Öz Türkçe Kişi Adları

Adlar yalnızca geleneksel değerleri taşıyan bir imgelendirme sistemi değildir. Kişi adlarını incelediğimizde, bu tür adların sosyolojik nedenlenmelerden dine kadar geniş bir etki alanı içerisinde olduğunu görürüz. İşte tam da burada adların çocuklar ve veliler açısından farklı anlamlar taşıdıkları gerçeği ortaya çıkar. Çocuklar adlara daha çok varlık evrenindeki anlamlı sözlü ifadeler olarak bakarken bu bakış açısı erişkin bireylerde karmaşıklaşmaktadır. İşte bunun için içerisinde hiçbir yabancı öge içermeyen öz Türkçe adları sizin için derledik.

TRABZON’DA GAZETECİLİĞİN DOĞUŞU

Trabzon, Türkiye’nin en gelişmiş yerel medyalarından birine sahiptir. Öyle ki, Trabzon’da yerel gazeteler ulusal basınla boy ölçüşebilecek tirajlarda basım yapabilmektedir. Bu durum, Trabzon’da gazeteciliğin erken sayılabilecek bir dönemde başlamasıyla açıklanabilir. Trabzonun ilk gazetesi Trabzon Gazetesi, ilk özel gazetesi ise 1906’da kurulan Sa’adet’tir.

Trabzon’da ilk gazete 1869’da dönemin Trabzon Valisi Esat Muhlis Paşa tarafından çıkarılmıştır. “Trabzon Gazetesi” adındaki yayın, ilk özel gazetemiz olan Tercüman-ı Ahvâl’den dokuz sene sonra kurulmuştur. Gazete, valilik binasında kurulan bir matbaada basılmış ve halkın bilmesi gereken resmî olayları tebaaya duyurma görevini üstlenmiştir. Aynı dönemde Osmanlı’nın farklı vilayetlerinde de aynı maksatla resmî diyebileceğimiz gazeteler açılmıştır. Örneğin Bursa’da Hüdâvendigâr gazetesi 1869’da yayın hayatına başlamıştır. Trabzon Gazetesi, Trabzon’un 1918’de Rus işgaline uğramasıyla yayın hayatına veda etmiş, gazete arşivi işgal esnasında kaybolmuştur.

Trabzon’un ilk özel gazetesi olan Sa’aadet ile birlikte aynı yıl kurulan bir diğer gazete Feyz Gazetesi olmuştur. Bu gazeteyi kuran kişi Osman Nuri Bey’dir. Osman Nuri Bey, daha sonra İkbal ve Olcay gazetelerinin de kuruculuğunu üstlenmiştir. Olcay Gazetesi, yeni Türk harfleriyle Trabzon’da yayımlanan ilk gazete olmuştur. Osman Nuri Bey, Trabzon’da gazeteciliği bir uğraş olmaktan çıkarıp profesyonel boyuta taşıyan kişi olarak bilinmektedir.

Cumhuriyetin ilanından önce Trabzon’da kurulan diğer önemli gazeteler Akçaabat müftüsü tarafından çıkarılan Pulathane, Mehmet Tevfik Yunusoğlu’nun çıkardığı Haber Anası ve Avni Bey’in başyazarlığını yaptığı Bahri Siyah’tır.
Trabzon’da gazetecilik denilince unutulmaması gereken en önemli gazetelerden biri İstikbal’dir. Bu gazete 10 Aralık 1918’de kurulmuş ve kurtuluş savaşı boyunca bölge halkını Kuva-yı Milliye’ye katılmaya davet etmiş, Trabzon Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin yayın organı vazifesini görmüştür. Kurulduğu tarihten kapandığı Mart 1925’e kadar 1400’den fazla sayı yayımlanmıştır.

EVENKLER

Türkçe gibi Altay dil ailesini paylaşan bir diğer dil Tunguzcadır. Bu yazımızda, Tunguzlar ile ilintili bir Kuzey Asya topluluğu olan ve taygalarla kaplı bir coğrafyada yaşayan Evenkleri konu edindik. Rusya’da Evenkler, Rusya’nın kuzeyinde yaşayan yerli halklardan biri olarak 2010 nüfus sayımında nitelendirilmektedir. Çin’de ise Evenkler, ülkede tanımlanmış 58 etnik gruptan biri olarak kabul edilmiştir. Resmî nüfus sayımlarına göre Rusya’da 38 bin Çin’de ise 31000 Evenk yaşamaktadır. Moğolistan’da yaşayan 500 kadar Evenk’e ise Moğollar Kamnigan adını vermektedir.

Evenklerin 5 ila 9. Yüzyıllar arasında Çin’in kuzeyindeki “Hingan Sıradağları”nda yaşayan Şiveyler ile bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Buna rağmen bugünkü yerli Evenklerin büyük bir bölümü Baykal Gölü ve Arnur Nehri arasındaki bölgede yaşadığı görülmektedir. Evenk dili, Altay dil ailesinin Mançu-Tunguz kolundandır. Bu dil, Sibirya’daki Nigidal ve Even dilleriyle akrabadır. 17. yüzyıla kadar Evenkler, Lena ve Yenisey ırmaklarının oluşturduğu havza boyunca ren geyiği çobanlığı ile geçimlerini sürdürmüştür. Evenk boyları ren geyiklerini, etleri, sütleri için kullanmış ayrıca bu hayvanlardan binek olarak da yararlanmışlardır. Çindeki ve Moğolistan’daki Evenkler ise coğrafi nedenlerle Moğol ve Türklerden etkilenerek at yetiştiriciliği yapmış, Türk ve Moğol toplulukları gibi geleneksel elbise olan degel giymiştir. Çin Evenleri olan Solonlar Amur Nehri boyunca göçebe bir hayat sürmüştür. Daur topluluklarıyla Solonların yakın bir bağı vardır.

Evenkler 17. yüzyıldan sonra Rus egemenliği ile tanışmıştır. Bu zamandan sonra Rus Çarlığı’nın sınır koruyucuları olan Slav Kazakları tarafından Evenkler, kürk vergisi ödemekle yükümlü hâle getirilmiştir. Ruslar, Evenkleri kürk vergisi konusunda baskı altına alabilmek için Evenk boylarının oymak başlarını rehin almıştır. Bu nedenle bazı Evenk boyları farklı yerlere göç etmek zorunda kalmıştır.

Evenkler, 18. yüzyıla kadar şaman gelenekleriyle yaşamışlar ve Tibet Budizmi’nden etkilenmişlerdir. Bu yüzyıldan sonra Rusların etkisiyle Evenk toplulukları arasında Ortodoks Hristiyanlık artış göstermiştir.

ŞEREF HANIM

YAŞAMI – EDEBÎ KİŞİLİĞİ – ESERLERİ – ŞİİR ÖRNEKLERİ

A- Yaşamı

Şair Şeref Hanım, 1808’de Kahire’de doğan 19. yüzyıl kadın divan şairidir. Şeref Hanım, şiir geleneği olan bir ailede dünyaya gelmiştir. Babası Molla Mehmet Nebil Bey klasik şiiri tanıyan ve şiirleri olan bir kişidir. Ayrıca şairin dedesi de hem klasik şiirle uğraşmış hem de tarih yazıcılığı yapmıştır. Ayrıca şairin soyu Osmanlı sadrazamlarından Abdullah Nâ’ilî Paşa’ya dayanmaktadır. Bursalı Mehmet Tahir’e göre Şeref Hanım bir Mevlevi’dir. Tezkirelerin birçoğunda “mahire” bir şair olduğu kanısı hâkimdir.
Şeref Hanım’ın doğumu babasının Mısır’daki memuriyetine denk gelmektedir. Kahire’de dünyaya gelen Şeref Hanım, bir süre sonra babasının Mısır’dan ayrılması ile İstanbul’a dönmüştür. Ancak Şeref Hanım’ın İstanbul’da doğduğunu söyleyen kaynaklar da vardır. Şair sıralı bir eğitim almasa da babası tarafından özel bir ilgi ile eğitilmiştir. Daha genç yaşta okuduğu Fuzûlî, Nef’î ve Ruhî gibi şairler onun üzerinde büyük bir etki yaratmış, onun şairlik yeteneğinin gelişmesine katkı sağlamıştır.
Şairin yaşamının büyük bir kısmı İstanbul’da geçmiştir. Şeref Hanım’ın saraya kadar uzanan geniş bir çevresi vardır. Bundan dolayı şiirlerinde padişah ve saray motiflerini bolca işlediği görülmektedir. Şairin bir Gelibolu seyahati dışında İstanbul’un dışına çıkmadığı bilinmektedir. Saygın bir ailenin kızı olmasına rağmen sıkıntılı bir yaşam geçiren Şeref Hanım’ın Nahiye adındaki kız kardeşi onun yaşam boyu en büyük yardımcısı olmuştur. Aile ölümlerinin art arda gelmesi ve ölenlerin ardında mirastan daha fazla borç bırakması şairi Ali Paşa’dan yardım istemek zorunda bırakmış, Ali Paşa’nın emriyle kendisine bir miktar aylık bağlanmıştır.
Şairin evlenip evlenmediği konusunda kaynaklarda herhangi bir bilgi yoktur. Ancak şiirlerinden anladığımız kadarıyla özellikle dönemindeki bazı olumsuz olaylar onu evlilikten soğutmuştur. 1861’de vefat etmiş, Yenikapı Mevlevihanesi’nde bulunan çınar altına gömülmüştür.

SÜNBÜL-ZÂDE VEHBÎ

YAŞAMI – EDEBÎ KİŞİLİĞİ – ESERLERİ – ŞİİR ÖRNEKLERİ

A- Yaşamı

18. yüzyıl Divan şairi. 1718’te Maraş’ta doğmuş, 29 Nisan 1809’da İstanbul’da vefat etmiştir. Doğum adı Mehmed bin Râşid bin Mehmed’dir. Sünbül-zâdeler adı ile tanınmış bir ulema ailesinden gelir. Çocukluk ve ilk gençlik yılları hakkındaki bilgiler sınırlıdır. Ancak gençliği hakkında Dîvân’ındaki şiirlerden bilgiler bulmak mümkündür. İstanbul’a geldikten sonra devlet büyüklerine kasideler sunup çeşitli olaylar hakkında tarihler düşerek kendini tanıttığı bilinmektedir. Sünbül-zâde Vehbî, devlet ricaline girdikten sonra çeşitli yerlerde kadılık yapmış (Yaş, Bükreş, Eflak ve Boğdan) daha sonra tahta III. Mustafa’nın geçmesiyle birlikte hacegânlığa yükseltilmiştir. Bu dönem içerisinde III. Mustafa’ya bir kaside yazmıştır. Abdulhamit döneminde de saraydaki saygınlığı devam etmiştir. Ancak;
Alıp üstâddan izn ü du’âyı
Okutdum niçe ders-i Müntehâ’yı (Mes. 7/16)
biçimindeki beytinden; şairin, kadılık ve hacegânlık makamından önce bir dönem müderrislik yaptığı da anlaşılmaktadır. Vehbî bir başka beyitinde ise müderrisliği geçim sıkıntısından dolayı bıraktığını söylemektedir.
Şair hacegânlık görevinden sonra Anadolu’ya akınlar düzenleyerek sınır boylarını yağmalattıran İran şahıyla yapılacak görüşmelere katılmak üzere İran’a elçi olarak gönderilmiştir. Ancak bu elçilik sırasında İran’la yapılan görüşmelere katılan bir diğer kişi olan Bağdat Valisi Ömer Paşa ile arası açılmıştır. İran’la olan sorunların temelinde Ömer paşa’nın bir “aşiret reisi” gibi davranmasının yattığını düşünen Vehbî, bu görüşünü saraya bildirmeden Ömer Paşa tarafından İran şahıyla ittifak kurmak gibi çeşitli zanlarla suçlanmış ve sultan I. Abdulhamit’e şikayet edilmiştir. Bunun üzerine Vehbî henüz İstanbul’a dönmeden hakkında ölüm fermanı çıkarılmıştır. Bunu haber alan Vehbî, bir kurye kılığında İstanbul’a dönmüş ve bir arkadaşının evinde saklanmıştır. Bu dönemde yazdığı manzum seyahatname örneği olan Tannâme sayesinde sultan tarafından affedilmiştir. Ancak bu başarısızlığın sonrasındaki yedi yıl boyunca devlet ricalinden dışlanmış ve yokluk içinde yaşamıştır. Sadrazamlık görevine Halil Hamid Paşa’nın geçmesiyle birlikte kadılık makamına geri dönmüş ve Rodos, Zağra, Manisa ve Manastır’da kadılık görevinde bulunmuştur. Halil Hamid Paşa’ya olan teşekkürünü iletmek amacıyla kendisine dört adet kaside sunmuş ve uzun zaman medreselerde ders kitabı olarak okutulan Tuhfe-i Vehbî adlı manzum Farsça-Türkçe sözlüğünü Halil Paşa’nın iki çocuğunun adına kaleme almıştır.

ŞEYH GÂLİB

YAŞAMI – EDEBÎ KİŞİLİĞİ – ESERLERİ – ŞİİR ÖRNEKLERİ

A- Yaşamı

Şeyh Gâlib, hicri 1171’de yani 1757-1758’de, İstanbul’da bulunan Mevlevihane kapısı dolayındaki bir evde doğmuştur. Divan edebiyatının son büyük şairi olarak kabul edilen Gâlib, Kırımlı bir ailenin soyundan gelmektedir. (Osman Şevkî: 33b) Gerçek adı Mehemmed’dir. Doğumuna “Eser-i aşk” ve “Cezbetu’l-lâh” tamlamalarıyla tarih düşürülmüştür. Muallim Naci’ye göre ilk tarih Dilâver Ağa-zâde Vahîd’e aittir. Gâlib, Dîvân’ında bu tarihten bahseder ancak kimin tarafından düşürüldüğünü belirtmez. (Gölpınarlı, 1968: s. 9) Dilâver Ağa-zâde Vahîd’in Gâlib’in doğumundan hemen sonra ölmüş olması bu bilgiyi kuşkulu bir hâle getirmektedir.
Şairin yaşamını ele alan en eski kaynak yaşamında önemli bir yeri olan Esrar Dede’nin 1796’da Gâlib henüz yaşarken kaleme aldığı Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye adlı yapıttır. Bu yapıtta “Gâlib Dede” başlığı altında Gâlib hakkında önemli bilgiler verilmiştir. Yine Gâlib’in ölüm yılı olan 1798’de döneminin vakanüvislerinden Halîl Nûrî’nin yazdığı Nurî Târîhi adlı yapıtta Gâlib hakkında bilgiler bulunmaktadır. Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevleviyye’nin bir özeti olan Ali Enver’in Semâ-hâne-i Edeb’i, Silâhdâr-zâde ve Şefkat tezkireleri de Gâlib hakkında bilgi edinebileceğimiz önemli kaynaklardır. Bunun yanında eski Galata Mevlevihanesi olan Divan Edebiyatı Müzesi’nde bulunan bir Gâlib Dîvânı’nın başında yer alan ve şairin yaşam öyküsünü konu alan sekiz sayfalık biyografi onun yaşamı hakkında önemli ipuçları taşımaktadır. (Gürer, 2000: s. 203-204)
Gâlib, XVIII. yüzyılın ortalarında dünyaya gelmiş ve kısa yaşamı boyunca Türk edebiyatının en güzel örneklerinden olan Gâlib Dîvânı ve Hüsn ü Aşk’ı yazın dünyasına kazandırmıştır. Şair, Mevlevilik geleneğine bağlı bir ailenin soyundan gelmektedir. Şairden üç yıl sonra vefat eden babası Mustafâ Reşîd’in mezar taşında, dolama destarlı (sarıklı) Mevlevî sikkesi vardır. Buna nazaran kendisine destar verilmiş yahut Mevlevî halifeliği derecesine yükselmiş bir zattır. (Gölpınarlı, 1985: s.3) Şairin dedesinin de bir Mevlevi olduğu bilinmekle birlikte, tam olarak kim olduğu konusunda değişik düşünceler ortaya atılmıştır. Abdulkadir Gürer’e göre Yenikapı Mevlevihanesi’nin 12. şeyhi Küçek Muhammed Dede, Gâlib’in dedesidir. Bir süre Konya’da Mevlânâ Dergâhı türbedarlığı görevinde bulunmuş, Yenikapı Mevlevihanesi Şeyhi Safıyyullah Musa Dede’nin ölümünden sonra Muhammed Ârif Çelebi tarafından bu dergâha postnişin olarak atanmıştır. Son dönemde yapılan çalışmalar ile birlikte dedesinin şairin doğumundan önce Gâlib’e Mehmed Es’ad adını taktığı, şair Neş’et’in de yazdığı mahlasnamede buna yer verdiği anlaşılmaktadır.

NÂ’İLÎ-İ KÂDİM

YAŞAMI – EDEBÎ KİŞİLİĞİ – ESERLERİ – ŞİİR ÖRNEKLERİ
A. Yaşamı

Nâ’ilî veya Nâ’ilî-i Kadîm olarak bilinen 17. yüzyıl divan şairi. Ayrıca bazı kaynaklarda Nâ’ilî Mustafâ olarak da geçmektedir. (Gölpınarlı, 1953: s. 3) Kaynaklarda Nâilî-i Cedîd olarak geçen Manastırlı Hoca Nâ’ilî Sâlih Efendi (1823–1876) ile karıştırılmaması için kendisine Nâ’ilî-i Kadîm denmiştir. (Odunkıran, 2010: s. 113) İstanbul’da doğan şair, Neşâtî ile birlikte Türk edebiyatında sebkihindi akımının öncülerinden olmuştur. Nâ’ilî’nin doğum tarihi tam olarak bilinmemektedir. Ancak 1623-1639’da gerçekleşen Osmanlı-Safevi Savaşı sırasında IV. Murat’a bir kaside sunduğunu düşünürsek, 17. yüzyılın başlarında doğduğu düşünülebilir. Şairin yaşamı hakkındaki bilgileri daha çok şiirleri ve maden kalemindeki görevi dolayısılığıyla edinmekteyiz.
Anne ve babasını küçük yaşta kaybeden Nâ’ilî, babasının yolundan giderek maden kaleminde memuriyete başlamıştır. Şairin duyuş ve düşünüş derinliğine baktığımız zaman iyi bir öğrenim gördüğü anlaşılmaktadır. Nitekim Safâ’î Tezkiresi’nde şairin iyi bir eğitim gördüğü ancak medrese öğrenimi görmediği anlaşılmaktadır. Şairin anne ve babasını erken yaşta kaybetmesi onun yaşam boyu sürecek sıkıntılı hâlinin başlangıcı olmuştur. Nâ’ilî ayrıca bir kaside şairidir. Ancak kasidelerine hiçbir zaman istediği ilgiyi bulamamış, yaşamı boyunca maddî zorluklarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Yalnızca bir dönem Salih Paşa ve Sadrazam Ahmet Paşa tarafından himaye edilmiştir. (TDOE, 2005: s. 499)
Nâ’ilî, Halvetiye tarikatına mensup bir şairdir. Şairin, kendisi de bir Halvetiye şeyhi olan ve İran şiirindeki ince anlatım zevkinin edebiyatımızdaki en büyük ustalarından biri olarak kabul edilen Neşâtî’den aldığı dersler onun edebî kişiliğini oluşturmasında önemli bir yere sahiptir. (B. M. Tahir, 1972: s. 260) Onun şiirlerinin edebî değeri, dönemi ve daha sonrasında yazılan tezkirelerin hemen hemen hepsinde takdir görmüştür.
Nâ’ili tezkirelerde anlatıldığı üzere güçsüz yaradılışlı ancak incelik sahibi bir insandır. Özellikle maden kalemindeki işinden azledilip Fazıl Ahmet Paşa tarafından Edirne’ye sürülmesi onun yaşama daha da karamsar bakmasına neden olmuştur. Şair burada Halvetiye tarikatının Gülşenî koluna bağlanmıştır. Edirne’de yokluk içinde bir yaşam geçiren Nâ’ilî, ölümünden kısa bir süre önce F. Ahmet Paşa’dan affını istediği bir kaside sayesinde İstanbul’a dönmüş, 1666’da vefat etmiştir. (Mengi, 2008: s. 208)

GÜLŞEHRÎ

YAŞAMI – EDEBÎ KİŞİLİĞİ – ESERLERİ – ŞİİR ÖRNEKLERİ

A- Yaşamı

14. yüzyılda Anadolu’da yetişen ve tasavvufu işleyen önemli şairlerdendir. Kırşehir’de doğmuştur. 13. yüzyılın ortalarında doğduğu sanılmakla birlikte kesin olarak doğum tarihi bilinmemektedir. Mantıku’t-tayr’dan edindiğimiz bilgilere göre gerçek adı Süleyman’dır. Bunun yanında bazı kaynaklarda adı Ahmet Gülşehrî olarak geçer. Bu kullanımı Halis Efendi nüshasındaki şu ibarede görebilirz: “Kitab-ı Mantıku’t-tayr min kelâmi şeyhi’l-muhakkıkîn mürşidi’t-tâlibîn el-âlim, el-fâzıl eş-şeyh Ahmedü’l-Gülşehrî…” Gülşehrî Anadolu’da Türkçenin bir edebiyat dili olarak ortaya çıkmasını sağlayan önemli şairlerden biridir. Bu yıllarda Mevlânâ’nın da etkisiyle Anadolu’da okumuş zümrenin en rağbet ettiği dil Farsçadır. Gülşehrî bu durumun da etkisiyle ilk önemli eseri Felek-nâme’yi Farsça kaleme almıştır. En önemli eseri ise Attâr’ın Mantıku’t-tayr adlı eseri için yaptığı çeviridir.
Gülşehrî’nin yaşamı hakkında son derece az bilgi vardır. Yapıtlarından edindiğimiz çıkarımlara göre yaşamını Kırşehir’de kurduğu bir Mevlevî tekkesinde şeyh olarak geçirmiştir. Gülşehrî yetişme çağında Ahi Evran’ın dervişlerindendir. Ancak yaşamının ileri dönemlerinde Ahilik kurumunu fütüvvet-nâme geleneğine uygun olmamakla eleştirmiştir. O, yaşadığı dönemdeki Moğol baskısından nispeten daha az etkilenmiştir. Moğol hükümdarı Gazan Han’ın Müslümanlığa ilgi duyması ve Müslüman Moğol beylerinin desteğiyle Baydu’yu yenmesinin ardından Mahmut adını alarak Müslüman olması, Gazan Han’ın Anadolu’daki tekke, medrese ve cami gibi yerlere dokunmamasını sağlamıştır. Hatta Gazan Han’ın bizzat Gülşehrî’ni takdir ettiği, Gülşehrî’nin de Felek-nâme adlı eserine ona ithaf ettiği bilinmektedir. (Yavuz: 2004)
Gülşehrî döneminin âlim kişilerindendir. İslami ve edebî bilimlerin yanında fen bilimleri konusunda da bilgilidir. Felek-nâme adlı eserinde belirttiğine göre seyahatlere de çıkmıştır. O bununla ilgili olarak, her köy ve şehri dolaşan biz, başkalarının kitaplarını da gördük demektedir. Gülşehrî’nin ölüm tarihi tam olarak bilinememektedir.

İMÂDE’D-DÎN NESÎMÎ

YAŞAMI – EDEBÎ KİŞİLİĞİ – ESERLERİ– ŞİİR ÖRNEKLERİ
A- Yaşamı
Seyyid İmade’d-dîn Nesîmî, 14. yüzyılda yaşamış divan şairi. Nesîmî şiirlerinde Azeri Türkçesinden yararlanmıştır. Şairin doğum tarihi ve ölüm tarihi kuşkuludur. Olasılıklı bir değerlendirme ile 1369’da doğduğu düşünülmektedir. Şairin doğum yeri Latîfî tarafından Bağdat yakınlarında Nesîm denilen bir yer olarak belirtilse de; Nesîmî’nin Diyarbakır, Bakü ve Tebriz gibi yerlerde doğduğunu iddia edenler de vardır. Latîfî’nin iddiasını kanıtlayacak herhangi bir bilgi elimizde yoktur. Yalnızca şairin mahlasının Nesîmî olması doğduğu yere dayanarak bu adı almış olabileceği savını ortaya koymaktadır. Ancak bugünkü çalışmalar Nesîmî’nin bilinen mahlasından önce Seyyid, Hâşimî, Hüseynî ve Ebü’l-Fazl mahlaslarını da kullandığını göstermiştir. (Mehmedzade, 1972: s. 67-68) Nesîmî’nin doğum yeri ile ilgili bir diğer iddia ise Rıza Kulıhan Hidayet’e aittir. Ona göre Nesîmî’nin doğum yeri Şiraz’dır. Azerbaycan dil tarihçileri ise Nesîmî’nin doğum yerini daha çok Şemahı olarak göstermektedir. (Mehmedzade, 1972: s. 67-68)
Şairin kökeni de tartışmalı bir konudur. Ancak Nesîmî divanında bir Türkmen olduğunu açıkça belirtmektedir:
Arab nutku dutulmuştur dilinden
Sana kimdür diyen kim Türkmansen (Olgun, 1970: s. 49)
Bunun yanında şair kendini her ne kadar bir seyit olarak betimlese de bunun ruhi bir görüş mü yoksa kan bağı düzeyinde bir bağlılık mı olduğu kuşkuludur. Nesîmî’nin kullandığı gerek Hâşimî gerekse Seyyid mahlasları peygamber soyuna işaret etse de, şairin bağlandığı Hurufilik tarikatının şeyhlerinin kendilerini bağlılık derecesinde seyit olarak nitelendirdiğini bilmekteyiz (Olgun, 1970: s. 48)
Nesîmî, Hurufilik tarikatına bağlı bir şairidir. Bunun için onun şiirlerinde bu tarikatın etkisi büyüktür. Nesîmî’nin bu tarikata bağlanmasını açıklamak için döneminin koşullarına bakmak gerekmektedir. 14. yüzyıl Orta Asya’dan başlayan Moğol istilasının Ön Asya’da kemikleştiği bir dönemdir. Ön Asya ve Orta Doğu tam bir erk mücadele alanı hâlini almıştır. Haçlıların Kudüs’ü yeniden ele geçirme gayretine Memlukler ve Timur’un yayılımcı siyaseti eklenince; küçük emirler korunaklı kaleler inşa etmiş ve halk güç çatışmasının ortasında kalmıştır. Ağır vergiler ve sürekli savaşlarla ezilen üretici sınıf ruh dünyasını rahatlatacak, insan yaşamına değer veren düşünce yollarına başvurmuştur. Çünkü bu dönemde belki de en ucuz olan şey insan kanıdır. Hurufilik böyle bir dönemde Barak Baba adlı bir şeyhin “ruh göçü” temeline bağlı olarak ortaya koyduğu bir akımdır. Bu tarikatın öğretilerine göre Hz. Ali’nin ruhu değişik dönemlerde farklı kişilerde ortaya çıkmaktadır. Hallâc-ı Mansûr ve Mevlânâ’nın da bazı görüşlerinden etkilenen Fadla’l-lah Astrabâdi ile bu görüş simge düzleminde ele alınmış ve gerek harflere gerekse rakamlara anlamlar yüklenmiştir. Hurufiler insan yüzünde 2 kaş, 4 kirpik ve 1 saç olmak üzere 7 sayısına ulaşmıştır. (Ayan: web) Hurufilik önderlerinin birer birer yakalanarak öldürülmesine rağmen bu görüş uzun süre farklı biçimlerde devam etmiştir. Bunun nedeni ise Hurufiliğin insan canına büyük bir önem vermesi, varoluşçuluğa benzer biçimde insanı yaradılışın özünde betimlemesidir. Bu görüş şairin şiirlerine de yansımıştır, şair bir beytinde şöyle der:
“Zerre de benim, güneş de! Doğanın dört ögesi, beş vakit namaz ve altı yön de benim. Varlığa bu söylediklerimle bak, çünkü ben söze sığmayacak kadar büyüğüm.”

Hoca Neş’et

YAŞAMI – EDEBÎ KİŞİLİĞİ – ESERLERİ – ŞİİR ÖRNEKLERİ

A- Yaşamı

Hoca Neş’et adıyla tanınan Süleyman Neş’et Efendi, İstanbul asıllı olup padişahlara yakınlığı ile bilinen ve Enderun’da eğitim gördükten sonra kendisine divan hocalığı verilen, “Enderunlu Şairler, Hattatlar ve Musiki San’atkârları Tezkiresi” adında bir eseri de bulunan Ahmed Refi’ Efendi (ö.l750)’nin oğludur. Dedesi ise 1699’da ölen Mehmet Efendi’dir. (Güzelyüz, 1997: s. 167) Neş’et 1735’de babasının sürgüne gönderildiği Edirne’de dünyaya gelmiştir. Babası tarafından doğumuna -ebcet ile- şu tarih düşülmüştür:

Hudâyâ iki âlemde aziz eyle Süleymân’ı (Muallim Naci, 1992: s. 76)

Refi’ Efendi’nin sürgün yıllarında bestelediği bir şarkı padişahın kulağına gitmiş ve bu dokunaklı şarkı sayesinde Refi’ Efendi affedilmiştir. Daha sonra kendisine Haftan Ağalığı verilmiş ve Hicaz’a gönderilmiştir. Refi’ Efendi buraya giderken henüz erinlik yıllarında olan oğlu Süleyman’ı da yanında getirmiştir.

Süleyman Neş’et, ilk gençlik yıllarında babasını kaybetmiştir. Bu ölümden sonra kendini Mevlânâ’nın eserlerine adayan Süleyman Neş’et, Mesnevî ve Farsça öğrenmeye başlamıştır. İran çevresinde şairliği ile bilinen Hekim Aymanî’den dersler almış ve böylece Fars şiirini tanıma fırsatı bulmuştur. Ancak gelişimi için en büyük yardımı Cûdî Efendi’den görmüştür. Cûdî Efendi ona bir yol gösterici olmuş ve bir mahlasname ile Neş’et mahlasını almasını sağlamıştır:

Gayret-i tıyneti sarf et eser-i eslâfa
Mahlâs-ı ma’rifetün ola cihânda Neş’et (Muallim Naci, 1992: s. 76)

Kısa zamanda şairlik vasıfları ve bilgisiyle saray çevresinde aranan bir kişi hâline gelen Süleyman Neş’et, döneminin en büyük Farsça bilginlerinden biri olmuştur. Hatta kaynaklarda belirtildiği üzere birçok şair onun öğrencisidir. Neş’et on altı öğrencisine yazdığı mahlasları Divân’ına eklemiştir. (Genç, 2006: s. 318) Şeyh Gâlib de bu öğrencilerden biridir. Mehmet Nur DOĞAN bu durumu şöyle anlatır:

Powered by Webmaster Forum