TÜRK KÜLTÜRÜNDE GELENEKSEL BİR AYDINLATMA ARACI: KANDİL

Ensar KILIÇ

Sıla ERBAŞ

Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği

 

Elektrikli lambaların yaygınlaşmasından önce önemli bir aydınlanma gereci olan kandil, bugün bu özelliğini kaybetmesine rağmen tarihî değer taşıyan bir süs eşyası olarak misyonunu devam ettirmektedir. Kandilin tarihî gelişimi içerisinde ortaya çıkan yeni biçimler ve bu biçimlerin zevk unsurunu oluşturan süslemeler; kandile işlevselliğinin yanında, sanatsal bir değer de yüklemiştir. Bu durumun bir yansıması olarak, kandil; Türk kültüründe deyim ve masallara dahi konu olmuş, önemli bir maddî kültür ögesi halini almıştır. Işık, tâ ilk çağlardan beri karanlığı aydınlatma özelliğiyle bir medeniyet belirtisi haline gelmiş, kandil de yerleşik hayata geçen Türkler için bir uygarlık simgesine dönüşmüştür. Nitekim, dinî özel günlere; böyle günlerde kandillerle sokakların aydınlatılmasından dolayı “kandil” adı verilmiştir. Bu da kandilin Türk kültüründeki yerini belgeler niteliktedir. Biz de bu makalemizde, kandilin tarihsel süreç içerisindeki yerinden kısaca bahsedip; Türk kültüründeki önemli yerini açıklamaya çalışacağız.

 

Anahtar sözcükler: kandil, ışık, Türk kültürü, süsleme sanatı

 

THE TRADITIONAL MEANS OF LIGHTING IN TURKISH CULTURE: CANDLE

 

Before the spreads of electronic lamp, candle was happening an important lighting tool. Although it was lose this property in today, it is continues as historic ornaments in respective mission. New styles being appeared in historic development of the candle and the styles of estetic element being happened; in this way art value and function added the candle. The candle was tales and idioms of subject also the candle was important a culturel element. Since the early ages, light was symbol of civilization for the light is lighting in darkness. After (in 751), Turks life styles converted on nomadic life to settled life, after this light was civilization symbol for Turks. Thus, religious days gave candle name for which this days burned the candles in street. This situation, us shows the importance of the candle. We are talking importance of the candle within historical during and position of the Turkish culture in our article.

 

Keywords: candle, light, Turkish culture, decorative art

 

İnsanlar ilk çağlardan beri karanlık mekânları ve gecenin karanlığını aydınlatmak için çeşitli yollara başvurmuştur. Ateşin bulunmasıyla insanlık yalnızca kendisini yabanî hayvanlardan koruyan ve vücut için gerekli ısıyı sağlayan bir enerji elde etmemiş; ayrıca ateşin aydınlatıcı gücü de insanlığın emrine girmiştir. Böylece kandilin ilkel şekilleri olan çıra ve mum icat edilmiştir. Zaten ilkel kandiller, içlerinde çıra ve mum bulunan muhafazalı kaplardır. Kandil sözcüğü Latince candela sözcüğünden gelmektedir. (Meydan Larousse 1986, C.6:683) Bu sözcük bugün İngilizce’de candle şeklini almış ve “mum, kandil” anlamlarında kullanılmaktadır. Ayrıca Osmanlı ve Selçuklu döneminde kandil için sıklıkla kullanılan çerâg (çerâğ) sözü bugün “çıra” şeklinde söylenmektedir. (Devellioğlu 2005: 155) Görüldüğü üzere, ortaya çıkışları itibariyle “çıra, mum ve kandil” birbirini tamamlayıcı bir nitelik göstermektedir. Bir başka deyişle kandil, mum ve çıranın olgunlaşmış bir şeklidir. Bugün kandiller işlevsel değerlerini kaybedip, antika değerinde süs eşyası durumuna gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nde antika değeri taşıyan kandillerin alım-satımı devlet tarafından denetlenmekte ve bireysel kandil ticaretine izin verilmemektedir.

Kandil Yapımı, Biçimleri ve İşlemeleri

İnsanlar aydınlanmak için ateşi kullanmaya başladıkça, ellerinde taşıdıkları ateşin ömrünü uzatmak istediklerinden, ateşi koruma yoluna gitmişlerdir. Bu düşünce ilkel kandillerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. İlkel kandiller, içlerinde meşale tarzı ateşin korunduğu kaplardır. Tam anlamıyla “kandil” diyebileceğimiz fitilli kandillerin ortaya çıkışı ise milattan önce 5. binyıldaki Ön Asya uygarlıklarında görülür. (Bozkurt 2001 C.24: 299) Bu dönemde kandillerin içinde hayvan yağları, kuru ağaç dalları vs. yakılmıştır. Bu ilk kandiller dönemlerinin yapı gereçlerine de uygun olarak topraktan imal edilmiştir. Kısa zaman sonra kil, taş ve demirden yapılan kandiller bulunmuştur. (Dalkılıç, Halifeoğlu; Neslihan, Meral: 2) Bu ilk kandillerdeki işlemelerin daha çok Tanrı betimleri ve hayvan çizimleriyle süslendiği görülmüştür. (Oktaç 1992)

İlerleyen dönemlerde madenciliğin ilerlemesiyle, üçgen ve armut gibi şekillerde de kandiller imal edilmiştir. Ayrıca bronz gibi daha kaliteli madenler kullanılan kandillerin üzerinde demir işlemeciliği ortaya çıkmıştır. Kandil üstü işlemeleri, dahil oldukları kültürlere göre çeşitlilik göstermiştir. Kandile birçok kültür, dinî-toplumsal imgeler yüklediği için bu tür işlemeler kandilin en göze çarpan biçimlerini oluşturmuştur. Örneğin, Orta Çağ Avrupa’sında imal edilen kandillerin üzerinde genellikle haç işaretine rastlanırken; Selçuklulardaki kandillerde kuş figürlerine, klasik çini desenli işlemelere çokça rastlanır. Hatta Osmanlı Dönemi’ne geldiğimizde Kabe gibi kutsal yerlere gönderilen kandiller, altın gibi değerli madenlerden yapılıp, değerli taşlarla süslenmiştir.

Kandillerin en yaygın olanları, hafif basık kürevî ve yumurta gövdeli olanlardır. Bu kandillerin bir kısmı düz tabanlı bazıları da üç ayaklıdır. Bazı kandillerde emsallerinden ayrı olacak şekilde bir değil birkaç tane fitillik bulunur. Selçuklu Türklerinin ürettiği kandillerin ağız kısmı Roma’da üretilen yağ kandillerine benzer. (Bozkurt, Ertuğrul; Nebi, Selda: 373-374) Osmanlı ve Selçuklu zâviyelerinde kandiller önemli aydınlatma araçlarıdır. Bu zâviyelerde bakırdan yapılmış, üç ayaklı ve içlerinde hayvanlardan elde edilen iç yağın yandığı kandillerin bulunduğu bilinmektedir. Ayrıca cami, saray ve medrese gibi döneminin önemli mekanlarında bulunan kandiller, sanatkarane bir işleme ürünü olup kandilliklere asılmıştır. (Bozkurt 2001 C.24: 300)

Klasik kandillerin yapısı yandaki şekildeki gibidir. Kandilin içine koyulan yağ, fitil vasıtasıyla kandilin ucuna kadar taşınır. Bazı kandillere bir miktar su koyulur, böylece yağın yoğunluğu az olduğu için yağ üst tarafa çıkar ve yağın fitil tarafından emilimi kolaylaşır. Kandil omuzunu çevrelen yuvarda kapak boşluğu bulunur. Buradan kandile yakıt sağlanır ve yakıtın havayla olan ilişkisi denetlenir. Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde bu klasik kandiller kullanılmıştır. Ancak yöntemsel ilerlemenin sayesinde zamanla kandiller gaz ile yakılmaya başlanmıştır. Bunun için 19. yüzyılın ortalarından itibaren Hâzine-i Hâssa-i Hümâyun tarafından İstanbul’da bir gaz üretim işletmesi kurulmuştur. (Çetintaş, M. Burak 2005:107-108) Bu ilerlemeler bir nevi kandilin sonunu da hazırlamış, kandillerin yerine el fenerleri ve gaz lambaları geçmeye başlamıştır.

Türk Kültüründe Kandilin Yeri

Aydınlanma, kent kültürünün vazgeçilmez bir parçasıdır. Bunun bir getirisi olarak, yerleşik yaşama geçen Türkler; gerek kentlerin, gerekse meskenlerin aydıntılmasını sağlamak için birçok yola başvurmuştur. Kandiller bu yolla, aydınlanmayı sağlayan önemli araçlardan biri olarak ortaya çıkmıştır. Kandil, Türk kent uygarlığında yalnızca bir aydınlanma aracı olmamış; “ışık motifi” üzerinden imgeleşip: Bilimin, aklın ve uygarlığın simgesi haline gelmiştir. Kandilin bu anlamsal değeri o denli içselleştirilmiştir ki, Osmanlı Devleti’ndeki 17. yüzyıl saray işlemelerinde kandil motifine sık sık rastlanmıştır. (MEB 2007: 4)

Elektrik enerjisinin yaygınlaşmasına kadar olan dönemde, Osmanlılarda sokaklar: Balmumu, kandil ve çıra ile aydınlatılıyordu. Osmanlı kentlerindeki önemli bir sorun da, geceyi gündüz gibi yaşayabilmek için yeterli aydınlığı sağlamaktı. Hatta IV. Murat döneminde, yatsı namazının ardından sokaklara fenersiz çıkmak yasaklanmıştı. (Doğan: 474-478) İnsanlar, ellerindeki çıra ve kandillerle aydınlanmaya çalışıyordu. Kullandıkları taşınabilir kandiller, bakır, bronz, gümüş ve camdan yapılırdı. Zamanla varlıklı kimselerin evlerinin önlerine kandiller asmaya başlamasıyla, ilkel kentsel aydınlanma sistemleri ortaya çıktı. Kandillerin sokak aydınlatmasında kullanımı o denli arttı ki; kandiller, akşam namazından sabah namazına kadar yanmaya başladı. (Mazak: 2) Meclis-i Vala-i Ahkam-ı Adliye kararıyla da, hali vakti yerinde olan kişilerin yalılarının çevresini kandillerle aydınlatması zorunlu hale getirildi. (Mazak: 4)

Osmanlılarda kandile bu kadar önem verilmesinin temeli, ışığın bir uygarlık göstergesi olarak kabul edilmesinde yatmaktaydı. Orta Doğu’dan doğan İbrahimi dinlerde ortak bir nokta olarak, ışığın Tanrı’nın tecellisiyle birlikte anılması; İslam kültüründen etkilenen Türklerin ışığa ayrı bir önem vermesini sağlamaktaydı. Buna örnek olarak,

Kur’an’da geçen: “Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu,) nûr üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseyi nûruna eriştirir. Allah insanlara (işte böyle) temsiller getirir. Allah her şeyi bilir.” (Nur 35) ayeti, İslamî kültürde kandilin ne denli önemli bir medeniyet imgesi olduğunu kanıtlar niteliktedir. Diğer bir İbrahimi din olan Hristiyanlığın kutsal kitabı İncil’de geçen: “Tövbe etmezsen, gelip kandilliğini yerinden kaldırırım.” (Vahiy: B.2: Va.2: 5) ifadesi, Orta Doğu medeniyetinden etkilenen kültürlerde ışığa, dolaylı olarak da kandile atfedilen kutsallığı betimlemektedir. Böylece İncil’e göre Tanrı “tövbe etmeyenleri” karanlığa hapsedeceğini söylemektedir.

Görüldüğü gibi ışık, özellikle İslamiyet etkisindeki Türk kültüründe kutsallıkla bağdaştırılmıştır. Bunun bir sonucu olarak, camilerin, medreselerin vs. yapımında aydınlatmaya büyük önem verilmiş, hatta kandillerin isini toplayan is odaları kurulmuştur. Bu odalarda, kandillerin yanmasıyla oluşan dumanın ortama sızmadan mekandan tasfiye edilmesi, hatta bu isin mürekkebe dönüştürülmesi sağlanmıştır. (Gökçek 2005: 12) Kandilin halk ve tinsel inanışlardaki yeri o derece sağlamlaşmıştır ki, III. Murat döneminde (1576) Mekke’ye gönderilen üç kandil, Osmanlı Türklerinin Kabe’ye astırdığı ilk kandiller olma özelliğini taşımıştır. Bu kandiller, somut varlıkları açısından oldukça titiz bir sanat eseri, taş süslemelerle kaplanmış, gövdeleri altından yapılan değerli mücevherlerdir. (Sabri: 823-826) Hicaz’a kandil gönderme, zamanla Türk devlet geleneğinde önemli bir gelenek halini almıştır. I. Mahmut ve I. Abdülmecit gibi padişahlar da bu geleneğe uyup, kutsal topraklara değerli taşlarla süslenmiş kandiller göndermiştir. (Atalar: 290-294) Bu kandillerin süslemelerinde kullanılan en önemli taşlar olarak: zümrüt, akik, altın ve gümüş gibi mücevherler dikkat çekmiştir. Osmanlı yönetimindeki Hicaz’da diğer önemli bir gelenek olarak, dört yüzyıl boyunca Hz. Muhammed’in türbe kandillerinde gül yağı yakılmıştır. (Atalar: 290-294) Görüldüğü gibi dinî hükümlere göre yönetilen bir ülke olan Osmanlı’da kandil, önemli bir dinî süsleme materyali olarak göze çarpmıştır.

Kandilin Kültürel İmgeselleşmesi: Kandil Uçurtmaları ve Mahyalar

Makalemizde daha önce de belirttiğimiz gibi, Türk-İslam uygarlığında bilginin ve aydın düşünmenin simgesi olan kandil, Miladî 751’den sonra hızla yerleşik yaşama geçen Türkler arasında da bu yapısal-duyusal değeri kazanmaya başlamıştır. Hatta Osmanlı dönemine gelindiğinde Türkler, kandili sadece bir düşünsel kalıp olmaktan çıkarmış; kandillerle büyük bir ışık medeniyeti yaratmıştır. Daha sonra ayrıntılı olarak anlatacağımız, kandil uçurtmaları ve mahyalar bu medeniyetin birer simgesi haline gelmiştir.

Mahyalar Türk kültüründe o denli benimsenmiştir ki, II. Selim döneminden itibaren düzenli olarak dinî gecelerde kurulan mahyalardan dolayı; kandil sözcüğü, önceleri “leyl” adı verilen “dini geceler”in yerine kullanılmaya başlanmıştır. (Bozkurt 2001: 300) Ayrıca önceleri yalnızca aydınlanma amacı ile yakılan kandiller, cami ve dergah gibi kutsal sayılan yerlerde söndürülmemeye başlanmış; kandilin sürekliliği “yaşam”, sönmesi ise “ölüm” metaforu olarak kalıplaşmıştır. Bunun için ölümsüzlüğü temsil etme gereğince, özellikle dini günlerde kandillerin yakılması bir gelenek halini almıştır. Bu durumu açıklayan başka bir örnek olarak da, “kandilin yağı tükenmek” deyimi Türkçemizde “ölmek, hayatın sona ermesi” anlamlarında kullanılmaktadır. (TDK Çevrimiçi Sözlük)

Mahyalar, günümüzde bile özellikle ramazan aylarında kurulmaktadır. Ama günümüzdeki mahyalar modern teknoloji ile aydınlatılmaktadır. Ramazanın birinci gecesinden Ramazan Bayramı’na kadar olan süre boyunca kandil yanması geleneğinin başlangıcı 1610 yılına rastlar. Bu dönemde, zamanın padişahı I. Ahmet, Hafız Kenevî adındaki bir hattatın tasarladığı mahyayı çok beğenmiş ve İstanbul camilerinde mahya düzenekleri kurulmasını buyurmuştur. Ayrıca bu dönem, tarihteki ilk mahyanın yapıldığı zaman dilimidir. (Sarısakal: 2) Bu tarihten sonra, ramazan aylarında mahya kurulma geleneği günümüze değin süregelmiştir.

Mahyalar iki minare arasına kurulur. Öncelikle gergin bir ip iki minare arasına asılırken, bir diğer gevşek ip, gergin ipin alt tarafına çekilir. Bunun ardından bir yedek ipin de yardımıyla; kandiller, oluşturulacak lafza göre iplere dizilir. Kandiller ipe asılmadan önce ise ip, eskizde tasarlanan biçimiyle düğümlenir; böylece kandillerin istenilen yerde durması sağlanır. (Sarısakal: 2)

Önceleri, hep Arap harfleriyle tasarlanan ve dinî içerik taşıyan mahyalar, daha sonraları özlü sözler için de kullanılmıştır. (Gerçek 1942) Mahyalar, Osmanlı toplum yapısının en önemli ramazan geleneklerinden biri olmuştur. Hatta kandillerin yakılamadığı soğuk ve sisli havalarda mahyaların camilerin içlerine kurulduğu bilinmektedir. Bunun yanında 19. yüzyılda Osmanlı topraklarında yapılan önemli etkinliklerden birinin de mahya panayırları olduğunu biliyoruz. (Erdoğru 1996: 341) Osmanlı döneminde mahyalar için panayırların açılıyor olması, kuşkusuz Osmanlı kültüründe, kandilin ve mahyanın sarsılmaz yerini belgelemektedir. Hatta mahyalar aşağıdaki örnekteki gibi Klasik şiirimize dahi konu olmuştur.

Bu şebi ferhundede mahiyeden

Şehzadede

Seyredenler resmi tiği Zülfikarı

Haydari

Dediler mahyayi devlet sadrı âsa

Menkıbet

Eyledi âvize çarhda tiği nusret

Cevheri.

Şeyhülislâm Çelebizade Asım Efendi

Mahyaların yanında Osmanlı kültüründe kandillerin kullanıldığı önemli bir kültürel etkinlik de kandil uçurtmalarıdır. Osmanlı döneminde kandil uçurtmaları ramazan aylarında büyük camilerde yapılmıştır. İnsanlar ramazana özgü bir namaz olan Teravih namazını kıldıktan sonra; kandiller minareden aşağı bırakılır ve yıldız kaymasına benzer bir ışık gösterisi sunulmuş olur. Kandil uçurtması yapmak için öncelikle ipin bir ucu minarenin şerefesine, diğer ucu yerden yaklaşık iki metre kadar yükseklikte bir yere takılır. Ardından kandiller uçurtmacı tarafından, muhafazalı kaplar içerisinde minareden aşağıya bırakılır. Kandillerin bırakılması peşi sıra yapıldığı için gerek yansımalar, gerekse ışınlamalar açısından oldukça ilgi çekici bir görüntü oluşur. Kandillerin içlerine koyulduğu muhafazalı kaplar yere indiklerinde, bu kapların içine uçurtmacıya bir hediye mahiyetinde şeker ve kurabiyeler koymak bir gelenek haline gelmiştir. (Meydan Larousse 1981: 862)

Osmanlı dönemindeki dini şölenlerde kandilin bu kadar önemli bir araç olmasının nedeni, İbrahimî dinlerin ışığa verdiği önemden kaynaklanır. Işık -dolaylı olarak da kandil-; İslamî düşünce tarzında temsil ettikleri “feyz, doğruluk, şeffaflık, açıklık” düşüncesi içerisinde, hem bu görevleriyle dinî bir motife dönüşmüş, hem de halkın ramazan eğlencelerinin içindeki önemli bir noktayı oluşturmuştur. Olaya biraz daha farklı bakarsak, ışığın çocuklar üzerinde de etkileyici bir rol üstlendiği ortadadır. Bireyler İslam kültürüyle yetiştirmeye çalıştıkları çocuklarını, bu tür eğlenceli dinî şölenlerle birlikte bu iklime ısındırmıştır. Uçurtmacılara hediye olarak şekerleme ve kurabiye hediye edilmesi vs. kandil uçurtma gibi ışık oyunlarının en çok çocukların dikkatini çektiği düşüncesini bizlerde uyandırabilir. Bunlardan hareketle söyleyebiliriz ki, gerek mahya geleneği gerekse kandil uçurtmaları bir dönemin en önemli ramazan kültürünü teşkil eden unsurlar olmuştur.

Halk Masallarında Kandil İmgesi: Kandil ve Cin Masalları

Kandilin insan bilincindeki betimi, “çevreyi aydınlatma” eylemiyle paralellik gösterir. Bundan dolayı, parlaklık kandille betimlenir. Bu açıdan bakıldığı zaman Binbir Gece Masalları’nın Alaaddin’in Sihirli Lambası gibi örneklerinde, kandil motifinin parlaklıktan doğan bir mistisizme doğru evrildiğini görürüz. Bu masallar her ne kadar bir Arap masalı olsa da, zamanla Türkler arasında da okunup sevilmeye başlanmıştır. Alaaddin kandili eline alıp üç kez sildiğinde, kandilin içindeki cin; fitil boşluğundan geçerek ortaya çıkar ve ortamda büyük bir parıltı olur. Ayrıca halk arasında cinlerin ateşten yaratıldığı inancı da yaygındır. Bu bilgilerden yola çıkarak, kandilin aydınlatıcı ve ağız kısmından ateş çıkarma özelliklerinin, kandili insanların zihninde mistik bir havaya bürüdüğünü söyleyebiliriz. Görüldüğü gibi, kandilden cin çıkan masallar, insanların imgeleştişme yoluyla ortaya koyduğu mistik hikayelere dönüşmüştür. Bu da kandilin halk kültüründeki güçlü yerini ortaya koyar niteliktedir.

Kandilin Türk Edebiyatına Etkileri

Kandil Türk edebiyatında daha çok çerâg (çerağ) sözcüğüyle ifade bulmuştur. Bunun nedenini, kandil kelimesinin Latince kökenli olmasına bağlayabiliriz. Arapların da bu kelime yerine sirâc ve misbâh sözcüklerini daha fazla tercih etmesi bunun bir göstergesidir. (Bozkurt 2005: 299)

İskender Pala, Ansiklopedik Divân Şiiri Sözlüğü’nde çerâğ sözcüğünün klasik Türk edebiyatında: Işık, aydınlık, yol gösterici, şarap… gibi anlamlara geldiğini söyler. (Pala 2009: 100) Görüldüğü üzere edebiyatımızda kandil, etrafa ışık saçması dolayısılığıyla “aydınlığa ve hür fikirliliğe”, gözleri kamaştırması gibi özellikleriyle de “şarap içmeye – sarhoşluğa” karşılık bir imge anlamı kazanmıştır. Kandilin, form ve motif olarak birçok dinde kutsal sayılması da bundan kaynaklanmaktadır. Ayrıca kandil; kandil-i çarh gibi tamlamalarda gökyüzünü anıştıran bir unsurdur.

Kandilin yalnızca klasik edebiyatımızda önemli bir unsur olduğunu düşünmek yanlış olacaktır. Doğrusal olarak bakılırsa, tasavvufun olduğu her yerde kandil motifinin varlığını hissettireceğinden bahsedilebilir. Gerek halk edebiyatında gerekse klasik edebiyatta kullanılan uçarların bir ateşin etrafında dönmesi ve sonunda bu ateşte yanması metaforu, gerçekte kandilin kazandığı tasavvufî anlamın temelini teşkil eder.

Kandil yaydığı ışıkla yalnızca bir eşya değildir, o uçarları (kelebek vs.) cezbeden, yanına çeken büyük bir çekici güçtür. Bu aynı zamanda müritlerin alimin bilgisi etrafında toplanmasını da simgelemektedir. Bilginin eksenine giren kişiler önce bu dönüşle sarhoş olacak, sonra ise mutlak varlıkta eriyip ona kavuşacaktır. Bunun içindir ki, eski dönemlerde dervişlerin toplandığı toplantılarda, önce ortamda loş bir karanlık yaratılıp daha sonra ise kandillerin sayısı arttırılmıştır. Burada kandil imgeleştirildiği için, ortamdaki kandiller arttıkça imgesel olarak “bilgi ve erdem de” artmaktadır. (Göktaş 2007: 478) Türk edebiyatı 751’den sonra hızla İslam etkisine girdiği için, Kuran’da güneş, ay ve yıldızların çerâğ ya da kandile benzetilmesi; edebiyatımız açısından kandili çok daha önemli bir imge haline getirmiştir. Bunu kandil ve özellikle çerâğ sözcüğünün geçtiği şiirlerimiz belgeler niteliktedir:

Çıkalı göklere âhım şererî döne döne
Yandı
kandil-i sipihrün cigeri döne döne

Necatî

Görüldüğü gibi bu beyit, aşığın ah edişinden kaynaklanan kıvılcımların gökyüzü kandilini yaktığını, ona acı verdiğini anlatıyor. İmgeyi açarsak, burada gökyüzü kandili olarak belirtilen ise “güneş” oluyor.

Bunun gibi birçok beyitte daha kandil veya çerâğ sözcüğü kullanılmaktadır. Çerâğ kullanımına da bir örnek vermek gerekirse, Aşkî’nin:

Pâ-bürehne çâk-sine merd-i rüsvâyileriz

Şems’den yakdık çerağ-ı aşkı Mevlâyîleriz

Aşkî

beyiti söylenebilir.

Kandil halk edebiyatımızda da kullanılan bir imgedir. En büyük ozanlarımızdan Karacaoğlan’ın şiirlerinde kandil sözcüğüne rastlamak mümkündür.

Heves kaldım pınarının başına

Altın yağmış toprağına taşına

Ulu caminin kandil başına

Altından şamdanı yanar Hama’nın

Karacaoğlan

Bu şiirde bahsedilen kandil başının, daha önce anlattığımız kandil uçurtma geleneğiyle bağlantılı olabileceği düşünülebilir. Çünkü kandil uçurtma geleneği olan camilerin şerefelerinde kandil başları bulunur ve kandil kaydırma halatı bu başlıklara bağlanırdı.

Sonuç olarak; kandil, gerek süslemeleri, gerek yapısı ve aydınlatma aracı olarak kullanımıyla dünya aydınlatma tarihinde önemli bir yere sahiptir. Kandilin bu özelliklerinden doğan edebî metaforlar yüzyıllardır Türk edebiyatında ve diğer edebiyatlarda önemli bir unsurdur. İbrahimî dinlerdeki betimlemelerde kandilin sık sık kullanılması da ilgi çekicidir. Ayrıca kutsal yerlere çok değerli taşlarla tasarlanan kandiller, kandilin bir süs eşyası hüviyeti taşıdığını da göstermektedir. Işığa yüklenen bu anlamlar sonucunda, ramazan aylarında minareler arasına gerilen iplerle oluşturulan mahyalar ve minarelerden süzülen kandillerle yapılan ışık demeti şeklindeki kandil uçurtmaları, kandilin halk kültürünün içinde edindiği anlamsal-toplumsal rolü gösterir niteliktedir. Tüm bunların yanında insanların kandilin parlaklığını, bağıl olarak da parlaklığın kamaştırıcılığını mistisizm boyutunda algılaması diğer bir boyuttur. Bu algının yansımalarını Binbir Gece Masalları’ndaki kandil-cin masallarında açık olarak görmekteyiz. Kısaca kandil, Türk kültüründe imgeleşmiş önemli bir maddi-manevi kültür ögesidir. Bugün işlevlerini tamamlamış kandiller, artık raflarda antika bir süs eşyası kimliğinde muhafaza edilmektedir.

KAYNAKÇA

  • Atalar, Münir, Türklerin Kabe’ye Yaptığı Hizmetler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, c.30

  • Bozkurt, Ertuğrul; Nebi, Selda, İbrik, DİA, C.XXI

  • Bozkurt, Nebi, (2001), Kandil Maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul

  • Çetintaş, M. Burak, (2005), Dolmabahçe’den Nişantaşı’na, İstanbul

  • Dalkılıç, Halifeoğlu; Neslihan, Meral, Geçmişte Geleneksel Diyarbakır Mimarisinde Kullanılan Aydınlatma Elemanları (Bildiri Metni)

  • Diyanet Meali, Nur Suresi, 35. ayet

  • Devellioğlu, Ferit, (2005), Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Ankara: Aydın Yayınevi

  • Erdoğru, M. Akif, (1996) 18.-19. Yüzyıl Osmanlı Panayırları ve Hafta Pazarlarına Dair Belgeler II, OTAM Dergisi, Sayı:7, DOI: 10.1501/OTAM_0000000151

  • Gerçek, Nuzhet Selim, (1942), Mahyalara Dair, Tasvir-i Efkâr, Sayı: 5180-823

  • Gökçek, Celalettin, (2005), Muhteşem Süleymaniye, İstanbul

  • Göktaş Kaya, Lütfiye, (2007), Türk Kültürü, Edebiyatı ve Sanatında Mevlâna ve Mevlevîlik, Mevlevilik Felsefesinden Yola Çıkarak Din-Sanat İlişkisi, SÜMAM Yayınları

  • Kuban, Doğan, Aydınlatma, İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul

  • Mazak, Mehmet, Türkiye’de Modern Aydınlatmanın Başlangıcı ve Aydınlatma Tarihimize Genel Bir Bakış (1863-1930)

  • MEB, (2007), MEB Modülü , El Sanatları Teknolojisi: İşlemeye Hazırlık, Ankara

  • Meydan Larousse, (1986), İstanbul: Meydan Yayınevi

  • Oktaç, Deniz, (1992), Anadolu Türk Mimarisinde Aydınlatma Detayları ve Aydınlatma Araçları, Selçuk Üniversitesi

  • FBE, Konya

  • Pala, İskender, (2009), Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, İstanbul: Kapı Yayınları

  • Sabri (Paşa), Eyyüb, Mir’atü’l-Haremeyn, İstanbul, 1301-1306, c. I

  • Sarısakal, Baki, Nerede O Eski Ramazanlar, http://www.bakisarisakal.com/neredeoeskiramazanlar2.pdf

  • TDK Çevirim İçi Sözlük, kandilin yağı tükenmek

  • Vahiy , Yeni Ahit, B.2: Va.2: 5

You can skip to the end and leave a response. Pinging is currently not allowed.

Yorum Bırak

Powered by Webmaster Forum