünce yapısı ve algoritmanın bilgisayarlara ara yüz olmaksızın aktarılabileceğini de belirtmiştir. Ayrıca bilgisayarlara aktarılan bu beyin işlev algoritmalarının geliştirilebilir ve farklı ortamlara iletilebilir olması amaçlanmaktadır. Araştırmacılar bu amaçların gerçekleşemsi hâlinde insanların algı ve anlama güçlerinin zannedilen çok daha yüksek bir bilişsel boyuta erişebileceğini düşünmektedir.

Popüler bilim yayınlarında çıkan haberlere göre şu an için bu çalışmaların önündeki en büyük engel finansal konular.

Son olarak diyebiliriz ki, sinirsel bağ teknolojisinin insanlara yararlı mı yoksa zararlı mı sonuçlar getireceği hakkındaki tartışmalar uzun süre daha devam edeceğe benziyor.

Hızyuvar Nedir?

Hızyuvar Örneği

Hızyuvar, hava baskılayıcıları ve asimetrik motorlarca devinimi sağlanan basınç yuvarlarının hareketi sayesinde hareket eden yeni nesil bir taşıt sistemidir. Hızyuvarların en bilineni Elon Musk tarafından ABD’de inşa edilmekte olan Hyperloop One’dir. İlk olarak Vikipedi’de kullanılan hızyuvar kavramı daha sonra TÜBİTAK tarafından da benimsenmiş (bakınız 1 ve 2) ve hızyuvar kelimesi yaygınlaşmıştır. Uzun süredir kayda değer bir milat yaşayamayan taşımacılık sektörü için hızyuvar teknolojisi, taşımacılığın geleceğini temsil etmektedir. Görünen o ki hızyuvarlar gelecek nesillerin hayatlarında vazgeçilmez bir yer edinecektir.

İstenilen başarı sağlanırsa bu araçların saatte 1000 kilometreden daha hızlı hareket edebilmesi planlanmaktadır. Bu da uçak hızına alternatif yeni bir sistemin doğuşuna tanıklık ettiğimizi göstermektedir. Uçakların kalkış ve iniş süreçlerindeki kaybedilen zaman ve havaalanlarına ulaşımdaki zorluklar hızyuvar teknolojisini ön plana çıkarmaktadır. Bu sayede eğimli olmayan arazi yapılarına inşa edilecek hızyuvarlar sayesinde insanların rahatça ulaşabileceği yuvar terminalleri seyahatleri hiç olmadığı kadar rahat ve ekonomik hale gelecektir. Örneğin İstanbul’un en işlek noktalarından birinde hızyuvara binen bir kişi yaklaşık yarım saatte Ankara’da olabilecektir. Bu da dünyanın mekânsal olarak hiç olmadığı kadar küçülmesine ve mekânsal zorlukların oldukça aza indirgenmesine kapı aralayacaktır.

Türkiye’de de hızyuvar teknolojisine ilgi duyan araştırma toplulukları vardır. Özellikle İstanbul Üniversitesinin bu konuda çalışmalar yürüttüğü bilinmektedir. Bununla birlikte dünyada yapılması planlanan yuvar hatlardan hiçbiri Türkiye’yi kapsamamaktadır. Teknoloji bağlamında geri kalmamak ve dünyadaki modern gelişimleri takip edebilme açısından bugünden başlayarak hızyuvar konusuna özen gösterilmesi Türkiye’nin yararına olacaktır. Özellikle manyetik yuvar sistemlerinin denizaltı sistemleri ile entegre şekilde düzenlenebilmesi durumunda Marmara ve Karadeniz gibi destinasyonlarda ulaşım sürelerinin çok daha kısalacağı açıktır. Alüminyum ve karbon fiberden üretilen bu araçlar eğer Türkiye’de kullanılmaya başlanırsa karadan karaya ulaşımla birlikte Türkiye’nin herhangi bir yerinden başka bir yerine en fazla iki saatte gitmek mümkün olacaktır.

Hızlı ve teknoloji uzun süre kavramsal bir yapıda kalmış herhangi bir uygulaması yapılmamıştır. Bu teknolojinin ilk tatbiki Amerika Birleşik Devletleri’nde 2017 yılının temmuz ayında başarı ile gerçekleştirilmiştir. Bu tarihten sonra yuvar hatların dünyanın birçok noktasında inşa edilmeye başlanacağı düşünülmektedir.

Kutadgu Bilig Ön Sözü (Orijinal Metin)

Aşağıdaki “Kutadgu Bilig Ön Sözü” orijinal metin olarak Fergana nüshasından alınmıştır. Okunamayan bölümlerde Kahire nüshasından yararlanılmıştır. Bu yüzden metin yer yer imla açısından farklılıklar gösterebilir. Orijinal metin bilgisayar ortamına aktarılırken büyük oranda orijinaline bağlı kalınmaya çalışılmıştır. Kutadgu Bilig ön sözü, Arap harfli olarak aşağıdadır:

حمد و سپاس و منت و اوكدي تنكري عز و جلقا كيم اولوغلوغ ايذيسي توكل قدرتليغ پادشاه ييرلي كوكلي يراتغان قموغ تنليغلارقا روزى بيركان ناني كيم تيلادي قيلدي مماناني تيلاسا قيلغان يفعل ما يشأ و يحكم ما يريد سما خلقلاردا اودوردي تنكري يلاۋچي اوزاسان سيز درور بولسون ايشلاري عزيز اغيرليغ صحابهلار اوزا رضوان الله عليهم اجمعين بوكتاب يۋلاق عزيز تورور جين حكيملارنينك امثاللاري بيرلا يراميش ماچين حكيم لارنينك اشعارلاري بيرلا آرس ته قيلمش بوكتابني اوقيغلي بو بيتلاريني معلوم قيلغلي كتابدين يخشي عزيزراق ترور ماچين عالملاري و حكيملاري قموغ اتفاق بولديلاركيم مشرق ولايتندا تركستان ايلاريندا بغرا خان تيلنجا بو كتابدين يخشيراق هركز كيم ارسا تصنيف قيلمادي بو كتاب قايو

Edebiyat Yapmak Ne Demektir?

Türk Dil Kurumuna göre edebiyat yapmak “bir konu üzerinde gereksiz yere süslü sözler söylemek” anlamına geliyor. Peki edebiyat yapmak, edebî bir eser oluşturmak anlamına niçin gelmez? Bu sorunun yanıtını bulmak için edebiyatın ne anlama geldiğini bilmek gerekir.

Edebiyat Nedir?

Edebiyat kelime anlamı olarak “güzel olanlar” anlamına gelir. Bu anlama göre edebiyat güzel olanı anlatmalıdır. Ancak buradaki güzelliğin ahlakî-düşünsel bir güzelliği mi, yoksa üslup ve anlatımımı kapsaması gerektiği günümüz edebiyatında tartışma konusudur.

Edebiyat güzel zaman geçirme aracı olarak görülmemelidir. Edebiyatın temel amacı insanın kendi varoluş bilgisine ulaşmasını sağlamaktır. Öyleyse edebiyatın temel amacı bilgi vermek değildir. Onun temel amacı sanatsal bir bakış açısıyla insanın gelişim sürecine katkı sağlamaktır. Edebi bir eser insanın gelişimine nasıl katkı sağlayabilir diye düşünebilirsiniz. Sandığınızın aksine edebiyat ile toplumsal ve bireysel gelişim arasında kuvvetli bir bağ vardır. Edebiyat Düşünsel üretimi sağlar ve toplumların düşünce gelişimi için metaforlar üzerinden yeni bir anlam alanı oluşturur. İnsanların sanatsal kabiliyetlerini ve anlama yetilerini en iyi geliştiren araç edebiyattır.

Powered by Webmaster Forum