Abbas Sayar'ın Eserlerinde Halk Edebiyatı Unsurları


* Yusuf EKEN

* Ensar KILIÇ

Giriş:

Nail Abbas Sayar, 1923’te Yozgat’ta doğmuş ve 1999’da vefat etmiştir.  Bir süre Balıkesir – Ayvalık’da da edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Yazmaya şiir ile başlamıştır. Toplam 6 şiir kitabı yayımlamıştır. Bu kitaplar çok dar bir çevrenin dışına çıkmadığından bugün bilinmemektedir. Ancak daha önce yayımladığı tüm şiirleri 1992 yılında derlenip Boşluğa Takılan Ses adıyla kitaplaştırılmıştır. 1999’da ölümünden sonra derlenebilen şiirleri ise Şiirler adıyla yayımlanmıştır.

Sayar, 1950’lerde roman türüne geçti. İlk romanı Yılkı Atı’nı yazdıktan yaklaşık on – on beş yıl sonra 1970’de yayımladı. Yılkıya bırakılan bir atın doğadaki yaşam savaşını anlatan ve arka planda köy halkının yoksulluğu ve çaresizliğini sergileyen roman daha sonra filme uyarlanmıştır. Yılkı Atı’nı yayımladıktan sonra ikişer yıl arayla romanlarını yayımlamayı sürdürdü. 1972’de yayımladığı Çelo, radyo oyununa (Nebahat Abla’yı Yitirdik adıyla) uyarlanmış; 1974’te yayımladığı Can Şenliği ise TV1’de dört bölümlük bir dizi film olarak gösterime sunulmuştur.Yazarın tek öykü kitabı Yorganımı Sıkı Sar 1976’da, Dik Bayır adlı romanı 1977’de yayımlandı. Takip eden yıllarda Tarlabaşı Salkım Saçak (1987, roman), Anılarda Yumak Yumak (1990, anı-roman), Boşluğa Takılan Ses(1991, şiir), Noktalar (1991, vecizeler) adlı kitaplarını yayımladı.Abbas Sayar’ın yapıtları köy edebiyatı kategorisinde değerlendirilir. Yapıtlarında genellikle Orta Anadolu’yu anlatır. Romanlarında Türk köylüsünün nasıl yaşadığını bilmek, öğrenmek ve yaşam koşullarını değiştirmek gerektiğini aydınlara ve politikacılara haykırır. El Eli Yur El de Yüzü adlı romanında ise politika ile uğraştığı dönemdeki anılarından yola çıkarak; 1954-1957 seçimlerinde Zağcıoğlu köyünün genel durumu, köylünün politikacılara bakışı; politikacılarla köy halkının birbirlerinden beklentileri nibir kara mizah örneği olarak gözler önüne serer.

* * *
                                                         

İncelediğimiz Kitapların Kısa Özetleri:

Yılkı Atı: Doru Kısrak, güçlü bir attır. Ancak zamanla yaşlanmaya başlar ve sahibi olan Üssüğünoğlu İbrahim onu yılkıya bırakmaya karar verir ve doğaya salar. Doğada yaşam çetindir ve hayatta kalmak zordur. Doru kısrak burada Çılkır’a rastlar. Çılkır çelimsiz bir attır ve yavaş yavaş Doru’ya aşık olur. Atlar doğada yaşamda kalabilmek için birbiriyle dayanışma içindedir. Ancak bir gün Çılkır sürünün başındaki aygırla dövüşür ve yaralanır. Yaralarını Doru’dan saklar. Bu haliyle doğada daha fazla dayanamaz ve kurt tarafından yakalanır. Bu doru’da büyük bir üzüntüye neden olur. Doru kışı geçirmiş ve hayatta kalmıştır. Ancak evine dönmek istemez, doğanın özgürlük olduğunu fark etmiştir. Sahibi bir gün Doru’nun hayatta olduğunu ve bir tayının olduğunu öğrenir ve atı yeniden sahiplenmek ister. Ancak Doru’nun eve dönmek gibi bir niyeti yoktur. Üssüğünoğlu İbrahim’in çabaları sonuçsuz kalacaktır.

* * *

Çelo: Çelo küçük yaşta hem öksüz hem de yetim kalan bir çocuktur. Babası köyün ileri gelenlerindendir ve amcası tarafından zulümle büyütülür. Çelo 12 yaşında evden kaçar ve yıllar sonra köye bir delikanlı olarak döner. Amcasından yerlerin yarısını ister. Ama amcası buna yanaşmaz ve çeşitli tezgahlar kurmaya çalışır. Bu arada Çelo küçüklükten beri amcası Eset’ın kızını sevmektedir. Ama Kezik’i bir başkasına vermişlerdir. Çelo istediğini bir türlü başaramaz, yerleri alamaz. Bunun üzerine Yusuf Emmi yerleri ondan satın almayı teklif eder. Çelo bir süre buna yanaşmasa da sonra kabul eder. Parayı alıp, Kezik’i alıp köyden kaçacaktır. Ancak işler karışır, Kezik baba evine döner ve Çelo’ya Kezik’i verecekleri söylenir. Amca, yeğen bundan böyle birlikte çalışacaktır. Ancak Çelo’ya verilen sözler tutulmaz ve Çelo amcasını öldürüp, teslim olur. Kezik’te kendini bir göle bırakıp intihar eder.

* * *

Dik Bayır: Köy romanıdır. Beydiyar Köyü ahalisinin iş umuduyla Almanya’ya gidişini konu alır. Köylü yurt dışına yapılan bu iş göçleriyle ilgili bir kooperatif kursa da, zamanla kooperatifte rüşvet ve iltimas olayları yaşanır. Ayrı ülkelerde yaşamaya başlayan karı-kocalar arasında soğuma olayları başlar. Bunun yanında eserin tümünde mektuplar büyük yer kaplar. Raşit Almanya’ya giden bir göçmendir. Eşi Halime önceleri bu gidişe daha rahat yaşamak uğruna olumlu bakar; ancak daha sonraları yalnızlık onu çok bunaltacaktır. Ayrıca Raşit’in Almanya’da onu aldattığını düşünmeye başlar. Sonra bu görüş onda hepten belirginleşir ve dayısının oğlu Mahmut ona tecavüz eder. Bu birliktelik onu hamile bırakır. Bu arada görümcesi (Elif) de nişanlıdır ve nişanlısı askerden dönüp, Elif’i kaçırır ve büyük ağbeyi Cevatı vurur. Ama Raşit’in arkadaşı ona aşıktır. Tüm bunlar olurken Halime doğacak çocuğunu düşürmeye çalışırken hastalanır ve ölür. Eşinin gayretleri fayda vermez. Bir gün hastaneye gittiğinde abisinin de sakat kaldığını öğrenir. Bu arada Elif Raşit’in arkadaşı kerim’le evlenmeye karar verir.

1. Menşe’ (Köken) ve Muhtevâ (İçerik) Açısından Halk Edebiyatı Unsurları

1.1. Doğa (Pastoral) Unsurları

Yılkı Atı romanında doğa, devinimsel bir kimlikle karşımıza çıkmaktadır. Yazar, doğadaki canlı-cansız unsurları ilintili bir biçimde; insana özgü hassasiyetle, adeta bir nakış gibi işlemektedir. Romanın olay örgüsü bu şekilde belirginlik kazanmaktadır:

* * *

-Duyduk, rüzgâr efendi duyduk. Kış geliyor diyorsun. Hoşgeldi, sefalar getirdi. Gökten ne yağdı da yer kabul etmedi? Sen öyle delicoş esip durma. İşleme fakirin ciğerine… Harmanda isteriz, nazlı geline dönersin. Duyduk, işte kış geliyor. Sen söylemeden ağaçlar söyledi onu.  Baksana dere boyundaki kavaklara, bir uçlarında kaldı yaprak. Sen bilir misin ne der o yapraklar. Kış geliyor der.Hem de zorlusundan…Allahteala bilir gayrik karın kalkmasını. Mart mı der, Nisan mı der? Sen icik yavaş gel insanın üstüne… Üşüdük işte, donduk işte. Hal kalmadı çift demirini sökmeye… (Yılkı Atı, s.9)

* * *

Yılkı atları ya çok soğuk, ya da tehlike karşısında birbirlerine sokulurlar. Hava ılıdı mı, tehlike kalktı mı dağınık düzene geçerler. Bulduklarını midelerine atmağa çalışırlar. Karınları doyunca da, ayakta durgunlaşırlar. Kıpırdamazlar, göz kapakları aşağı düşer, soluk alışları yavaşlar. Yarım bir uykudur bu… Dinlendirici bir hâldir bu… (Yılkı Atı,  s.72)

Romanda at tabiatıyla bir simgedir. Okuyucuda merhamet duygularını kabartan, hatta zaman zaman göz yaşartan sahnelerle dolu olan Yılkı Atı’nda, bir taraftan hayvan sevgisi aşılanırken, beri yanda atın kişiliğinde insan dramı anlatılıyor. Terkedilmiş, itilmiş ve horlanmış yılkılık atların bir araya gelişi, dayanışma içine girişi ve dağ başlarında kurtlara karşı ortak bir mücadele geliştirmesi son derece çarpıcı bir şekilde sunuluyor. Bu şanlı mücadele idealize edilirken, köylümüzün çaresizliği ve yoksulluğu da mükemmel bir şekilde dillendiriliyor. Romanın bu kadar başarılı olmasında Abbas Sayar’ın çiftçilik yapması ve köylüyü yakından tanıyışı gerçeğini göz ardı edemeyiz tabi ki.

* * *

Ovadaki yılkılıklar için bütün iş, şubatın ortalarını bulmaktır. Ondan gerisi kolaydır. Kış, bir, bir buçuk ay ovada çalım sattıktan sonra üst tepelere, dağlara doğru çekilir. Kar yağsa da çoğuncası tutunamaz. Ve yine çoğuncası bulutlar dağ yönlerine kar olup inerken, ovaya yağmur olarak.düşerler.Güneş ekinlere sıcak sıcak değer. Üç beş günlük gün ışığı ekin yeşilini bollaştırır. Ekin tarlalarındaki siyahlıklar kaybolur.Köylüler şubata “güdük şubat” derler, “tez geçer” derler. Aydan saymazlar. Son tembellik ayıdır.Martla birlikte talim borusu çalar köyde. İş başa düşer, kanlar kaynar. Yılkılıkların da işleri kolaylaşır. Sırtları az da olsa güneş yüzü görür, tatlı tatlı gerinirler… Kurt, kuş kaygusu yüreklerinden silinir. Bir vurdum duymazlık çöker üstlerine… (Yılkı Atı, s.101)

* * *

Nisan, pek hoş iner Orta Anadolu’ya… Zaten koskoca bölgenin gün gösteren, umut dağıtan,yüreklere huzur aktaran, gama gasavete “git öte” diyen iki ayı vardır. Nisan, mayıs…

Çoğunluk arızalı arazide bahar nisanla birlikte “ben geldim” der. Kara topraktaki kıl boyu yeşile özenti düşer. Alır vurur her bir yönü. Çiğdemin ardından koyungözü (papatya) dağı taşı süt beyazı çiğdem sarısına boyar. Dere kıyılarındaki ismini bilemediğimiz bin bir çeşit, bin bir renk, çiçek dağda, bayırda kel tepeciklerde uğrun uğrun salınırlar. Bademde, kaysıda domurcuk nar kırmızısı renk olup ucunu gösterir. Dere kıyılarındaki kavak, söğüt ağaçlarına telaş düşer. Pembeye, beyaza özenti, çiçek çiçek dallanamaya başlar. Ardından yeşil dallarda gülümser.

Her bir şeyin, her bir yaratığın cezbe ânıdır. Huzur umutla yarış eder, dal yaprakla… (Yılkı Atı, s.107)

* * *

Çelo romanında doğa, daha çok yazarın kendi dilinden resmedilmiştir. Yazar, doğayı günün belli zaman aralıklarının özellikleri ve ikilemelerle; doğadaki sesler arasında bir ilişki kurarak işlemiştir:

Uyandıkları zaman ufku ilk kızartının sardığını gördüler. (Çelo, s. 165)

Çeşme yalnız yalnız domur domur bakıyordu boşluğa. Yıkık bir pınar duvarının ortasından uzun, tahta lüleden kısık bir şarıltı ile serçe parmak kalınlığında bir su akıyordu. Gölleşemiyor, dağınık bir çimen yeşilliğinin son ucunda dağılıp gidiyordu. Beş on yaşlarındaki üç, beş söğüt suyun dört bir yana dağıttığı umuda tatlı bir fon oluyordu. Ve biraz ötelerde ekin yeşili sönüyor, tepelere doğru tırmanıyordu. . (Çelo, s. 145) 

1.2. Kişileştirme ve İnsan Unsuru

Yılkı Atı’nda kişileştirme unsuruna sıkça rastlanmaktadır. Kişileştirme doğadaki canlı-cansız varlıklar üzerinden yapılmakta; ancak at motifi üzerinde yoğunlaşılmaktadır. İnsanlara ait duygu ve düşünceler atlar aracılığıyla aktarılmakta; doğadaki unsurların da etkisiyle canlı-cansız tüm varlıklar adeta bir insan hüviyetine büründürülmektedir:

* * *

İki türlü yılkı atı olur. Hatta üç türlü. İki türlüsü  can yongası, bir türlüsü gözden çıkmışı, hesaptan düşülmüşü, defterden silinmişi… At vardır, yaz olsun, kış olsun işsiz gününde yazıya bırakılır. Bu gibiler, köy sınırı içinde başıboş dolaşırlar. Akşamın ilk loşluğunda köye ve eve dönerler. Torbalarına bir kalbur saman, bir avuç arpa atılır. Bu lütuf onlara yeter artar bile… Bunların geceleri belleri ısındığı için gevşek olurlar. Zuluma, cevre, kahra  dayanıklıkları yoktur. Tanrı bunları canavarın şerrinden korusun. Başa çıkamaz, bir çukuru doldururlar. Bir his tedbirli etmiştir. Fazla açılmaz, köyün koku sınırını aşmazlar. Ve belayı tedbirle başlarından uzaklaştırırlar.

Bir ikinci yılkı atı vardır. Bu ikinci, bir başına değildir. Üç beştir. Beş ondur. Bunlar ahırı bilmezler.Ama, köyü bilirler. Sahiplerini bilirler. Çoğu genç, orta yaşlıdır. Sırım gibi her biri. Güçlü, kuvvetlidir.Bunlara dünya vız gelir. Ne soğuğa pabuç bırakırlar, ne canavara. Düşmanın üstüne yürürler.Çoğuncası her bahar kısmetleri açılır.

Yılkı atının üçüncü türlüsü bizim Dorukısrak ve kader arkadaşlarıdır. (Yılkı Atı, s.47- 48)

* * *

Çılkır, zulümlü bir hayat geçirmişti. Dinsiz imansız bir sahibi vardı. Eşeklerden de kötü muamele gördü. Çift, döven, araba… Sonra  da  eşeklere düşen işleri yaptı. Gururu kırıldı. Kendini aşağılık gördü. Sığırda bile tek başına dolaşır, hep en geriden gider gelirdi. Arpanın şeklini unutalı yıllar olmuştu. Geçen bahar güçten düşmüş, hiçbir  işe yaramaz olmuş, köy hayvanları ile üç mevsim dağ bayır döneleyip durmuştu. Kış kapıda görününce karar kendisine tebliğ edildi:

YILKILIK…

Karara hiç bir itirazda bulunmadı. Doru gibi bir gün sığırın köye dönüşünde önüne geçtiler. Dön geri  ettiler, yalandan kovaladılar. O da gerisine dönüp bakmadı. Ferman Naçar’ın Ali’nin ise, dağlar kendisinindi… (Yılkı Atı, s. 49-50)

* * *

Doru, doyunca duygulandı. Üşümesi kesildi. Gözlerindeki koyu siyahlığa bir hoşluk indi. Yaşamaya dört elle sarıldı. Üssüğünoğlu’nu bağışladı kendince. Şimdi ahırın sıcaklığında mutluluk duyup geviş getiren hayvanlara gıpta duymadı. Aksine, onları küçük, zavallı görüyordu. Tayına acıyordu. Hem de iyisinden acıyordu. Bir kalbur saman, bir avuç arpanın kul kölesi olacaktı ömrü boyu… Kimse “Ananın hatırı var” demeyecekti ona… Yaa, doğrusu anasının da iyi, saygıdeğer bir hatırı vardı. Böyle bir hatırı olduğu için ihtiyarlığında yazı yabana bırakılmıştı. Sırtında buz oturuyordu. Yel kafir kafir yalıyordu karın boşluğunu…Duygulaşışında direndi. “Böylesi bin kerre, yüz bin kerre daha iyi. Ah, şimdi tayım yanımda olsa…”Yeni, taze bir kişneme bıraktı ovanın boşluğuna…” (Yılkı Atı, s. 50)

* * *

Kısrak, yakınında hareketsiz duran Çılkır’a baktı. Sonra Aygır’ın peşinden yürüdü. Aygır’ın yürüyüşünde belli bir gurur doluydu. Doru’yu çoktan unutmuştu. Zaten Dorukısrak nesineydi…Onun için dişi mi yoktu? Çerçöp olmuş, beli düşmüş, her yanı kemik kemik görünen Doru’ya mı kalmıştı?..

Kısrak peşinde idi. Başı önüne eğik ilerliyordu. Durdu, gerisine baktı. Çılkır donmuş gibi duruyordu.Gözünden düşmüştü. Acıma hissi duyuyordu, Çılkır’a… “Gel” der gibi başını salladı. Çılkır, dönüp bakmıyordu bile… Yüreğine acı bir keder oturmuştu, Çılkır’ın… Ağlamaklı idi. Bir anda yapayalnız kalmış, umutlu dünya altından kayıp gitmişti. (Yılkı Atı, s.52)

* * *

Zayıf yılkılıkları sanki bir güç at topluluğunun ortalarına sürüklemişti. Doru da, Çılkır da ortalarda idi.Çılkır yine Kısrak’a yanaşmaktan kaçınır gibiydi. Bir aralık  gövde  yüzeyleri sürtündü. Çılkır yine bir hoş oldu. Alındı,kendini yine yakın buldu Doru’ya… Daha da sürtündü. Kısrak, aldırmadı, oralı olmadı. Çılkır yan gözle baktı, hafiften kişnedi… Dünyası ısınmıştı. Demek, Kısrak kendisine, ne kırgındı, ne küskündü, ne de Aygır’a yenilgisinden dolayı küçük görüyordu. Sevindi. Fırtınanın şiddetini üzerinde duymaz oldu. Gövdesi Kısrak’a sürtüne sürtüne başı başına değercesine bir süre gitti… (Yılkı Atı, s.69)

* * *

Yılkı Atı’nda hayvanî duygular insanîleştiriliyor âdeta. Veya tersinden söylemek gerekirse insanda olması gereken duygu ve davranışlar atlara yükletiliyor. Yazar, romanın yoğun bir biçimde hissedilen sıcaklığını, köklü ailesinden devşirdiği mistik anlayış ve duyuştan devşirmiştir denilebilir. Yılkı Atı, sevgisizliğin romanıdır tek kelimeyle. Sevgiyi yitirişin ve açgözlülüğün. Tarihin her döneminde (en çok da günümüzde) yaşanan ihtirasın, kıyıcılığın, sömürünün ve zavallılığın acı bir hikâyesi…

* * *

Çelo romanı ise kişiler arası statik ilişkilerin gözlemlendiği bir romandır. Bu romandaki baş kahraman, küçük yaşta gördüğü zulümle köyden kaçan ve daha sonra babasından kalan miras için amcasıyla mücadeleye girişen bir gençtir. Çelo arasındaki bu genç, yaşamın ucuna bir yerden tutunmak isteyen bir kişiyi canlandırır. Çelo’nun amcası Eset ise, elinde tuttuğu mevcut statik değerleri kaybetmeme telaşındaki bir kişiyi resmeder.

Çelo karakterinin dış dünya ile ilişkisi toprak konusu bağlamında ele alınmıştır. Çelo, toprak yüzünden özellikle amcasıyla, Duran ve Kezik hariç diğer aile fertleriyle sorunlar yaşayan bir karakter olarak karşımıza çıkmaktadır. Romanda insan ilişkilerinin boyutları, çıkar ilişkisi içerisinde gelişen birtakım olaylarla okura sunulmuştur. Bu anlamda roman kişileri açısından Çelo, dikkate değer bir kimlik kazanmaktadır.

1.3. Çatışma/Tezatlık Unsuru

Yılkı Atı romanında adeta hayal ile hakikat unsurunun çatıştığını görürüz. Kitaptan alıntıladığımız bölümlerden de anlaşılacağı üzere Üssüğünoğlu İbraam’ın kurduğu hayallerden, köylünün yaptığı konuşmalara kadar bir siliklik, arka planda kalmışlık söz konusudur. Romandaki kişiler, tabir-i câizse hareket halindeki birer ölü gibidir. Yazar, insan unsurunu  doğadaki canlı-cansız varlıklar aracılığıyla; betimleme ve kişileştirme unsurlarıyla belirginleştirmiştir. Yılkı Atı’nda doğayı ve doğadaki varlıkları canlı birer insan tablosu olarak tasvir etmek mümkün. Özellikle at motifini kullanan yazarımız belli ki bir hassasiyete dikkat çekmeyi istemektedir. Atların da insanlar gibi çeşit çeşit, farklı güç ve özelliklere sahip  olduğunu görmekteyiz. Zor şartlarda canavarın şerrinden korunmak için nasıl bir dayanışma içinde bir araya geldiklerinden tutun cinsel yaşamlarına kadar her ayrıntıya dikkat edilmiştir. Yazarımız bu yolla bir realizmi, bir gerçekliği anlatmaktadır elbette; ancak romantik bir gerçekçiliği… Nitekim atlar arasındaki ilişkiler ve duygusal yakınlaşmalar, romantik unsurlar çerçevesinde gözler önüne serilmektedir. Bu anlamda doğa tüm yalınlığı ve çıplaklığıyla karşımızda yer almaktadır. Bu bakımdan Yılkı Atı, insanla doğanın amansız çatışmasının bir serüveni olma niteliği kazanmaktadır.

* * *

Çelo’da ise durum farklıdır. Abbas Sayar bu romanında özellikleri kişiler üzerinde yoğunlaşmış, kişiler arası ilişkileri somut bir şekilde, doğrudan olaylar dahilinde aktarmaktadır. Bu anlamda Yılkı Atı’ndaki gibi romantik bir kişileştirme söz konusu değildir. Çelo’da insanlar arası ilişkiler tüm somut yönleriyle ön plana çıkmaktadır.

Her toplumsal savaşımda, var olan çatışmadan yararlanan unsurlar vardır. Bu romanda da karşımıza güçler çatışması ve toplum hiyerarşisinden yararlanmak isteyen kişi olarak; Yusuf Emmi çıkar. Her zaman ki gibi iyilik vasıflarıyla ön planda olan kişiler, sahnenin gerisinde ama etkin bir roldedir. İşte Çelo’nun arkadaşı Ahmet ve Zöhre Eme bu temsili canlandıran kişilerdir. Çelo’nun amca oğlu ise; her ne kadar olay örgüsünde önemli bir işgal etse de; bir yön verici değil gerçekleştiri konumundadır. Romanın anlatıldığı yer köydür. Ve köyde kurulmuş mevcut sosyal düzen; kanunun etki alanını yalnızca ceza yönüyle gerçekleştirebildiği bir yerdir. Suça engel olabilecek toplumsal normlar gelişmemiştir. Bunun için,  insanlar düşman-dost çelişkisiyle iç içe yaşamak zorundadır. Bu da üst-alt savaşımını doğurmakta; toplumsal normda üstte kalmak için psikolojik bir etki alanı sentezinin oluşmasını körüklemektir. Çünkü bu tür küçük alanlarda, maddi ögelerin yanında namus, iffet ve saygınlık gibi kavramlar; topluma kabul – toplumdan dışlanma görevi görmektedir. 

2. Dil ve Üslup Özellikleri Açısından Halk Edebiyatı Unsurları

Dil ve üslup özellikleri açısından halk edebiyatı unsurları incelediğimiz üç romanda da geniş yer tutmaktadır. Aşağıda örnek bölümler doğrultusunda yaptığımız çıkarım ve açıklamalar bu durumu net bir biçimde ortaya koymaktadır.

2.1. Sözlü ve Yazılı Kültürden Gelen Halk Edebiyatı Unsurları

Türkçe köklü bir dildir. Halkın dilden dile yayarak anonimleştirdiği anlatılar; yer yer bir edebî metinden öykünmüş kimi zamansa ozanlar vasıtasıyla dilden dile dolaşmıştır. İslamiyet öncesi Türk edebiyatının ürünleri olan koşuklar, savlar ve sagular; içerik özelliklerinin birçoğunu koruyarak farklı adlarla günümüze kadar ulaşmıştır. Bugün bizim nazım olarak algıladığımız; ağıt, taşlama hatta güzelleme gibi türler, kimi araştırmacılara göre kökeninde betimleme unsuruna dayanır. Örneğin, sagular “ölüm sonrası yakılan ağıtların” nazım haline getirilip, standartlaşmasıyla ilk ağıt şiirini oluşturmuştur. Biz de bu bilgilerden hareketle, Çelo ve Yılkı Atı romanlarında bulunan halk edebiyatı tür ve  biçimlerini ele alacağız. Bunun yanında mektup ve maktel gibi; daha çok Klasik edebiyata mahsus olan türlerin halk nazarında nasıl bir anlatı unsuruna dönüştüğünü takip edeceğiz.

 2.1.1. Halk Anlatısı ve Temsil Unsuru

Halk anlatıları; toplumun belleğinde önemli iz bırakan olaylardan, eserlerden ve veciz sözlerden yararlanan önemli bir unsurdur. Halk anlatıları deyince aklımıza: Söylenceler, temsiller, nazım parçaları, aliterasyon ve asonans gibi özelliklerle kurulu ahenkli yapılar… gelir. Halk anlatımlarında kimi zaman, “Olduğu yeri bilsem de, kuş olup yanına konsam. …Yeniden insan kılığına dönsem, ben geldim Çelo’m desem.”(Çelo, 219) örneğinde de olduğu gibi, koşma ve semai gibi nazım biçimlerine öykünen, mensur ifadelere rastlarız. Bu kuşkusuz halk edebiyatımızın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekliliğinin bir sonucudur. Ayrıca deyim ve atasözlerimizde dei bu yakınlığı hissederiz: “Üfürük gelir, üfürük gider.”(Çelo, 22) Gördüğümüz gibi bu ifadenin parçaları bizlere, beşli heceyle söylenmiş redifli bir yapıyı anımsatmaktadır. Yine “kara sırt üstü yatsınlar da kalıplarına baksınlar”(Çelo, 176) bu yapıyı da incelediğimiz zaman; kelime gruplarını bağlayan –dA bağlacını çıkardığımızda karşımıza adeta sekizli heceyle söylenmiş bir semai parçası çıkacaktır.

* * *

Yukarıda verdiğimiz örneklerin dışında bir de yazarın eserlerinde doğrudan geçen tür ve şekil parçaları vardır. Örneğin Çelo’nun 121, Dik Bayır’ın 108. ve 154. sayfasında bir türkü bölümüne rastlarız:

Engine de deli gönül engine
Şimdi rağbet güzelinen, zengine
(Çelo, 121)

Haymeliğin yolu yayan,
Dayan ey dizlerim dayan (Dik Bayır, 108)

Bir selâm gönderdim canan eline
Acep şu günlerde yetişir m’ola
Bülbül de hasret ile konca gülüne
Kavuşur da bir gün ötüşür m’ola..

Gurbet elde ölsem suyum kim döke
Nazlı yarim yok ki kefenim dike
Bitmez hasretinle dert çeke çeke
Açılmış yaralar bitişir m’ola (Dik Bayır, 154)


* * *

Burada önemli bir durum da şudur. Halk edebiyatı saz eşliğinde yapılan bir edebiyattır. Bunun için biçim her ne olursa olsun, şiirlerin büyük çoğunluğu halk tarafından türkü olarak algılanmaktadır. Halbuki son örnek, bir türkünün yanında on birli heceyle söylenmiş bir koşmaya da örnektir.

Özellikle Kırk Bayır romanını incelediğimizde, karşımıza Cumhuriyet sonrası Türkiye’de önemli bir iletişim aracına dönüşen mektup çıkar. Bu mektuplar halkın duygularını, düşüncelerini ve meramlarını yüklenmiş; içten ve akıcı metinlerdir. Romandan da hareketle bu yıllarda mektupların önemli halk ürünleri haline geldiği düşünülebilir. Mektubun yollanması ve cevabın gelmesi arasındaki zaman farkı, göndericiyi en güzel bir biçimde yazmaya teşvik etmekte; bu da mektuplardaki edebi değeri ve samimiyeti yükseltmektedir. Aşağıdaki mektup, anlattığımız mektuplara güzel bir örnektir:

“Sana mektup yazmam olur mu heç? Burcu burcu tütüyorsun içimde. Mis kokun vücuduma sinmiş. Hayalin ile avunuyorum. Her uyku düşümdesin. Her uyanıklıkta aklımdasın. Hemi de her bir halınla…” (Dik Bayır, 119)

Yine Çelo romanında da bir mektup örneğine rastlarız:

Gardaşım Çelebi!..

Kezik kendini göle atmadan önce Duran ile hulliyatını sana verilmek içun Eme’ye göndermiş. Ve de “Bunlar Çelo’nun” demiş. Biz anladık her bir şeyi. Kazaya gelince bozdurduk. İki bin liradan fazla tuttu. Hepsini verirsek, bu oğlan zengin diye başına it kurt tebelleş olur korkusuyla iki yüz lirasını sana verilmek üzere gardiyan efendiye bıraktık. Gerisi bende. Üluzumlu oldukça getirip sana veririm gardaşım. Başın sağ olsun… Ahmet. (Çelo, 247)

Halk içinde önemli olarak görülen sözlü ürünlerden biri de temsillerdir. Temsiller gerek fabl tarzı kişileştirmelerle masal formatında, gerekse doğrudan hikâyelendirme yoluyla sunulur. Çelo ve Yılkı atı romanlarında bu türün örneklerine bolca rastlanır. Örneğin Çelo’da bir kuş ve kartal arasında geçen halk anlatısı, fabl tarzında bizlere sunulmuştur:

Taş kırmış kanadından birini serçenin. Can havli serçe ırmak kıyısını bulmuş. Yuvası, yavruları karşı geçede. Lakin geçecek ne güç var, ne kanat. O aralık bir kartal gelmiş. Oturmuş serçenin bir yanına.
Serçe:
-Kartal amca, demiş. Sana yüreğimden bir batman yağ vereyim de beni ırmağın karşı kıyısına ulaştır. Çoluğum çocuğum, yuvam, her şeyim orda. Kartal, serçenin haline acımış:
-Bin! Demiş, kanadımın birinin üstüne.
Serçe binmiş, kartal havalanmış. Karşı kıyıya geçmişler. Daha serçe kartalın kanadından inmeden kartal sormuş:
-Ulan, demiş, senin etin ne budun ne ki bana yüreğinden bir batman yağ bağışlıyorsun?
Serçe kartala seslenmiş:
-Kartal amca, demiş; herkesin kendine göre okkası var, dirhemi var
. (Çelo, 116)

Çelo ve Yılkı Atı’nda olaylar belirtilirken, özellikle öğüt bölümlerinde kullanılan bir diğer temsil türü, hikâyelendirmedir. Örneğin Çelo’nun tarladan vazgeçmesi için Osman Emmi ona hikâye yoluyla bir misal sunmuş, bu hikayeye dayanarak düşüncelerini destekleme yoluna başvurmuştur:

* * *

Yahyalı köyüne Yunan muhaciri vermişler. İçlerinde bir de Hüsmen Ağa varmış. Tevatür ederler ki, dağ gibi bir adammış. Rum’dan kalık bir ev vermişler. Kırk dönüm de tarla. Herifçi oğlunun, öküzü yok, kağnısı yok, çifti yok. Bir bel peydahlamış, başlamış tarlayı bellemeğe… Sonra bir çapa ile tohumu toprağın altına sürmüş. Sonra gelmiş hasat zamanı. İki kalıç karı koca ekini toplamışlar. Öküz yok ki döven olsun, harman olsun. Bir tokaç tedariklemişler. Kelleyi deneyi saptan ayırmışlar. Kimi ondurur böyle ziraat? Helbet hiç kimseyi.. Sürüm sürüm sürünmüş karı koca. Böylece geçmiş on dokuz yıl. Günün birinde Hüsmen Ağa yatağa düşmüş. Konu komşu bakmışlar ki gidici. Başucuna toplanmışlar Hüsmen ağa demişler. “Bugün dünya, yarın ahiret, hepimizin gideceği yer ora. Allah de! Kelime-i tevhit getir…”, “dimem” demiş, “dimem”. Ne kadar zorlandıysalar fayda vermemiş. Komşulardan bizi icik kızmış: “Niye allah demiyorsun?” demiş. Hüsmen Ağa: “dimem” demiş tekrarlayın , “dimem”. “O bana ömrüm boyunca bir çift öküz bile vermedi.” (Çelo, 56, 57)

* * *

Yılkı atı romanında diğer hikayelendirmelerden farklı olarak; bazı bölümlerde olaylar kahramanlara anlattırılmış, böylece rivayetlerden de yararlanılmıştır. Örneğin romanda Yılkı Atı’nın hikayesi kahraman tarafından şöyle anlatılır:

Bu gün köyde kime sorarsanız “On, on iki yıl önce Dorukısrak’ı tutan bir at yoktu bu bölgede” diyeceklerdir. Doru’nun babası “işte şu” diye kimse gösteremezdi. İbrahim, on beş yıl önce Dorukısrak’ın anasıyla kasabaya gitmişti. Bir mayıs günüydü. Köylüler atlarını, eşeklerini birkaç gence bırakıp, işleri için pazara gitmişlerdi. İbrahim, kısrağın anasını bir kazığa bağlamış, bol samanlı torbayı boynuna takmıştı. At zayıf, ama boylu, gösterişli idi. Birden nereden geldikleri belli olmayan başıboş iki at çıktı ortaya. Doru ve güçlü kuvvetli olanı Kısrak’a yaklaştı. Başını kısrağın gerisine uzattı. Kısrak huysuzlaştı. Peşi peşine çifte atmağa başladı. Erkek o kadar yaklaşmıştı ki, kısrağın peşi peşine attığı çifteler göğsüne o kadar değiyorsa da etkisiz kalıyordu. At, üç beş kez hamle etti. Fakat, kısrak dirlik vermiyordu. Gençler ayaklandılar. Biri:

-Ula, dedi öbürlerine. Kısrağın huysuzluğuna bakmayın. O da bu işe tav. Gelin bir hayır iş edelim, şunların gönülleri hoş olsun… Fırladılar. Biri, Kısrak’ın yularını ağzına gem yaptı. Öbürü,bir başka yular getirip arka ayaklarını prangaya aldı. Zaten iştahlı erkeği daha da tahrik ettiler. Olanlar olmuştu. Erkek, Kısrak’ın gerisinde bir süre soluduktan sonra ağır ağır uzaklaştı. Gençler Kısrak’ın belini oğdular, hafiften gezindirdiler. Sonra yerine bağladılar.İbrahim olanlardan habersizdi. Pazardan dönüşünde hiç bir şey söylemediler. Yalnız, onu bir başka ata bindirdiler. Kısrak da on ikilik bir çocuğun altında uysal uysal köye döndü. Aradan bir hafta geçmeden ibrahim Kısrak’ı dölletmek için at beğenmeye koyuldu. Gençler, olanları İbrahim’e anlattılar. İbrahim biraz kızdı. Sonra, “Hayırlısı” dedi. İşte Dorukısrak böyle bir serüvenin eseridir. (Yılkı Atı, s.29-30)

* * *

Halk edebiyatı ve Klasik edebiyat arasında ki bağ; bu romanlarda da görülmektedir. Romanların içinde Klasik edebiyat ürünlerinin halk anlatısına dönüşmüş, hatta kıssadan hisseye vardırılmış örnekleri görülür. Örneğin Çelo’da maktel diyebileceğimiz küçük bir halk anlatısına ve bir monoloğa rastlarız.

“Hazreti Üsüün efendimiz, çocukların “su, su” diyen feryatlarına dayanamadı. Birkaç kişi birkaç su tulumu aldılar yanlarına. Kerbela çölündeki ırmağa yaklaştı. Yezidiler zaten gözeliyorlardı. Mübarek ırmağa geldi. O da susuzdu. Irmağa eğildi. Kafir Yezididen biri mübarek boynuna kılıcı indirdi. Sonra da sevgili başıyla top oynadılar.” Bir mübarek hoca öyle dedi. “Bu top oynu gavur işi, Yezidi işi… Oynayan da, bakan da günaha girer.” (Çelo, 235)

2.1.2. Yöresel Söyleyiş Unsurları (Ağız/Şîve vb.)

Bu bölümde Yılkı Atı romanından yerel söyleyişe dair kesitleri cümlesel olarak vereceğiz. İnceleme safhasında ise Dik Bayır ve Çelo romanlarından yararlanacağız.

Romanda kullanılan dile bağlı olarak, standart dilden farklılaşan birçok sözcüğe rastlanmaktadır. Özellikle Batı kökenli kelimelerin nasıl telâffuzu standart dilden oldukça farklıdır. Bu kullanım farkı yer yer pangıya (bankaya) (Çelo, 61), örneğinde olduğu gibi sertleşme ve yumuşama içeren bir yapıda gerçekleşir. Bunun sonucunda ünsüzün önünde kalan ünlü harf ya daralık ya da kalınlaşır. Banka kelimesindeki k yerine g kullanılınca otomatik olarak k’nin önünde bulunan ünlü (a) daralmış ve ı olmuştur. Batı kökenli kelimelerde yaşanan diğer söyleyiş farkları ise söyleyiş zorluğu ve diş ünsüzleriyle sızıcı ünsüzlerin karıştırılmasıdır. noter kelimesinin loter (Çelo, 27) biçiminde söylenişi buna örnektir. Söyleyiş zorluğundan kaynaklanan söyleyişlere ise emsütü (enstitü) (Çelo, 100), gontencan (kontenjan) (Dik Bayır, 50), Alaman (Alman) (Dik Bayır, 49) kelimeleri örnektir.

Arapça ve Farsça’dan giren kelimelerde ise kelimelerin Türkçe hançereye uydurulduğunu görürüz. Bu daha çok aslen Türkçede olmayan bir ünsüz olan h ve boğaz seslerinin atılıp, onun yerine önceki ünlünün uzun söylenmesi veya ğ gibi tamamlayıcı seslerin eklenmesiyle yapılır. Örneğin, sahip yerine sâab (Çelo, 12), kâğıt yerine kâad (Çelo, 19), rüsva’ yerine rüsvağ (Çelo, 19) buna örnektir.

Bunun yanında mevcut romanlarda ünlü incelmesi [ehali (ahali) gibi], başa ünlü gelmesi [ırazı (razı), Urus (Rus), irezil (rezil)] ve dudak zıtlaşması-uyumu [möhür (mühür), gozel (güzel)] görülen diğer yerel ses özellikleridir. Ayrıca, ek yapılarındaki değişiklikler de dikkat çekmektedir. Örneğin vasıta hali –lAn biçiminde kullanılmaktadır [parasıynan (parasıyla)]. Bunun yanında evlek, çoğuncası ve kalıç gibi yöresel ifadelere rastlanmaktadır.

Çelo romanında kullanılan bazı söyleyiş şekilleri ve sayfaları şöyledir:

irezil 12
sâab (sahip) 12
loter (noter) 27
icicik 27
möhür 13
gayfe 13
mezer 18
büyücecik 18
çoğuncası 19
rüsvağ 19
kâad (kâğıt)19
yogisem 21
iki kalıç – orak 57
afiyetinen 60
parasıynan, puluynan 73
pangıya bankaya 61
ehali 99
gozel 76

Yılkı Atı romanından örneklerle yerel cümle kuruluşları:

-Dooovaah, diye bağırdı. Dovaah domuzun öküzleri…  Avaraya (işsiz, âvâre) vereceğimi anladınız da keyfinizden asılırsınız boyunduruğa… (Yılkı Atı, s.9)

Sen öyle delicoş (delice) esip durma. İşleme fakirin ciğerine… (Yılkı Atı, s.9)

.Allahteala bilir gayrik (artık, bundan böyle) karın kalkmasını. Mart mı der, Nisan mı der? Sen icik (çok az, biraz) yavaş gel insanın üstüne…  (Yılkı Atı, s.9)

Ulan gâvur bu millet, dinsiz bu millet… Yiğit isen el kadar çift demirini bırak şu yazıda. İn mi söyler, cin mi söyler,ırzı kırıklara (namussuz) ? ( Yılkı Atı, s.10)

(…) Çaldın çabaladın, koca bir yıl sırtından geçti. Kaldırdığın zahra (zâhire, yemeklik tahıl) yeygi (hayvan yemi) ile tohuma yetmez. Yığdığın saman, atı, eşeği bahara  çıkartmaz. (Yılkı Atı, s.11)

(…) Çayı var, gayfesi (kahve) var, buyur’u var. “Buyur İbraam Efendi” der. Çay söyletir,köşede yer gösterir. Bütün pavlikeler (fabrika) herifçioğluna bağlı. Dünya tümüyle buğday olsa hepiciğini alır. Arkasında koca koca pavlikatörler (fabrikatör) var. (Yılkı Atı, s.12-13)

(…) Beş yerine on iste,destele gaymaları (kâğıt lira) cebine. (Yılkı Atı, s.13)

(…) Sonra efendime söyleyim, gozel bir konak yaptır. Üst katından Erciyes görünsün. Küfül küfül (güçsüz, ılık esen) yel yalasın her bir yönünü. Emme,(ama, fakat) böyle gavur (kâfir) bir  yel değil, dinsiz bir yel değil. Bâd-ı sabâ, limonata gibi bir yel… (Yılkı Atı, s.14)

Hemşerim, bu geç saat nereye  yayan yapıldak (binitsiz ve yalınayak) ?(Yılkı Atı,  s.14)

Git, icik kesmik (iri saman, dövülmüş ot) getir. Alaf (alev) tutsun şu ateş. (Yılkı Atı, s.17)

Bu gün aklım Dorukısrak’a takıldı.Çifte gittim geldim, onu düşündüm. Dışarda kış geldim diyor. Ahırdaki saman belli. Saçkı belli. Ben öküzlerin, tay’ın, kıratın yeygisini (yem) onunla paylaştıramam. Tayın arpasına ortak edemem. O bu yıl başının çaresine bakacak. O, bu yıl “yılkılık…” ( başıboş dolaşan at, öküz, inek vb. sürüsü.) Dağda ot kalmadı, çöp kalmadı. Köyün sığırı üç beş gün  yaylıma (otlak) ya çıkar ya çıkmaz. (Yılkı Atı, s.17-18)

Zeliha Dorukısrak’ı karşısında buldu. Atın bitkin hâline acıdı:

– Kele ( ayol, hey, yahu anlamında ünlem) anam şu kadersizin hâline bak…Fazla konuşamadı. Kocasının sesi peşinden yetişmişti:

– Gıız, (kız)  demek namussuz Doru buralarda. Koyma içeri, girmesin haa… (Yılkı Atı, s.24)

Bekir :

Bu murtatta ( inatçı, ters kimse) zırnığı (tutamı, elçimi, en ufak parçası) yok, dedi. İnce’nin Osman:

İbraam, bu ata zulm eder, âhir Allah çektirir bu dürzüye, (Aybastı-Ordu’ya ait bir söyleyiş) dedi…  (Yılkı Atı, s.41)

Ne biçim lâf herif ? Çocukları mı buyduracaksın (uygun getirmek, uydurmak )? Bulguru nerde kaynatırım ben?.. (Yılkı Atı,  s.63)

(…) Arpayı sen mi şinikledin (tahıl ölçeği)? Sen mi attın samanı samanlığa? Bir merhamet sende mi var sanarsın? İki de bir “Yazık ettik Doru’ya” diyen oğlunda mı? Ben sizden mi akıl alacağım? Sizin aklınızla kenefe (tuvalete) gitmem. (Yılkı Atı, s.64)

Satlıcana (Akciğer zarı yangısı, zatürcenb) tutulmuş… (Yılkı Atı, s.76)

(…)

-Derisini  itağ (un elerken dökülmemesi için yere serilen bez ya da şaplanmış deriden yapılan örtü.) yapar. (Yılkı Atı, s.76 )

Her işin ivazsız (çıkarsız) olanı güzeldir. Huzur ve mutluluk ivazsızlıktan (çıkarsızlıktan) doğar. Hıdır Emmi’nin sevinci peşinden gelen mutluluk da bu yüzdendi. (Yılkı Atı, s.92)

Pravo (bravo) Hıdır Emmi, dediler. Sana bin pravo… Sen olmasan, bu at çoktan… (Yılkı Atı, s.96)

(…) İlk akşamda köye, köyün odasına vardı. Selâmı çökertti (eğilerek selâm verme). (Yılkı Atı, s.115)         

 2.1.3. Argo Unsuru

Abbas Sayar’ın romanlarında argo ifadeler genelde aynı olmakla birlikte söyleyiş bakımından değişiklik ve çeşitlilik arz eder. Ancak burada şunu da belirtmeliyiz ki  argo unsurunu, dilin küçük ve özel bir parçası; başka bir ifadeyle ‘dilce’ olarak nitelendirmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır:

Göçün kalkacak kazaya. Baş arabada sen. Varacaksın ofisin önüne. Si… et  ofisi… (Yılkı Atı, s.12)

Bak, bir çift demirini tarlada bırakazsın deyyusların yüzünden. (Yılkı Atı, s.12)

Si… et kerhanecileri,bırak sürünsünler… (Yılkı Atı, s.12)

Ulan zeynimi karıştırıyor bu köylü. Haa, vermem ofise. “Çekin lan” derim “arabaları Duran Efendi’nin mağazasının önüne”  (Yılkı Atı, s.12)

– Ulan Doru, ne de olsa cinsin pak. Piç miç derler ya, halt etmişler. Senin baban atların şahı imiş.Si… et  ananı. Boyu poşu vardı ya, dalgacının biri idi. (Yılkı Atı, s.32)

Atın başını köy yönüne çevirdi :

Ulan namussuz Doru, ulan nankör tay, bir daha isminizi ananın, arayanın, soranın, aklından geçirenin anasını avradını sülalesini…” diye bağırdı. Hırsla üzengileri vurdu. Kırat, dört nala kalktı… (Yılkı Atı, s. 120)

Gel eşşekoğlueşşek, gel itoğlu it. (Çelo, s.  11)

İtin inadına bak. (Çelo, s. 11)

Fışkı karı… Ben hasta olsam bu  feryadı bırakmazsın. İneğin de, senin de… Çekil ortadan! (Çelo,        s. 79)

Yatın, gavurun kızları, gavurun karıları. (Çelo, s. 95)

Canının içine Urus gavuru sıçsın. (Çelo, s. 214)

 2.1.4. Taşlama (Yergi) ve Tehzîl (Alay Etme) Unsurları

a) Taşlama(Yergi) Unsuru

Romanlarda taşlama unsuru yapı itibariyle daha çok mensur biçimde yer almakla birlikte, söyleyiş bakımından manzum bir tını özelliği taşımaktadır:

(…) Eneliz mi ne bir halt karıştırıyorlar, kırk çuvala hortum daldırıyorlar. Memurun burnu bir karış.Sanan ki, kapısına uşak geldin… Sonra bir boktan anlar gibi alt üst ediyor buğdayı.

“Yüzde bilmem kaç karışık. Kırk iki kuruş yirmi santim…” Ulan sen hele kırk üç de. Kim verir buğdayını sana… Kırk beş desen kim verir? O eski Üssüğünoğlu öldü. O cıbırlık devriymiş…  (Yılkı Atı, s.12)

Karara hiç bir itirazda bulunmadı. Doru gibi bir gün sığırın köye dönüşünde önüne geçtiler. Dön geri  ettiler, yalandan kovaladılar. O da gerisine dönüp bakmadı. Ferman Naçar’ın Ali’nin ise, dağlar kendisinindi… (Yılkı Atı, s. 49-50)

(…) Yaa, doğrusu anasının da iyi, saygıdeğer bir hatırı vardı (!) Böyle bir hatırı olduğu için ihtiyarlığında yazı yabana bırakılmıştı. (Yılkı Atı, s.50)

– Vayy bu köylü milleti. Hiç iyi olsun iflah olsun diyen olmaz. Hep davulun tersini vururlar. (Yılkı Atı, s.76)

– Kısrak gitmek ister. Yabancı yerdeyim, der. Beni bırakın, der. Tüm bir atlar böyledir… Yabancı yerde olduğunu sezince bir dünyayı ayağa kaldırırlar. Benim Kuvay-ı Milliye’deki al var ya, o da böyleydi. Vay, şu bizim köylü, şu garip kısrak kadar her bir şeyi anlasa… (Yılkı Atı, s.95)

Hıdır Emmi köylünün övmelerini sessizce dinleyerek yürüdü. “Tanrı bilsin ” diyordu içinden. “Bu köylü, davulun iki tarafına da vurmayı bilir.” (Yılkı Atı, s.96)

Ulan, kaz olsa, culluk (hindi) olsa onlardan verirdim. Köylü milletinin ikramı, acıkana yumurta,müjdeciye tavuk. Şimdi elin oğlu kurbana horoz adıyor. (Yılkı Atı,  s.109)

b) Tehzîl (Alay Etme) Unsuru

Romanlarda alay unsuruna da yer yer rastlanmaktadır:

Üçüncü köyde geceledi. Er sabah yine yol göründü. Umut yavaş yavaş yüreğini bırakıyordu. Kaşı çatıldı, yüzünde çizgiler çoğaldı. Sesi ağlamaklı oldu. Değil insanlara, laf anlasalar karşılaştığı her hayvana atlarını soracaktı. Aslı’sını yitirmiş yanık Kerem’e dönmüştü. Evinin umut direği tayı seviyordu. Kırat’a eş edecek, öküz belâsından yeniden yakasını kurtaracaktı. Gavur kısrak her bir şeyi altı üst etmişti. (Yılkı Atı, s. 118)

* * *

İlk akşamda köye girdi. Hiç kimse görmesin istiyordu. Tersine beş sekiz köylü ile ayrı ayrı karşılaştı. Hepsinin sorularına ayrı ayrı karşılık vermek  zorunda kaldı.

– Tuh, yazık oldu, çok üzüldüm. Emme er geç çıkarlar ortaya. Gam yenecek iş değil. Canın sağ ya,sen ona bak, diyordu her biri… İçlerinden de kıs kıs gülüyorlardı. (Yılkı Atı, s. 119-120)

Sonra ineğin boynuna sarıldı:

Vay sarı yavrum, vay sarı kuzum. Vay kapımdan yetişmiş ceylanım. Vay evimin rızık direği.Kocası hırslı bakışını Fadiş’e çevirdi:

Fışkı karı… Ben hasta olsam bu feryadı bırakmazsın. İneğin de, senin de… Çekil ortadan! . (Çelo, s.79)

İt kağnının gölgesinde yatarmış da, kendi gölgesi sanırmış. . (Çelo, s.109)

2.1.5. Atasözleri ve Deyimler

a) Atasözleri

(…) Git, git bakalım… Çıkmayan canda umut var hani… (Yılkı Atı, s.38)

(…) Doru adam etti Üssüğün İbraam’ı, babası ne boktu sanki? Kurttan kurt doğar…  (Yılkı Atı, s.41)

Düşenin dostu olmaz, hele bir yol düş de gör… (Yılkı Atı, s.76)

‘Yazın abanı al, kışın ister al, ister alma’ derler. (Yılkı Atı, s.81)

Bir iyi ol kadersiz, bir iyi ol… Bir haftada ceylana dönersin sen… Eskiler ne demiş? At yedi günde, it yediği günde… (belli olur, semirir.) (Yılkı Atı, s.91)

(…) “Bir kötünün  yedi mahalleye zararı var. (dokunur)” Geberesice tayı da azdırdı, peşine düşürdü. (Yılkı Atı, s. 118)

(…) Allah âhı yerde bırakır mı? Hem de ağızsız, dilsiz hayvanın hakkını… Eden bulur. (men dakka dukka) (Yılkı Atı, s. 119)

Buzağıları eller güttü, azıkları eller yedi : Gayri buzağıları eller güttü, azıkları eller yedi. . (Çelo, s.9)

Kızını dövmeyen dizini döver : Herkes aklına göre bilmem ne eder. Kızını döğmeyen, dizini döğer. (Çelo, s. 11)

Az olsun helal olsun : Hiç kimse kız vermez bana… iyisi mi, az olsun, helal olsun.. . (Çelo, s.14)

El elden üstündür :  El elden üstün. Görsün bu kez. El mi yaman bey mi? (Çelo, s. 17)

Elin kulağı laf eskisi. Üfürük gelir, üfürük gider.  (Çelo, s.22)

Şeriatın kestiği parmak acımaz : Olmazsa, şeriatın kestiği parmak acımaz. (Çelo, s. 31)

Harklar işlenmezse su binmez: Harklar işlenmezse su binmez. İki yılın çamuru her bir yanını düz ayak etmiş. (Çelo, s. 31)

Kimsenin ahı kimsede kalmaz:  Kimsenin ahı kimsede kalmaz. Hiçbir söz yerde bırakılmaz . (Çelo, s.33)

Ser ver de sır verme:  Eskiler: “Ser ver de sır verme.” demişler. (Çelo, s. 46)

Kiminin parası, kiminin duası:  Madem ki ucunda bir yetime iyilik var, öyle olsun… kimin parası kiminin duası. (Çelo, s. 53)

Büyük balık büyük gölde olur: Büyük balık büyük gölde olur, derler. (Çelo, s. 57)

Kal büyük yerde öl büyük yerde: Ne demişler: Kal büyük yerde öl büyük yerde. (Çelo, s. 57)

El alsın yele versin, yel alsın sele versin: Sininde bir rahat uyku görmesin. El alsın yele versin, yel alsın sele versin.  (Çelo, s. 82)

Kan kan ile yıkanmaz: Kanı kan ile yıkamazlar. Kanı su ile yıkarlar. (Çelo, s. 93)

El alem davulun hep ters yanına vurur: El alem davulun hep ters yanına vurur. Onmanızı istemez hiçbir kimse. (Çelo, s. 93)

Dinsizin hakkından imansız gelir: “Dinsizin hakkından imansız gelir.” derler. (Çelo, s. 96)

Her bir kötülük gelirse, yokluktan gelir. (Çelo, s. 102)

Maşa varken ateş elle tutulmaz: Maşa varken ateşi elinen tutmak akıl karı mı? (Çelo, s. 103)

Ölmüş eşek kurttan korkmaz:  Ölmüş eşek kurttan mı korkar? (Çelo, s. 126, 205)

Bir deli bir kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış: “Bir deli bir kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz.” derler (Çelo, s. 127)

İsteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki yüzü kara: İsteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki yüzü kara. Biz boş kuyuya taş atmıyok.  (Çelo, s. 129)

Ya bu deveyi güdeceksin ya bu illerden gideceksin: Döndük dolaştık durduk. Ya bu deveyi güdeceksin ya bu illerden gideceksin. (Çelo, s. 138)

Ölümden öte köy yok.: Ölümden ötede köy yok ya!.. (Çelo, s. 204)

Sevilen sevenin kanadı altında ısınır : Hani sevilen sevenin kanadı altında ısınırdı. (Çelo, s. 219)

Etti buldu. Etme kulum bulun. İnleme kulum ölün.   (Çelo, s. 239)

Acıyan yer başka, acıkan yer başka:  Yavrum:”Acıyan yer başka, acıkan yer başka.” deyip eline lokma sıkıştırmak isteyenleri tersledi. (Çelo, s. 239)    

b)Deyimler

Niden, dedi, niden? Bizimki de mi dirlik? Buna it dirliği derler. (Yılkı Atı,  s.11)

İşte, dedi, şu harmanın oturumunca ekinin yığılacak. Altun gibi, pirinç denesi gibi buğday… Öbür tarafta bir adam oturacak, bu yandan gözükmeyecek. Bir alem, yedi düvel, “maşallah” diyecekler. (Yılkı Atı,  s.11)

(…) Oğlum İrbaam, “it kapıda(n) zabın gerek” demiş büyükler. Sen bunlara bir fırsat verirsen alimallah derini yüzüp içine saman doldururlar. (Yılkı Atı, s.12)

(…) “Yok, İsmail ben çiğ süt emmedim.” (Yılkı Atı, s.13)

Ye, iç yat. Bir dünya yüzü gör . (Yılkı Atı, s.14)

Nerde ise şimdi sığır döner. Harman yerinde yolunu kesersin, kısrağı çevirirsin. Burnunu dağa doğru dönderirsin. Sürersin tepeye kadar. Varsın başının çaresine baksın. Bahara sağ salim elimize geçerse ne âlâ… Yook bir dereyi doldurursa, o da onun bileceği bir iş…Bundan sonra onu ne çifte koşabilirsin, ne düvene… Tay’ı inşallah baharın Kırat’a eş olur. Yılkıdan  sağ salim dönerse helbet ona da bir vazife buluruz. Kalk şimdi sen. Küçük kardaşını da al, sığırı karşıla.. (Yılkı Atı, s.18)

Kulağına hiç de hoş olmayan bir ses geliyordu. İbrahim don gömlek kapıya fırlamıştı:

Seni geçmişi kınalının malı…Yediği boka bak namussuzun… Kapıyı kırıp da içeri girecek aklınca…Hööst, höst… (Yılkı Atı, s.27)

“Ammaan bire Üssüğünoğlu, sen de boş yere tatlı canını üzüyorsun, ince eleyip (eğirip) sık dokuyorsun… (Yılkı Atı,  s.28)

Ölmedim ya, dedi İbrahim. Zırnığa kul köle olsam yine satmam. Dorutay evimin uğuru, umut direği.Herkesin parası koynunda, Doru benim ahırımda. Orda doğdu, orda ölecek…

“Geberecek” demeye dili varmıyordu. Tüm bir Anadolu köylüsü hayvanlar için “Geberdi” deyimini kullanırdı. Ama  İbrahim diyemiyordu işte…  Irazılık gösteremiyordu yüreği… (Yılkı Atı, s.31)

(…) Doru adam etti Üssüğün İbraam’ı, babası ne boktu sanki? (Yılkı Atı, s.41)

(…) Kimse “Ananın hatırı var” demeyecekti ona… (Yılkı Atı, s.50)

Yalnızlığını unutturan, yaşama gücü veren Kısrak’ın yüzüne bakacak hâli yoktu. Utanıyordu sanki… Kederden yaralarının acısını unuttu. Boynu eğik, ıslak gözleri toprağa takılı kaldı. Bu hakaret yıllar yılı çektiklerine tuz biber olmuştu. Gücünün tümünü yitirmiş, sanarsın yaşayıştan el ayak çekmişti. Şu anda bir kurt çıksa kıpırdamaz; “Gel beni yık, ye tüket” diye seslenirdi. (Yılkı Atı, s.52-53)

– Her boka karışırsınız. Her pazarda ipliğimiz olsun dersiniz. Sizin hangi boka aklınız erer? (Yılkı Atı, s.64 )

Bir ben mi yılkıya at bıraktım? Gidin bakın… Yazı yaban, yılkılıklarla dolu. Ben mi icat ettim bu usulü? Biz bizi bileli bu böyle. Ağamın devrinde de buydu, dedemin devrinde de bu… Usûl bu…Dünyanın öbür ucuna git, yine bu… Nasibi tükendi ise, önüne arpa kırması doldursan, altına kuş tüyü yatak sersen, yine geberip gider. Yook nasibi varsa, değil yılkı, kırk yıl aç, sefil bıraksan kılı kıpırdamaz… Ne bilirsiniz siz? Neye aklınız erer? Emme, her işe burun sokmaktan geri durmazsınız… (Yılkı Atı, s.64)

-E, Allah da ahir sorar ondan… Bir yandan çıkar bunun acısı… .(Yılkı Atı, s.65)

(…)  Kısrak, aldırmadı, oralı olmadı. Çılkır yan gözle baktı, hafiften kişnedi… Dünyası ısınmıştı. Demek, Kısrak kendisine, ne kırgındı, ne küskündü, ne de Aygır’a yenilgisinden dolayı küçük görüyordu.  (Yılkı Atı,  s. 69)

İşsizlikte üç beş laf çıkmıştı hepsine:

İflâh olmaz derde düşmüş…  (Yılkı Atı, s.76)

-Bu dünyada sapı samanı olmayan da çok. Kış yarı bir kalbur samanı kalmayan da çok… (Yılkı Atı,  s.76)

– Doru paçasını ecelin elinden kurtardı, dediler. (Yılkı Atı, s.92)

Bakma Emmi’nin bu perişan haline… Emmin de at gördü, meydan gördü… Emme kendi hânesinde değil… Kuvay-ı Milliyede, harpte. Süvariydi Emmin. İyi ata biner, iyi silah kullanırdı. Bir al atı vardı beylik… Yavrusu gibi bakardı. Büyük Taaruz’da o atınan bindirdi Yunan’a…İzmir’e dek o atınan kovaladı Yunan’ı…Terhiste nasıl öptüm yavrumu, nasıl kucakladım al’ımı… Bak gözümün önüne geldi cümle olanlar…Sonra döndük köye. Ağam ölmüş, dam uçmuş.  (Yılkı Atı,  s.93)

(…) At almak nerde? Zabın öküzlere kul köle olduk. Eşşek koştuk dövene. Şu öküze bak şu öküze.. Şu deriye, şu kemiğe can gelecek de Hıdır bahar hergine çıkacak…  (Yılkı Atı, s.93)

(…)Canavarlar azgın, canavarlar zâlim… Hava açmadıkça yolun kapalı. Bir çuval inciri berbatlayamam, bunca emeğimi yele sele veremem. Sen keyfine bak. Bu hava böyle sürüp gidecek değil ya… Kara yelin de çalımı bozulur. Rüzgar döner, hava ılır… Bir bakarsın güllük gülüstanlık her bir yön… (Yılkı Atı, s.94)

Sokağa çıkınca Hıdır Emmi yuları dibinden tuttu. Bu halde at biraz huysuzlaşır, caka yapar, kişiliğini gösterirdi. Ağır ağır yürüdü Hıdır Emmi. Yarış yerinde at gezdirir gibiydi.  (Yılkı Atı, s.96)

(…) Sen olmasan, bu at çoktan dereyi doldururdu. Çoktan iskeleti çıktıydı. (Yılkı Atı, s.96)

Yarım saate yakın uğraşmadan sonra iki atın başına yularlar, şebeş gemler geçirildi. İki yılkılığın hop oturup hop kalkmaları para etmedi. Kişnemelerine kulak asan olmadı. (Yılkı Atı, s.103)

-Eee, ne yapalım? Takdir böyle imiş. Kadere razılık göstermek gerek. Nimet kesikliği bu… Kazanda olsa kepçede çıkardı. Allah bunu ilâyık görmüş. Nasip, kısmet buymuş… Mübarek rahmet düşmedi. Bire iki, üç verse de yeygilik, tohumluk çıksa… (Yılkı Atı, s.108)

* * *

(…) Şu ata bak şuna… Beş saatlik yolu elin ile yapmış gibi git, dağı taşı aş, ovayı bul, arkadaş edin .Canavarın, kışın şerrinden yakanı kurtar, baharı bul… Bunu Allah yapar oğlum. Her mahluka o sahip çıkıyor. Kulunki telaş… Ben demedim mi hepinize. Dorunun nasibi kesilmemişse değil yılkı, kırk yıl aç, sefil bıraksan kılı bile kıpırdamaz diye… Nasip işi bu, Allah’ın takdiri bu,  alın yazısı bu… (Yılkı Atı s.110)

Yukarıda alıntıladığımız bölüm, İbrahim’in Dorukısrak hakkındaki ifadeleridir. Burada deyimlerin yanı sıra doğu kaynaklı cebriyecilik ve batı kaynaklı fatalizme saplanma söz konusudur. Nitekim İbrahim’in bu görüşleri düşüncemizi destekleyici mahiyettedir. Cebriyecilik (fatalizm) kısaca, insanın yapıp etmelerinde iradesinin belirleyici olmaması düşüncesidir. Bu cümleden olarak, romanda geçen nasibi kesilmek deyimini şu şekilde anlamak gerekir:

İnsan önceden belirlenen olayları ve fiilleri yaşamak zorunda olan aciz bir yaratıktır. Sadece nasibinde olanı görür. Bu yüzden, yoğun bir çaba içine girmesine gerek yoktur.

Fatalist anlayışa somut ve en güzel örnek hiç şüphesiz Tanzimat döneminin medcezir iklimini derinden solumuş bir aydın olan Ziya Paşa’dır. Ziya Paşa da birtakım olaylar ve insanlar karşısında fatalist (yazgıcı) bir anlayış sergilemiştir. Örneğin bir beytinde:

Bî-baht olanın bâğına bir katresi düşmez
Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan

demektedir. Bu beyit bize bir atasözünü çağrıştırdı:

-“Nasipsiz köpek, bayram sabahı ölür kalırmış.” Yılkı Atı romanında İbrahim’in yinelediği sözler de cebriyeci ve fatalist anlayışın somut bir ürünüdür.

Yine,  Çelo romanında da benzer bir fatalist ve cebriyeci anlayışa rastlamak mümkün. Arkadaşımızın halk anlatısı bölümünde değindiği üzere Hüsmen Ağa, komşularının tüm ısrarlarına rağmen, kendisine ömrü boyunca bir çift öküz bile vermeyen Allah’a, kelime-i tevhit getirmemekte ısrarcıdır. Bu açıdan bakıldığında Abbas Sayar’ın romanlarında cebriyeci ve fatalist kökenli unsurlara da yer yer rastlanmaktadır.

* * *

(…) Tayı dişi kekliğe benzer yılkılığın. Onu görünce dayanamaz. Tezinden yaklaşır, gâfil avlanır. Yakayı hemencecik ele verir. Var git yat sen. Er horozda her bir şeyi hazır et. Yular al, gem al, minderi çifte sar tayın üstüne…  (Yılkı Atı, s. 110)

Oğlum, aygır kısrakla avlanır.Yılkılık  atlar da en tezinden yavrularıyla… (Yılkı Atı, s.112)

İlk tepenin yokuşu vız geldi. Tayının soluğunu sağrısında duydu, iştahlandı. (Yılkı Atı, s. 113)

İkindi sonuna dek bakışlarıyla kolaçan etti ovayı… Bir garip kişi geçti sadece. Başka ne gelen oldu ne giden. Sonunda “köye geç kalmayayım” diye yola düştü.  (Yılkı Atı, s. 115)

Sen doğrucak köye dön. Yarın çifti koş, Kurt inindeki tarlayı devir. Sonra Garipler tepesine geç.Oradaki kıracı herk et. Benim dönüşüm belli olmaz. Üç gün sürer, beş gün sürer. Bulmadan dönmemek gerek. Tosya’ya giderken evdeki bulgurdan olduk. Kısrak’a geri dön derken ocak umudu tay gitti elimizden. Sen hiç gam yeme, anan da kederlenmesin. Ahir biri altımda, biri yedeğimde dönerim köye… (Yılkı Atı, s.116-117)

(…) Bu bütün doluluk içinde al tay yoktu. Kısrak mı?” Allah onu yok etsin. Bir kurşun sıkmadan da alnına…Sonunda başımızın belâsı oldu. (Yılkı Atı, s. 118)

(…) Öğle sonu ovaya geldi. Daha ova gözükür gözükmez nevri döndü, suratı asıldı. Kala kala iki at kalmıştı düzlükte. Renkleri de ne doru ne al. Burnundan hızla soludu. (Yılkı Atı, s. 119)

Yüreği eziliyordu. Şekillendiremediği duygular içini cas cas yakıyordu. Dünyası yıkılmıştı. Ölüm gözüne küçüldü, zırnık oldu. Ev halkına ne yüzle bakacaktı? Köylüye hangi yüzle bakacaktı? Köylü defin (tefin) hem altına hem üstüne vuracaktı. “Oh” diyeceklerdi. “Çok bir âlâ olmuş. Çok bir ilâyıklı olmuş. Allah âhı yerde bırakır mı? Hem de ağızsız, dilsiz hayvanın hakkını… Eden bulur. Ahir evdeki bulgurdan da oldu. Oh oldu. Etti, buldu.” Ulan kerhaneciler, ulan rafazılar, oh demeyinen kıçınız mı soğuyacak? Elinize kına yakın dürzüler. Zil takıp oynayınBayram yapın. (Yılkı Atı, s. 119)

ekmeğine azık etmek: “Al! Çelebim şu ekmeği…şu çökeleği de al!.. Azık et ekmeğine,” derler, beni beslerlerdi. (Çelo, s.8)

bir yastıkta koşa (kocamak) : Bir yastıkta koşa, yaşar gideriz. . (Çelo, s.12)

al aşağı etmek  : Bir bakarsın bir yel esmiş, alaşağı etmiş onu da. (Çelo, s.16)

eğri oturup doğru konuşmak  : Bundan geri yeşerip, bostan olacak değilim. Eğri oturup doğru konuşayım. (Çelo, s.20)

gayri(k) dayanamamak  : Tanrı’nın kelamı çıkmadı hiçbirinin ağzından… Gayrik dayanamadım. (Çelo, s.21)

kanadı kırık kekliğe dönmek:  Kanadı kırık kekliğe döndü. Sekmesini şaşırdı. (Çelo, s.24)

sarpa sarmak: “İş, sarpa sardı” dedi. “Çık, çıkabilirsen içinden.” (Çelo, s.29)

kel dağın kara taşını kurban etmek : Onun keyfine kalsa kel taşın kara toprağını kurban edecek.  (Çelo, s. 30)

iki karpuzu bir koltuğa sığdırmak :  öyle geliyordu ki içine, ya maldan vazgeçecekti ya Kezik’ten. “Ben” dedi, bu iki karpuzu bir koltuğa sığdıramam. (Çelo, s.61)

söküp atmak : Ve bu ansıyı yüreğinden söküp atamadı. (Çelo, s.70)

Nuh deyip peygamber dememek : Yılkı atına dönmüş. Nuh der peygamber demez. (Çelo,            s. 76)

Bayram değil, seyran değil; eniştem beni niye öptü? : Birlikte kalkmalarını oradakiler bir nedene bağlardı. “bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü.” derlerdi. (Çelo, s.92)

saçı değirmende ağartmak: Biz bu saçı değirmende ağartmadık. (Çelo, s.105)

gonca gül iken solmak:  Gonca gül iken solarsın. Kuru, çatlak toprağa dönersin. (Çelo, s.123)

sözünden dönmek : el emmi, üç bin ver gerisine bekleyelim, dedilerse de Yusuf ilk sözünden dönmedi. (Çelo, s.141)

kan çanak olmak : Kezik’in gözleri kan çanaktı. (Çelo, s. 152)

mum gibi eritip yağ etmek : Ulan, elinden gelse yetimi küçüklüğünde mum gibi eritip yanmış yağ edecekti. (Çelo, s. 182)

pire uğruna yorganı yakmak : Pire uğruna yorgam (yorgan) yakmayam cinsinden. (Çelo, s.207)

çiğ çiğ yemek : Konuşmalarına bakılırsa Çelo ellerine geçerse çiğ çiğ yiyeceklerdi. (Çelo, s. 216)

har vurup harman savurmak : Dün İzzet ile har vurup harman savurdukları bostan. (Çelo, s. 231)

2.1.6. “İnanç” Ekseninde Şekillenen Duâ/Esenlik ve Bedduâ (İlenç-İlenme) Unsurları                                                  

Romanlarda, halk inancı doğrultusunda şekillenen duâ ve bedduâ unsurlarının manzum ve mensur şekilde olanlarına rastlanmakta; dilin arkaik özelliklerinden de faydalanılarak anlatı kuvvetlendirilmektedir. Aşağıda alıntıladığımız bölümlerde bu durum açıkça görülecektir.

a)Duâ/Esenlik Unsurları

(…) Bir âlem, yedi düvel, “maşallah” diyecekler.”Pravo Üssüğünoğlu-na… Bir zahra çıkardı, koca bir memleketi doyurur. Artar bile… Gavuruna da gönder, Urusuna da… Pravo şu Ussüğün İrbaama…” On dene araban olacak. poyralarından ziller gibi sesler çıkartacak. Bir saatlik yerden duyulacak. “Eeeyy” diyecekler, ulan bak Ussüğün oğlunun araba kervanı çıkmış yola…” Bir atlar koşacaksın ki arabalara, gören parmağını ısıracak. “Vallaha” diyecek,”çok diyarlar dolaştım, görmedim Ussüğün İbraamın atlar gibi. At değil ejder her biri. At değil ceylan her biri. Allah kem gözden esirgesin. Allah İbraama da çok versin. Sayesinde kuşu da doyuyor, kurdu da… İyi adam… Allah, çok versin İbraama…” (Yılkı Atı,  s.11)

Yukarıda alıntıladığımız bu bölümde İbrahim hayâl kurmakta, tabir-i caizse kendini avutmaktadır.

Sabahınan da Allah selâmet versin(Yılkı Atı, s.14)

Nerde hak bilen? Hele Devrikliler mi? Tüm bir âlem bilir haksızlıklarını… Allah zulumlarından Ümmet-i Muhammed’i esirgesin… (Yılkı Atı, s.38)

” Gayrik geri tepeleri, yaylaları Tanrım bilir. Kar, birkaç karış tutunmuştur belkim… Kurt, kuş donakalmıştır yazı yabanda. Allah,  fakire fukaraya acısın… Çalısı çırpısı, tezeği olmayana acısın… Vay mübarek kar vay…” (Yılkı Atı, s.44)

(…)

Yılkılıklar canavarla kapıştılar. Allah zabınına(güçsüzüne) acısın. Ne gavur ki canavar. Bir perişanı yıkmadan geri döner mi hiç? (Yılkı Atı,  s.56)

Uğurlar olsun… (Yılkı Atı, s.77)

* * *

-Cansız yumurtaya can veren Rabbim, dedi. Senden umut kesen kâfir.

Hastalık iki günde Doru’yu temelli deri kemik etmişti. Yanakları, göz kıyılarının derileri sıyrılmış, kırmızı kırmızı yaralar çıkmıştı ortaya…

-Bir iyi ol kadersiz, bir iyi ol…  (Yılkı Atı, s.91)

Ee, Allahtan umut kesilmez. Baharı bulsun da gerisi kolay. Bıldır çektiğimizi bu yıl da çekeriz, olur biter. Tanrı ahiretimizi kara yazmasın. (Yılkı Atı, s.93)

(…) Rüzgar döner, hava ılır… Bir bakarsın güllük gülüstanlık her bir yön… O vakit sen sağ, ben selamet… Rabbim sana da baharı buldurur. Merhametsiz sahibin seni arar. Yeniden dönersin köyüne. Gücün kadar işe sarılırsın. Seneye Allah kerim. Yine bu yanlara gelirsen HıdırEmmini unutma… (Yılkı Atı, s.94)

– Hayrını görün, dedi Çelebi Ağa… (Yılkı Atı, s.103)

(…) İbrahim, oda sahibine :

-Allah odanı, sofranı daim etsin, diyerek veda etti. (Yılkı Atı,  s.116)

Yüzü buruştu. ” İnşallah ovaya inmediler” dedi içinden. (Yılkı Atı, s. 117)

Eset Çavuş sofran daim olsun. Allah eksik etmesin gelirini. Var da yedik, var da kursağımıza üç beş lokma düştü. Allah var olanı yok etmesin. (Çelo, s. 102)

Allah hokümata, devlete zeval vermesin. Allah sizden razı olsun. Çoluğunuza çocuğunuza bağışlasın. (Çelo, s. 132)

Merhaba, selamün aleyküm, nasılsın, iyi misin?, Hamdolsun iyiyiz. Sen nasılsın, iyi misin?, Çok şükür iyiyiz. (Çelo, s. 50 )

Eh, sağlıcakla kal(Çelo, s.53)

b) Bedduâ (İlenç-İlenme)

Ulan gâvur bu millet, dinsiz bu millet… Yiğit isen el kadar çift demirini bırak şu yazıda. İn mi söyler, cin mi söyler,ırzı kırıklara? Gelirler, söküp, alıp giderler. İster bir sen, bir Allah ol, köm toprağın yedi kat altına. Bok böceği kesilirler, delerler, deşerler, bulurlar. Gâvur bu millet, dinsiz, imansız bu millet… Hani, gâvurluklarına göre onsalar bari… Ne gezer… Hepsi sürünüyor. Hepsinin bir ipliğini çeksen, kırk  yaması birden düşer. İlayık bu millet zuluma. İlâyık her bir kötülüğe, her bir muhanete… Bırak sürünsünler. Bir çift demirine dirlik vermeyenlere hayır dua mı edeceğim. (Yılkı Atı, s.10)

Akmam diyesice, dedi. Hiç üluzumun olmayınca kirazhdere gibi çağlaman tutar. Yazın da ab-ı hayatkesilirsin başımıza. Karı kız, çoluk çocuk birbirini yer başında. Üstelik ılırsın, gün yemiş keleğedönersin. Bir de nazın tutar. İğne iplik kesilirsin… Ulaaan, yeter gâvurun mallan. Yolunuz Kerbelâdangeçecek gibi sokuldunuz suya… (Yılkı Atı, s.10)

(…) Gözü kör olsun yokluğun.Yokluk bel kırar, adamı insanlıktan cüda eder. Kalp paraya çevirir. Bunun burasına yokluk denmiş. Allah beni kurtardı, cümlesini kurtarsın. Bunlar, nimet azgını, bunlar, gâvur. Gâvurdan da kötü. Allah bunları açlıkla terbiye etsin. Çarıkları ayaklarını sıksın, tabanları yarık olsun. (Yılkı Atı, s.12)

Allah acı bir tokat olmalı. Her kim ki kötü bir amel peşinde, indirmeli şamarı…  (Yılkı Atı, s.65)

(…) Tümüyle dolmuştu dünya… Bu bütün doluluk içinde al tay yoktu. Kısrak mı?” Allah onu yok etsin. Bir kurşun sıkmadan da alnına… (Yılkı Atı, s. 118)

Bir elime geç kısrak, bir elime geç. Sana bir dünyanın zulmünü yapmazsam, ya da alnına bir kurşun sıkıp köyün deresine yıkmazsam bana da Üssüğün oğulluğu haram olsun.  Allah murtat defterine yazsın… (Yılkı Atı, s. 118)

Bir karısı vardı. Yenge demeye dilim varmıyor. Bir karısı vardı, kafirin biriydi. Domuzun biriydi. Dinsiz, imansızın bir tekiydi. Neler çektim gavur kızının elinden! Söyleyemem, bitiremem… (Çelo, s.8)

Zavallı Fadime’nin kuzusu el ellerinde irezil oldu. Öyle emmi yerin dibine batsın!.. Allah öyle emmiyi kahrıyla kayıp etsin. (Çelo, s.8)

Bana yaptıklarını yanına kar korsan, emzirdiğim sütüm ağzından, burnundan fitil fitil gelsin. (Çelo, s.9)

Onmaz dertlere düşecesi, iflahsız yaralara tutulacası, ahir başımızın belası… (Çelo, s.9)

3. Sonuç/Değerlendirme

Halk edebiyatı Türk ulusunun yaşayış değerlerinin sözlü olarak karşılığını bulduğu bir mecradır. Bunun için ister soysal olsun ister edebi olsun toplumsal tüm olguların halk edebiyatında doğrudan yansımaları olacaktır. Örneğin halk bir makteli kendi özünde yeniden yorumlayıp, bir anlatıya dönüştürecek; mesnevilerden halk hikayeleri türetecek, olan olayları öyküyerek temsiller yaratacaktır. Bunun için halk edebiyatının içinde bir ulusun kültürünü buluruz. Bu kültür dairesi  kırsal kesime ulaştıkça; arkaik özellikler ve kültür kökleri sağlamlaşır. İşte Abbas Sayar iyi bir köy romancısıdır. O köylüyü kendi dinamikleriyle değerlendirmiş ve halkın keskin zekasının oluşturduğu anlatımları kullanmaktan çekinmemiştir.

Bizim incelediğimiz üç romana baktığımız zaman karşımıza yüzlerce deyim ve atasözü çıkmaktadır.  Biz bunları bir dizin halinde yazımızın sonuna eklemiş bulunmaktayız. Bunun yanında  bu kitaplarda azımsanamayacak derecede temsil, nazım biçimi (koşma, semai) parçaları, türkü… gibi doğrudan halk edebiyatı unsuları vardır. Yazar kimi yerde de sözü kişilere bırakıp, kahramanların hikaye etmesine olanak tanımıştır. Böylece halkı yine halk anlatmıştır.

Aslına bakılırsa, halk anlatılarında bulunan ürünler belki çağdaş edebiyat ürünlerinden bile fazla sayıdadır. Halk yüksek güçte bir nesir kullanmayı başarmıştır. Örneğin: Umudum kırıldı. İçime bir kimsesizlik çöktü. Gözlerim doluksadı. “Ben sensiz malı neyleyim.” dedim. “Senin için geldim bu yanlara, malı mülkü bahana,” dedim. “Malı batsın, mülkü batsın” dedim. “Ben kaderime küserim, alın yazıma kırılırım” dedim. Koşa koşa albazın oğluyunan, hayrını gör göynünün,” dedim. “Uzaklara gideceğim, bağrıma taşlar basacağım. Hayalinle avutacağım kendimi…” dedim. gibi bir paragrafın belki de her cümlesinde bir atasözü, deyim ya da kalıp söyleyiş bulmak mümkün olacaktır. Tabii kitaptaki bu kültür malzemesinin gelişkinliğinde yazarın da büyük payı vardır.

Yazar dili kullanırken, tamamen doğal bir yazımı tercih etmiş, argodan sakınmamış; beddua ve ağıtlara bolca yer vermiştir. Bunun yanında esenlik ve dua ifadeleri de azımsanamayacak ölçüdedir. Ayrıca doğa tasvirlerinde yansıma unsurlar önemli bir yere sahiptir. Doğa bizzat doğanın sesiyle aktarılmıştır. İnsanlar arası ilişkiler seyrinde bırakılmış, tesadüfî ögelerle oluşturulan olay örgülerinden kaçınılmıştır. Zamanının gerçeği üzere, sonuçsuz mücadeleler başlıca temadır.

Son olarak şunu belirtmeliyiz ki, incelediğimiz kitaplarda yüzlerce deyim, atasözü; onlarca halk edebiyatı biçim ve tür ürünü, mektup, maktel, temsil gibi ayrıca türler vardır. Tüm bunların yanında deyim gruplarından, beddualara kadar birçok öznel-sözlü edebiyat ürünü de bu kitaplar da yer bulmuştur. Kitaplarda, kahramanlar realist-natüralist çizgide ele alınmış, böylece bizim de köylerde yaşayan halk edebiyatı unsurlarını daha rahat sezinleyebilmemizin önü açılmıştır.

Ek/Dizin

Çelo Romanı-Deyim ve Atasözleri dizini

Deyimler:

ekmeğine azık etmek 8

bir yastıkta koşa (kocamak) 12

peyke olmak 13

ardı alınmamak 15

göz göze gelmek 15

al aşağı etmek 16

eğri oturup doğru konuşmak 20

aleme malamat etmek 21

gayri(k) dayanamamak 21

ayağına çakıl taşı değmek 23

kanadı kırık kekliğe dönmek 24

başına iş açmak 24

kolaylık sağlamak 27

sarpa sarmak 29

(bir işin) içinden çıkmak 29

kel dağın kara taşını kurban etmek 30

gözünde kül ufak olmak 33

öküz başı olmamak 39

sırra kadem basma 42

ahını almak 44

aklı yatmak 46

kül ufak etmek 51

yüreğine telaş düşürmek 54

Benim üzerime laf düşmez. 56

sürüm sürüm sürünmek 57

yatağa düşmek

yolu yokuşa vurmak 60

başı pınar ayağı göl olmak 61

iki karpuzu bir koltuğa sığdırmak 61

olduğu gibi kalmak 62

el etek çekmek 62

sağa sola göz atmak 62

burnu havada olmak 65

domur domur ağlamak 65

kılına sinek dokundurmamak 66

söküp atmak 70

boyun bükmek 71

alaf alaf yanmak 73

bir evlekte harman öküzüne dönmek 74

malamat etmek 74

burnundan solumak 75

gem almayan yılkı atına dönmek 76

Nuh deyip peygamber dememek 76

gemi azıya almak 76

tatlıya bağlamak 77

aklı burnunun ucunda olmak 77

yaş yağmur olmak 78

gözlerini bozartmak 79

kıvır kıvır kıvranmak 79

musibete göğüs germek 80

alev kesilmek 85

göz gözü görmemek 86

üstüne salmak 86

eriyip gitmek 88

kara giymek 88

sözü ele almak 91

Bayram değil, seyran değil; eniştem beni niye öptü? 92

eteğindeki taşı dökmek 93

kemikleri sızlamak 93

kılı kıpırdamamak 93

hak hukuk tanımamak 96

ağır basmak 97

yuvarlanıp gitmek 98

et tırnak olmak 103

ettehiyatiye oturtmak 104

kanlı bıçaklı olmak 104

saçı değirmende ağartmak 105

yüreği yerinden oynamak 106

razılık göstermek 107

ipe sapa gelmek 108

dibi görülmedik suya taş atmak 109

adam yerine koymak 109

cürmü kadar yer yakmak 109

renkten renge girmek 110

minare çalınmadan kılıf hazırlamak 111

kara kaşına, kara gözüne sevdalı olmak 114

ekmeğini esirgememek 117

el kapısında köle olmak 117

sert kayaya çarpmak 118

günahı para etse günahını bir altına satmak 119

dünya yüzü görmemek 123

gonca gül iken solmak 123

kitap gibi laf etmek 125

işinden avare etmek 128

boş kuyuya taş atmak 129

kafa tutmak 131

kulak asmak 134

dünyaya kazık çakmak 135

apıl apıl dinlemek 137

pazarlık kızdırmak 140

ağız aramak 140

sözünden dönmek 141

aklı ermek 144

dağılıp gitmek 145

yüksek perdeden nutuk vermek 146

kuru söğüt çöpüne dönmek 146

burnundan fitil fitil gelmek 148

oturduğu yerde yalan yumurtlamak 148

bağrına taş basmak 149

hıçkıra hıçkıra ağlamak 151

kan çanak olmak 152

ahını almak 154

saman altından su yürütmek 155

pabuç bırakmamak 155

çift koşmak 155

ne güne durmak 157

tefe koyup çalmak 161

fitil fitil burnundan getirmek 177

sersem kaza dönmek 177

alemin önünde eşek olup anırmak 181

mum gibi eritip yağ etmek 182

pestile dönmek 164

gerile gerile bakmak 166

kaş göz arasında tuz buz olmak 167

kuş uçmaz kervan geçmez 170

derdine merhem olmak 171

yangından mal kaçırmak 171

burun buruna gelmek 171

haşır neşir olmak 172

kara taban etmek 185

kızılcık şerbeti içmek 188

ölüm iyiliği 194

eli işe yatmak 196

karın tokluğuna çalışmak 196

süngere dönmek 197

tüy dikmek 200

göz atmak 202

aklının kıyısından geçmek 205

pire uğruna yorganı yakmak 207

şah damarı kırılmak 207

(iş) suya düşmek 211

çiğ çiğ yemek 216

yağ yakmak 216

güvendiği dağlara kar yağmak 220

gam yemek 226

har vurup harman savurmak 231 Dün İzzet ile har vurup harman savurdukları bostan.

peşine düşmek 236

deriyi sürüklemek 240

göz göze gelmek 249

Atasözleri:

Buzağıları eller güttü, azıkları eller yedi. 9

Kızını dövmeyen dizini döver. 11

Az olsun helal olsun. 14

El elden üstündür. 17

Elin kulağı laf eskisi. Üfürük gelir, üfürük gider. 22

Bir it bir deriyi sürükler. 25

Şeriatın kestiği parmak acımaz. 31

Harklar işlenmezse su binmez. 31

Kimsenin ahı kimsede kalmaz. 33

Ser ver de sır verme. 46

Başa baş, dişe diş. 50

Kiminin parası, kiminin duası. 53

Büyük balık büyük gölde olur. 57

Kal büyük yerde öl büyük yerde. 57

Kör itin öldüğü yer… 67

Köklerinin ardı su deryası 71

Amel ne ise murat o olur. 72

Er kişi sinine sıçtırmaz. 74

Kel bayır, boz yaban… 75

El alsın yele versin, yel alsın sele versin. 82

El eli yur el de yüzü. 90

Yel kabarır sel olur. 93

Kan kan ile yıkanmaz. 93

El alem davulun hep ters yanına vurur. 93

Dinsizin hakkından imansız gelir. 96

Baş başa, baş da padişaha bağlıdır. 99

Kul dilinin belasını çeker. 100

Her bir kötülük gelirse, yokluktan gelir. 102

Çanak çanağa vurursa biri kırılır. 103

Maşa varken ateş elle tutulmaz. 103

İt kağnının gölgesinde yatarmış da kendi gölgesi sanırmış. 109

Babayiğitliğin dokuzu eyvallah demektir. 111

Herkesin kendine göre okkası var, dirhemi var. 116

Ölmüş eşek kurttan korkmaz. 126, 205

Bir deli bir kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz. 127

İsteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki yüzü kara. 129

Sınamayı kurt yemedi ya! 130

Ananın ekmeği insana elini yedirtir. 135

Ne yemini var, ne de yesarı… 137

Ya bu deveyi güdeceksin ya bu illerden gideceksin. 138

Bu gün var, yarın yok. 143

Aygır kısrağınan yakalanır. 159

Saçı uzun, aklı kısa.162

Hayır dile komşuna, hayır gelsin başına. 182

elin ağzı torba değil ki büzesin. 201

Ölümden öte köy yok. 204

Ölümden öteye yol gitmez. 204

Gün batar, gavur yatar. 206

Geleceği varsa göreceği de var. 212

Sevilen sevenin kanadı altında ısınır. 219

Sabrile koruk helva olmuş. 227

Etti buldu. Etme kulum bulun. İnleme kulum ölün. 239

Acıyan yer başka, acıkan yer başka. 239

Varışına varış, gelişine geliş. 247

Both comments and pings are currently closed.

Yorumlara Kapalı.

Powered by Webmaster Forum