Sana Gül Bahçesi Vadetmedim

Sevgili kitap dostu,

Bu kez sana bir akıl hastanesinden yazıyorum.Küçük yaşlardan itibaren bir takım güçlüklerle savaşan ve uğradığı her yenilgide içine kapanan,dış dünya ile bağlarını koparan ve sonrasında kendi hapishanesinden kurtulmaya çalışan Deborah’tan  bahsedeceğim.

Deborah şizofreni teşhisi konulmuş bu sebeple bir akıl hastanesinde tedavi görmekte olan bir genç kız ve hikaye bu hasta aklın karmaşık, kurmaca dünyasından çıkma çabasının hikayesi. Dr. Fried ve Deborah bu hastalığı ören tuğlaları kırmaya, iç dünyasının sarıp sarmaladığı çelik ağları yırtmaya çalışırken ben de bir okuyucu olarak bir çok konuda düşünme şansı buldum.Bakalım bu kitap, senin de daha önce düşünmeye gerek görmediğin bu konular üzerinde düşünmeni sağladı mı?

Hikayemiz çoğu zaman bitişik olan üç ayrı yolda ilerliyor.Geri dönüşlerle anımsadığı geçmişi, akıl hastanesi ve kendi tasarısı olan ikincil dünyası ki bu bana tasavvuru en zor gelen kısmıydı. Zira yazar, Deborah’ın yaratmış olduğu bu dünyadan bahsederken çok farklı bir dil kullanıyor. Yr, Anterrabae, Sansür,Koro ikincil dünyasının farklı sokakları, farklı çeteleri adeta. Bu bölümlerde konuşulan dil, bol latince kelimeleri ile tarafımdan anlaşılmıyor ancak bir yandan da şu soruyu sormamı sağlıyor. “Acaba gerçekte akıl hastalarının da iç dünyası böyle karışık bir dille mi işliyor? Bu noktada yazarımıza güveniyoruz çünkü yazar hayatında bir dönem akıl hastanesinde kalmış ve bizzat kendisi bu tecrübeyi edinmiştir.
Peki Deborah bu karmaşık dili ne zaman kullanmaya başlıyor? Daha küçük bir çocukken; annesinin hastalığı sebebiyle evde olmadığı bir süreçte emanet edildiği buz bakışlı hemşireye karyolanın demirleri arasından bakan sevgiye muhtaç masum gözlerde başlıyor. Bu noktada kitabın biraz dışına çıkacak olsam da  0-1 yaş döneminin öneminden kısaca bahsetmekte yarar görüyorum. Yapılan çalışmalar ve Erikson gibi Freud gibi psikolojinin babası diye tabir edilen insanların görüşleri de gösterir ki yaşamın ilk yıllarında güven duygusunu bebeğe aşılayabilmek son derece mühimdir.Bu duygunun eksik olduğu çocuklarda ilerleyen zamanlarda güven problemlerinin yaşadığı görülmüştür.Temel güven duygusunu da bebeğe sarılarak, dokunarak, onun yanında olarak gayet kolay bir yolla yapabilirsiniz. Tabi hikayede kahramanımız küçük yaşta anne dışında biri ile bir dönem geçiriyor ve kısa da olsa bu süreçte gördüğü sevgisizlik ona yetiyor.Sorunlar kardeş kıskançlığı ile değersiz olduğunu ona hissettirerek devam ediyor; etnik kökeni sebebiyle komşuları ve okul arkadaşları tarafından dışlanmasıyla had safhaya ulaşıyor. Deborah bu sorunlar yumağının altında eziliyor , toplum onu dıştan içe doğru ezdikçe, ittikçe  kahramanımızın hayal gücü fazla çalışıyor olmalı ki kendi krallığını yaratıyor. Sıradan insanlar da zaman zaman bir takım savunma mekanizmalarına başvururlar.Bunlardan biri de hayal dünyasına kaçıştır. Deborah da dışarıda yaşadığı sorunlardan kaçmak için düşler kurarken zamanla düşlerinin içine hapsoluyor ve kendi beyninin yarattığı krallıkta adeta bir köleye dönüşüyor.Zaten iç dünyaya takılıp dışa uyum gösteremediği fark edilince, ailesi akıl hastanesine götürme kararı alıyor. Ve nihayet şansı bu hastanede Dr. Fried olarak vücut bulup karşısına çıkıyor. Doktorun işini sevmesi, tecrübesi, donanımı, onu içine düştüğü dipsiz kuyudan çekip çıkarmak istemesi ve bu süreçte geçen diyaloglar; anılarını geri dönüşlerle hatırlaması ve bu anıların ondan bıraktığı izleri çözümlemeleri çok severek okuduğum bölümlerdi. Hani neredeyse Deborah kadar heyecanlıydım doktor ile görüşme saatleri geldiğinde.
Deborah doktor ile koğuş arasında mekik dokurken geçiyordu yıllar, çözülüyor muydu geçmiş? Koğuşlar  bambaşka hikayelerin barındığı yerlerdi ve bu hikayelerin derinliğine, hastalığın derecelerine göre D veya B şeklinde adlandırılıyordu. Peki senin aklına “akıl hastası” deyince nasıl bir resim geliyor? Ben başında bir huni ile komik bir görünüm sunan birini resmediyorum örneğin veya beyaz gömlekli insanların gezindiği bir hastane. Bu insanların da diğer insanlarla benzer dertler yüzünden buralara gelmiş olduklarını hiç düşünmemiştim.Aslında düşünmeyişimin nedeni bu insanların bana uzaylılar kadar uzak ve tuhaf gelmesiydi. Bu kitap bana yaşadığı problemle baş etmekte güçlük çekip bir takım psikolojik destek alabilen insanları anlama ve arkalarındaki hikayeyi okuyabilme şansı verdi. Değil mi ki Deborah senin benim taşıdığımız manevi yüklerin bir gram fazlasını taşıdığı için ve değil mi ki o senin benim yaşadığımız sıkıntıların,  bir tık ötesini yaşadığı için “akıl hastası” olarak tanımlanıyor. Ve ne ilginçtir ki alanında uzman psikologların, psikiyatrların bile o ince çizginin tanımını yapabilmesi zordur.
Başka bir açıdan düşündüğümde ise doğrusu dünyada akan kanı, öldürülen çocukları, tecavüz edilen kadınları, karşıt görüşlü oldukları için birbirini dışlayan ve hatta taşlayan insanların var olduğunu hatırlayınca şunu kendime sormadan edemiyorum.” Acaba asıl akıl hastanesi caddeler, sokaklar da akıl hastanesi diye bildiğimiz yerler bir grup insanın karantinaya alındığı mekanlar mı?”  Kitapta da Nürnberg akıl hastanesinden kaçıp gamalı haçlı katliamının içinde kaybolduktan sonra hastaneye geri dönüp ” Doktor, onlar benden daha deli” diyen hasta haksız mıdır?
Çok uzatmamak adına sohbetimi yavaş yavaş tamamlayacağım. Kitabı okumamış olanlar için Deborah sonunda gerçek dünyaya dönebildi mi yoksa kuyuda kaybolup gitti mi sorularının cevabını vermeyeceğim. Zaten okumamış olanlara kesinlikle ve ısrarlar tavsiyemdir. Ve sizi uyarabileceğim tek konu kitabın dilidir, şekli yönüdür. Kitapta sık sık şu tür sözcüklerle karşılaşıyorsun. “Sakınganca bir kuşku”, ” yarı söylencel kişilik” , “ölgün” ,” savaşım vermek” . Kabul ediyorum bunlar her ne kadar anlamlı sözcükler de olsa ( sakınganca pek anlamlı gelmedi ama neyse ) bana itici geldi ve kulak tırmalıyordu. Bazen hep aynı sözcüklere yer vermemek hoş bir görüntü yaratabilir ama bazen de sözcükler o cümlenin içine oturmaz. Bana bu hissi verdi bilemiyorum tabi belki sen de aksine bu sözcükleri beğendin. Zaten bu minik rahatsızlığım muhtemelen çevirmenin tercihinden kaynaklanıyor ancak asla öykünün bütününü bozmaya yetmiyor. Hikaye o kadar gerçek ki – yazarın öyküsü olduğu için roman değil biyografi kategorisine koyulması gerektiğini düşünenler bile var-  yapay sözcükler bile çok sıkıntı yaratmıyor. Bu yarı gerçek yarı kurgu öykü hakkındaki sohbetimi Deborah ve doktoru arasında geçen şu diyalogla noktalamak istiyorum

“Adalet uygulanmıyorsa ,

namussuzluk örtbas ediliyorsa ve inançlarını koruyan insanlar acı çekiyorsa,

sizin gerçekliğiniz ne işe yarıyor ?

Sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben.Hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim.

Ve hiçbir zaman huzur ya da mutluluk da vadetmedim.

Sana ancak bütün bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim …”

Özlem KARAPINAR
You can skip to the end and leave a response. Pinging is currently not allowed.

Yorum Bırak

Powered by Webmaster Forum