ADAM

ADAM

Kısa ve telaşlı adımlarla yer yer çatlamış kaldırımlar üzerinde ilerliyordu adam. Dalgın bir hal içinde, etrafında olup bitenden habersiz mırıldanıyordu da bir taraftan. Kalabalık şehrin günün bu saatlerinde tenha olan bu sokağında tek tük geçiyordu kaldırımın bitişiğindeki sokaktan otomobiller. Köşe başında bir mahalle bakkalı ve bakkalın önünde taburenin üzerine oturmuş bir vaziyette; muhtemelen yalnızlıktan ve beklemekten sıkılmış bakkal sahibi oturmaktaydı. Dalgın dalgın gelen mahalle sakinini görünce elbette kayıtsız kalması düşünülemezdi. Çünkü neredeyse sokak kedileriyle konuşacak kadar yalnız hissediyordu kendini. Adam yaklaştıkça mahalle bakkalının sahibi kıpırdanmaya başladı. Muhtemelen herhangi bir konu hakkında muhabbet açacak, mahalle sakini ile ordan buradan birkaç satır konuşacaktı. Adam iyice yaklaştığında bakkal sahibi ayağa kalktı. Adamın kendisine selam vermesini bekliyordu. Çünkü kendisi oturuyor ve adam geliyordu. Gelen adamın oturan adama selam vermesi adettendi. Şimdi kalkıp da kendisi selam verse yakışık almazdı. Adam kısa ve telaşlı adımlarlarla bakkal sahibinin önünden geçti gitti. Bırak selam vermeyi yüzüne bile bakmadı. Durum böyle olunca bakkal sahibi bakakaldı adamın arkasından. Tam da karnından tüm vücuduna yayılan öfke dalgasını hissetti. Adam bırak konuşmayı, selam vermeyi görmemişti bile bakkal sahibini. Sinirlenen bakkal sahibi kendi kendine mırıldandı;
– Ulan ne adamlar var ya, bir selamı bile esirger oldular bizden. Devir çok bozuldu, bir Allah’ın selamı be. Veresiye yazdırmaya gelince can ciğer kuzu sarması ama… şerefsizler..
Adam bakkal sahibini görmediği gibi sinirli sinirli söylenmesini bile duymadı. Zaten duyacak durumda da değildi. Biraz önce devlet hastanesinden çıkmıştı. Aylardır süren ağrılarının sebebi sonunda yapılan uzun tahlil ve tetkiklerden sonra ortaya çıkmıştı. Beyninden vurulmuşa dönmüştü adam. Hiç kimseyi görecek durumda değildi. Çağın yeni vebası kanser hastası olduğunu öğrenmişti. Doktor üzülerek söylüyordu kanser olduğunu. Kanser hastası olduğunu duyduktan sonra doktorun diğer söylediklerini duymamıştı bile. Bunun bir tedavisi var mı, hastalığı ne seviye de, iyi huylu mu kötü huylu mu? Bunların hiç birisini duymamıştı. Etrafında kanser olan birçok tanıdığı vardı ve adam onlardan, onların akrabalarından biliyordu ki kanser hastasıysan tedavi olsan da olmasan da kurtulamıyorsun. Adam bütün hayatını, yaşadıklarını yaşayacaklarını, yakınlarını düşünüyordu. Hepsi birbirine karışmış bir vaziyetteydi. Demek ölecekti. Demek yaşamayacaktı artık. Kanser kelimesi paslı bir demirin ete saplanması gibi saplanmıştı zihnine. Ne yapacağını bilmiyordu. Hastaneden çıktığından beri yürüyordu nereye gittiğini bilmeden. Ne otobüse binmek aklına gelmişti ne de tramvaya. Hatta ceketini bile doktorun muayenehanesinde unutmuştu.
Demek onun hayatı da böyle sona erecekti. Ölüm her zaman hayatında var olmuştu. Akrabaları, komşuları, tanıdıkları tanımadıkları ölmüştü geçmiş zamanlarda. Her ölüm gördüğünde kendisinin de öleceği aklına geliyordu kuşkusuz. Ama asla kendine ölümü konduramıyordu. İnsan kendisin öleceğine nasıl inanabilirdi ki zaten? Nasıl can verecekti? Nereye gömülecekti? Ölmek nasıl bir şeydi? Canı yanar mıydı? Öldükten sonra ne olacaktı? Toprağın altında ne yapacaktı? Herkesin bahsettiği o ölüm meleği Azrail kendisine ne zaman ve nasıl gelecekti? Bunlar kendisi ile ilgili sorulardı. Bir de ailesiyle ilgili sorular vardı elbette. Ailesine ne olacaktı? Çocukları ve karısı kendisi öldükten sonra ne yapacaklardı? Nasıl geçineceklerdi? Çocukları yetim mi olacaktı şimdi? Peki kanser olduğunu onlara nasıl söyleyecekti? Tüm bu sorulara verecek hiçbir cevabı yoktu. İçinde zehir gibi bir kahır vardı. Daha gencim diye geçirdi içinden bu kadar erken olmamalı, olmamalıydı. Tedavi olsa işe yarar mıydı acaba? Peki, nasıl kanser olmuştu, bu hastalığa nasıl yakalanmıştı? Sigara dahi içmezdi, fazla yemek yemezdi, her zaman doğal ürünleri tercih ederdi. Nasıl olmuştu da bu lanet hastalığa yakalanmıştı. Aklı almıyordu. İçinde düğüm düğüm bir hüzün en yapacağını bilmiyordu.
Peki bu haberi tanıdıklarına, ailesine, karısına, çocuklarına nasıl verecekti? Sevdiklerini bu ağır yükün altına nasıl sokacaktı? Hiç haber vermese ve ölümü beklese olur muydu? Bu çıkmazın içinden nasıl çıkacaktı? Birdenbire aklına intihar fikri geldi. Şu yoldan geçen arabalardan birinin önüne atsam kendimi ya da yüksek bir yerden aşağıya atlasam. Ne kadar da saçma bir fikir bu böyle diye mırıldandı sonra. Zaten ölecekti. Ölümden ölerek kaçmak aptalca değil de neydi? Mantıklı düşünemediğinin farkına vardı. Bir an durdu, nefes nefese kalmıştı. Bu düşüncelere o kadar dalmıştı ki yer mevhumunu unutup gitmişti. Şöyle bir etrafına baktı, kalabalık bir caddenin kaldırımdaydı. Etrafından insanlar geçmekteydiler. Hiç birisi onu görmüyor ya da görmezden geliyor yanından geçip gidiyorlardı. Daha bu sabaha kadar o da bu insanlardan yalnızca biriydi. Birbirini tanımayan, birbirini önemsemeyen, kendi işlerin peşinden koşuşturan insanlardan yalnızca biri. Ama şimdi öldürücü bir hastalığa yakalanmış bir zavallı olarak görüyordu kendini. Evet, herkes bir gün ölecek ama hiç kimse ne zaman öleceğini bilmiyordu. Aslında kendisi de ne zaman öleceğini bilmiyordu ama bu hastalığın onu ölüme iyiden iyiye yaklaştırdığını biliyordu.
İnsan kalabalığının içinde derin bir nefes aldı. Bir bu konuyla ilgili bir planı olmalıydı. Hayatını hep planlar içerisinde yaşamıştı ve ölecekse ölümü de bir plan dahilinde olmalıydı. Evet, üzülüyordu ve gerçekten üzülmesi gereken bir konuydu bu. Ama gerçeklere sırt çevirip kahretmenin kendisine hiçbir fayda sağlamayacağını daha önce de defalarca yaşamış ve görmüştü. Peki, bu konu da ne yapılabilirdi? İnsan insanın zehrini alır birisine anlatsam mı diye düşündü. Ama kime anlatırsa anlatsın kendisine acıma duygusunun ötesine geçemeyeceğini ve mahsuscuktan olduğu pek anlaşılamayan bir tavırla kendini karşılayacağını biliyordu. Kimden yardım almalıydı, kime başvurmalıydı?
Doktora zaten gitmiş ve böyle bir derdinin olduğunu doktordan öğrenmişti. Yani doktor olmazdı. Bir psikiyatra gitse psikolojik destek alsa ne işe yarayacaktı ki? Ömrü boyunca psikiyatrlara hiç inanmamıştı. İnanmadığı birisine gitmenin kendisine ne faydası olacaktı? Ölümden anlayan birisi olmalıydı bu ama ölümden kim anlardı ki? Birden bire ölüm ve inanç kelimeleri zihninde dini canlandırdı. Adam doğduğundan beri müslümandı. Ama pek ibadete yönelen birisi olamamıştı hiçbir zaman. Bayram namazlarına giderdi, bazen Cuma namazlarına giderdi. Kandillerde ve bayramlarda eşe dosta mübarek olsun mesajları gönderirdi o kadar. Ramazan ayında da eğer işine mani olmazsa bazen oruç tutardı. Bunun dışında Müslüman olmasına rağmen dinle pek işi olmazdı. Bir de birkaç cenaze namazına katılmıştı. Cenaze namazının nasıl kılındığı hakkında da elbette bir fikri yoktu. Kalabalık cemaate katılır ve cemaat ne yaparsa onu taklit ederdi. Ama şimdi cenaze namazı kılınan kendisi olacaktı. Tüm vücudunu saran bir korku hissetti. Ölecekti ve dünyada yaptıklarından hesaba çekilecekti. Beş vakit namazını kılmayan, camiye gitmeyen, aklına estiği zaman oruç tutan, kandil gecelerinde yalnızca mübarek olsun mesajları gönderen hatta bazı cumaları sık sık kaçıran birisinin hesabı nasıl olurdu acaba. Korkusu giderek artıyordu. Camide vaazlarda bahsedilen cehennem ve kabir azabı geldi aklına. Aslında her insanın bir gün öleceğini biliyordu bilmiyor değildi. Ama ölümü hiç bu kadar yakın hissetmemişti kendine. Boğazında koca bir düğüm belirdi. Yutkunamıyordu. Kelime-i şahadet getirmek istedi.
-Eşhedü en la muhammedün resul… eşhedü en la illallah… eşhedi Muhammed…
Nasıl şahadet getiriliyordu hatırlamaya çalıştı. Elini anlına koydu, korkudan gözleri karardı. Şahadet bile getirmesini bilmeyen bir adam nasıl hesap verecekti. Kendine inanamıyordu. Tüm dünyevi korkular yerini ahret korkularına bırakıyordu. Hele hele biraz önce intihar etmeyi düşündüğünü hatırlayınca iyice korkusu arttı. Bildiğine göre intihar edenin cenaze namazı bile kılınmazdı. Ne yapacağım ben diye mırıldandı. Ayakta duracak mecali kalmamıştı. Biraz ilerdeki kaldırım taşının üzerine oturdu ve düşünmeye devam etti.
Küçükken bir çocukken şimdilerde rahmetli olmuş dedesinin zoruyla mahalle camisindeki Kuran kursuna gitmişti. Çocukluk işte kursla ve camii hocasıyla hep dalga geçer ve elinden geldikçe kurstan kaçmak için uğraşırdı. Ama dedesinin bahşişleri ve babaannesinin lokumları sayesinde Kuran_ı Kerim okumayı ve namaz surelerini ezberlemişti. En son ne zaman namaz kıldım diye düşündü. Bu Cuma işleri çok yoğun olduğundan camiye gidememişti, peki ondan önceki Cuma? Ne zaman abdest almıştı? Aklında hep işler güçler vardı, o yüzden ne namaz ne de abdest aklına gelmişti. Küçükken öğrendiği Kuran-ı Kerimi bile okumaya okumaya unutmuştu. Bir Cuma namazlarına gider ondanda farz kılınır kılınmaz kaçardı. Kışın çok soğuk olduğunda abdest almak güç oldupundan cumaya da gitmezdi. Ben bitmişim diye düşündü.
Oturduğu evin bulunduğu mahallenin cami görevlisi olan hoca çok ilgili birisiydi. Yalnızca namaz kıldırmakla kalmaz mahallelinin dini her türlü soru ve sorununa çözüm olmaya çalışırdı. Çocuklar namaz öğrensin, Kuran öğrensin diye az mı çabalamıştı? Kuran kursunu başarı ve birincilikle bitiren öğrenciye kendi cebinden bisiklet hediye etmeyi bile düşünmüştü. Bunun dışında mahallede Perşembe günleri toplanıp Yasin’i Şerif okuyan, zikir yapan, sohbet eden kişilerde vardı. Adamın ne bu cami görevlisiyle ne de o sohbet yapan kişilerle hiç işi olmamıştı. Hatta mahalleden bazı kişilerle bu sohbet eden kişileri;
-Sakallılar yine uçacaklar diye eleştiri ve dalga geçerdi.
Şimdi o sakallılar diye eleştirdiği kişilerin yanına gidemezdi. Gitse de zaten ne biriyle sohbet etmişliği vardı ne de birini tanırdı. Geriye yalnızca cami görevlisi hoca Yusuf kalıyordu. Onunla da pek selamı sabahı yoktu ama güler yüzlü, insanları geri çevirmeyen birisi olduğunu biliyordu. Evet evet en iyi çözüm buydu. Yusuf Hocayla konuşacak ve ahiret için ne yapması gerektiğini ondan öğrenecekti. Mantıklı olan buydu. Ahiret işlerini yoluna koyabilirse dünya işleri de yoluna girerdi zaten. Yoksa öyle olmaz mıydı? Birden bire boğazındaki düğüm güçlendi. Peki ya işler umduğu gibi gitmezse ne olurdu? Yani öleceğini anlayıp dine imana dönen adamın durumu nasıl olurdu? Bu dürüst bir insanın durumuna hiç de benzemiyordu. Ya Allah; ‘’Sen şimdiye kadar bana kulluk etmedin şimdi bana ne yüzle geldin?’’ derse, o zaman ne yapacaktı? Ya Yusuf Hoca tam da bunu söyler ve adamı terslerse o zaman ne yapacaktı. Hem Yusuf Hocayı tanımıyordu ki? Ailesine bile söyleyemediği bu sırrını hiç tanımadığı bir adama neden söyleyecekti ki? Bu saçma bir fikir değil miydi? Tüm dermanını yitirdi tekrar ve umutsuzluğun içine tekrar düştü.
Adam uzun süre oturdu kaldırım taşının üzerinde ve ardından. Kaybedecek neyim var ki? Neden çekiniyorum Allah aşkına diye düşündü. Zaten öleceğim ve bu konu da zaten elimden bir şey gelmiyor. Hem demiyorlar mı zararından neresinden dönersen kardır diye. Ben en iyisi şu Yusuf Hocanın yanına bir gideyim, derdimi anlatayım terslerse de terslesin ne yapalım diye geçirdi içinden ve oturduğu kaldırımdan kalkıp etrafına bakındı. Burası da neresiydi. Tam olarak nerede olduğunu kestiremiyordu. Dükkânlara ve sokaklara baktı. Nerede olduğunu az çok kestirebiliyordu. Her sabah işe giderken ve her akşam eve dönerken buradan geçiyordu. Ama hiç dikkat etmemişti bu sokağa. Birazdan mahallesine giden belediye otobüsü buradan geçerdi. Sağda solda bir durak aradı. Yaklaşık elli metre ileride bir durak tabelası görünüyordu. Tabelaya doğru ilerlemeye başladı. Otobüse okutmak için kartını aradı ama bulamadı. Kartı ceketinde ve ceketi de doktorun muayenehanesinde kalmıştı. Durağa vardığında gözü dükkânlara yöneldi bu kez. Yeni bir kart alacaktı artık. O kadar parayı tekrar verecekti. Doktorun muayenehanesine gidecek takati kendinde bulamıyordu. Sağa sola bakınırken durağa bir yaşlı amca geldi. Daha sonra bir genç ve bir kadın. Acaba dedi şunlardan birine rica etsem benim yerine kart okuturlar mı diye geçirdi içinden. Çekiniyordu da. Ama ne kaybedebilirim ki en fazla olumsuz yanıt verirler dedi ve genç olana;
– Merhaba dedi
– Merhaba diye karşılık verdi genç.
– Delikanlı kartımı unutmuşumda rica etsem eğer mümkünse otobüs geldiğinde benim yerime de kart okutabilir misin? Parasını veririm dedigenç adamı baştan aşağı iyice bir süzdükten sonra ;
– Tamam okuturum diye karşılık verdi. Muhtemelen adamın kıyafetini beğenmişti ya da gencin gözünde güven telkin etmişti.
– Teşekkür ederim delikanlı dedi.
– Rica ederim diye karşılık verdi.
Adam ve delikanlı konuşurlarken belediye otobüsü yanaştı ve kapısı açıldı. Önce yaşlı adam, sonra kadın ve ardından genç ile birlikte adam içeri girdiler. Otobüs pek de kalabalık değildi. Demek ki bu saatlerde pek kalabalık olmuyordu. Halbuki sabah işe giderken ve akşam işten dönerken ne kadar da kalabalık oluyordu otobüs. Bu arada saat kaç olmuştu acaba diye merak edip saatine baktı saat öğleden sonra üç buçuk olmuştu. Genç adamın yerine de kartını okuttu ve adam elini cebine attığında genç;
– Gerek yok, bu benden olsun dedi. Adam şaşırmıştı.
– Olur mu öyle şey ben ödemek istiyorum dedi. Genç;
– Önemli değil diye karşılık verdi. Adam;
– Teşekkür ederim, ne iş yapıyorsun sen ? diye sordu. Genç;
– Öğrenciyim diye karşılık verdi. Adam;
– Madem ki öğrencisin bu parayı alacaksın. Dedi ve cebinden çıkardı parayı gence uzattı. Gençte;
– Tamam o zaman siz bilirsiniz deyip parayı aldı ve üstünü vermek üzere cebini eline atmışken adam;
– Hayır delikanlı dedi, aranma bunu böyle kabul et.
– Peki dedi genç ve arka koltuklardan birine oturdu.
Otobüste boş koltuklar vardı. Bu adamın pek de rastlamadığı bir durumdu. Kendisi de boş bir koltuğa oturdu ve otobüsün camından dışarıyı izlemeye koyuldu. İnsanlar, dükkanlar, arabalar yani güldür güldür hayat. Şimdi hayat böyle akıp dururken ölecek miydi yani? Hiç ölümü düşünmemişti. O kadar ihtiyar varken, huzurevleri hastaneler dolup taşmaktayken kendisi mi ölecekti yani şimdi? Yoğun bakım üniteleri dolup taşarken kendisi mi ölecekti. Ölümü kendine hiç yakıştıramıyordu. Kendisi yaşlı bile değildi, orta yaşlı sayılırdı. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite, askerlik evlilik ve çocuk derken ölme sırası ne ara ona gelmişti. Daha çocuklarını okutamamış, mürüvvetlerini bile görememişti. Ölüm yaşlıları, eli ayağı tutmazları bırakıp da neden onu bulmuştu? Adalet miydi bu şimdi yani? Bir düşünce dalgasından diğerine savruldu durdu otobüs ilerlerken.
Otobüsten indiğinde ezan okunduğunu duydu. Saatine baktı. Bu olsa olsa ikindi ezanı olmalıydı. Güne beş vakit okunan ezanı düşündü. Bazen televizyon izlerken sabahladığı olurdu ve sabah ezanını işitirdi ama çok uykusu olduğundan dikkat etmeden uyurdu. Onunda hesabını soracaklar mıydı adamdan? Korku tekrar hücum etti zihnine. Kendi mahallesine gelmişti. Birkaç adım sonra caminin önüne geldi, mahallenin camisi. Upuzun bir minare ve kubbeli bir yapı. Bu minare ne anlatıyordu acaba ya bu kubbe? Peki günde beş kere ezan ne diyordu insanlara? Allah büyüktür, namaza gelin namaz kılın mı diyordu? Günün birinde öleceksiniz mi diyordu, ne diyordu? Adam caminin bahçesindeki şadırvandaki taburelerden birine oturdu. Abdest almak için yapılmış sıralı musluklara baktı. Adam camiden içeri girerken ezan bitmiş ve camii kapısının önündeki cemaat (ki ihtiyar sakallılardan oluşuyordu) camiinin içine girdiler. Adam şadırvanda oturmaya devam etti. Aslında abdest alıp içeriye girebilirdi. Ama kendini iyi hissetmiyordu. Açlıktan olsa gerek başı dönüyordu. Namazı kılsınlar hocayla görüşürüm diye geçirdi içinden. Musluklardan birine uzanıp elini yüzünü yıkadı. Bir kaç yudum su içti. Soğuk su iyi gelmişti.
Birkaç dakika sonra cemaat camiden çıkmaya başladı. Yaşlı amcalar bembeyaz sakallarıyla çıkıyorlardı camiden. Adam bende bu yaşa gelseydim ve emekli olsaydım. Çoluğu çocuğu everseydim. Evden camiye camiden eve bir hayat sürerdim. Artık öbür tarafa çalışmaya başlardım. Sonuçta yapacak bir iş kalmamış camiye gitmek en iyisi diye düşündü. Bu sırada önünden geçen cemaat ona selam verdi. Adam ben bu yaşa gelemeyecek miyim şimdi diye geçirdi içinden. Belki de cenaze namazında bu amcalarda olacaktı. Farklı bir hüzün kapladı adamın içini. En son çıkan Yusuf Hocayı gördü ve ayağa kalktı.
– Selamün Aleyküm hocam diye selam verdi hocaya
– Ve aleyküm selam diye karşılık verdi Yusuf Hoca.
– Allah kabul etsin Hoca dedi adam.
– Allah razı olsun ecmain diye karşılık verdi Hoca.
– Hocam eğer müsaitsen seninle bir konu konuşmak istiyorum dedi adam.
– Müsaidim buyurun diye karşılık verdi hoca.
– Hocam beni tanıdınız mı dedi adam
– Siz bizim mahalledensiniz sanırım dedi hoca.
– Evet dedi adam şu aşağıdaki apartmanda oturuyorum, beyaz boyalı bina.
– Evet evet biliyorum. Dedi hoca, ne konuşacaktınız?
– Önemli bir konu hocam isterseniz bir yere oturalım dedi.
– Elbette, şadırvanın arkasında ağacın altında masa ve sandalyeler var oraya oturalım. Hatta isterseniz çay bile içeriz dedi hoca.
– Olur dedi adam siz bilirsiniz.
Hoca ile birlikte şadırvanın arkasındaki büyük söğüt ağacının altındaki sandalyelere doğru gittiler. Bu ne kadar da güzel bir ağaçtı ve bu ne güzel bir bahçeydi. Daha önce hiç dikkatini çekmemişti adamın. Yani hiç uzun süre camide ve bahçesinde kalmadığından görememişti. Yusuf Hoca adamı duyur ettikten sonra caminin karşısındaki dükkâna girdi ve iki bardak çayla çıktı dükkândan. Dükkân bir zücaciyeci dükkânıydı, çay ocağı filan değildi. Demek ki hocayla samimiyeti kurmuştu ki zücaciyeci hocayı tanıyor ve beraber çay içiyorlardı. Çayları masaya bıraktıktan sonra hoca cebinden bembeyaz bir mendil çıkardı. Mendili masaya açtığında mendilin içinden ev yapımı birkaç parça kurabiye çıkmıştı.
– Ağzımız tatlansın dedi Hoca beyaz mendili masaya koyarken.
Adam çaya şekerini attı, kurabiyeden bir lokma aldı. Çay ve kurabiye gerçekten iyi gelmişti. Hoca;
– Buyrun dedi ne soracaktınız? Adam;
– Hocam sizinle bir önemli konu konuşacağım. Biliyorum beni pek tanımıyorsunuz, bende sizi pek tanımıyorum, camiye cumadan cumaya ya gelirim ya gelmem. Ama sizinle konuşmam gereken bir konu var.
– Elbette.
– Hocam bu konuşacağımız konunun aramızda kalmasını istirham ediyorum sizden.
– Elbette rahat olun.
– Hocam dediğim gibi ben bu mahallede yaşıyorum, evden işe işten eve bir yaşantım var. Evliyim ve iki çocuğum var.
– Allah bağışlasın.
– Bu sabah hastaneye gittim ve kanser olduğumu öğrendim.
– Nasıl?
– Kanser olduğumu öğrendim hocam. Sanırım kısa bir zamanda ölürüm.
– Allah şifa versin, öyle demeyin lütfen, kimin ne zaman öleceğini yalnızca Allah bilir.
– Ben kanser olup da kurtulanını görmedim.
– Her şeyin en doğrusunu yalnızca Allah bilir.
– Her neyse hocam, ben size şeyi soracaktım. Bilmiyorum yardımcı olabilir misiniz? Ben elhamdülillah müslümanım. Ama ibadet konusunda biraz zayıfım. Beş vakit namazı kıldığımı, camiye geldiği söylersem yalan söylemiş olurum. Hatta en son ne zaman camiye geldin derseniz size cevap bile veremem. Bayram namazlarına ve işim elverdiğince Cuma namazlarına gelmeye çalışıyorum. Ramazan ayında orucu işim elverdiği ölçü de tutuyorum. Ama çoğu zaman tutmadığım da oluyor. Çocukken Kuran-ı Kerim okumayı ve namaz surelerini Kuran kursunda öğrenmiştim ama zamanla araya hayat gailesi, geçim derdi girdi onu da unuttum. Ama şimdi kanser olduğumu öğrendim ve büyük bir ihtimalle de öleceğim. Ölünce hesap olduğunu, kabir azabı olduğunu, cehennem olduğunu cennet olduğunu duymuştum. Şimdi benim din diyanet işleriyle ömrüm boyunca işim olmadı. Benim durumum ne olacak? Cennete mi gideceğim cehenneme mi? Azap mı göreceğim? Hesabı nasıl vereceğim? Size gelmeden önce kelime-i şahadet getirmek istedim, inanın onu bile getiremedim. Söylemeye söylemeye onu bile unutmuşum. Benim pek umudum yok ama kurtuluş çaresi olarak size geldim. Bir şey yapmam gerekir mi? Benim durumum, benim halim nasıl olur? Bir kurtuluş vesilesi var mıdır? Allah beni affeder mi? Yoksa beni cehennemine mi atar? Ama ben çok gencim, çocuklarım çok küçük, onca ihtiyar adam dururken kanser hastalığından genç yaşta öleceğim, benim durumum ne olacak?
Adamın sensi çatallaşmaya başladı ve en sonunda da ağladı. Önce ağlamasını gizlemek istedi ama başaramadı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yusuf Hoca adamın omzuna eliyle dokundu ve;
– Çekinmeyin ağlayın, ağlamak sizi rahatlatır dedi.
Adam belli bir süre ağlamaya devam etti. Yanaklarına süzülen gözyaşlarını elleriyle sildi ve hocaya baktı. Hoca adamın yüzüne dikkatlice baktıktan sonra;
– Öncelikle geçmiş olsun, Allah şifalar versin dedi. Suallerinizin cevabına gelince bu bahsettiğiniz konuda ben size yardımcı olamam ama siz kendinize yardımcı olabilirsiniz. Her şeyden önce asla ve asla umutsuzluğa düşmeyin. Allah’tan hiçbir zaman umudunuzu kesmeyin. Allah her şeye kadirdir. Allah neylerse güzel eyler. Ne güzel elhamdülillah müslümanım dediniz. Müslümanın, müminin kelime anlamlarından birisi de asla ümidini kesmeyen demektir. Şeytan isminin manalarından birisi ise umudunu kesmiş demektir. Öncelikle Allah’tan asla umudunuzu kesmeyin. Yaşamaktan asla umudunuzu kesmeyin. Allah2tan umudu kesmek şeytanın vesveseleridir. Bu vesveselere asla kulak asmayın. Şeytan hiçbir zaman sizin inanmanızı ve umudunuzu devam ettirmenizi istemez. Şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır. Düşmanınızı sevindirmeyin. Başınıza gelen kuşkusuz hoş olmayan tatsız bir olay ve hiç kimse böyle tatsız bir hastalığın başına gelmesini istemez. Benim için kendi başında böyle bir dert yok rahat rahat konuşursun tabi diye düşünebilirsiniz. Bunu anlayabilirim. Ama size şunu söyleyeceğim ki bu evrende bakın dikkat edin bu dünyada demiyorum, bu evrende hiçbir iş yoktur ki Allah’ın izni olmaksızın gerçekleşebilsin. Bir toz zerresinin rüzgarla yerden havalanmasından tutunda yanardağ patlamalarının, tsunamilerin, fırtınaların, gezegenlerin yok olmasının, yıldızların patlamasının bile hepsinin gerçekleşmesi Allah’ın iznine bağlıdır. Allah’ın izni olmadan yaprak kıpırdamaz, Allah’ın izni olmadan yağmur yağmaz, Allah’ın izni olmadan yağmur yağmaz ve Allah’ın izni olmadan hiçbir dert, hiçbir sıkıntı, hiçbir hastalık insanı bulamaz. Velhasıl-ı kelam sizin kanser olmanız da Allah’ın hakkınızda verdiği bir karardır. Bu dünya imtihan dünyası, bu dünyada yaşadıklarımızla ahiret aleminde hesaba çekileceğiz. Allahü Teala bu dünyada insanlara bir çok imtihanlar veriyor. Kimini mallarıyla, kimini evlatlarıyla ve kimini de canıyla imtihan ediyor. Allahü Teala sizi de bu hastalıkla imtihan ediyor. Şimdi tüm karamsarlıkları, tüm umutsuzlukları, tüm isyanları bir kenara bırakıp Allah’a şükredin ve imtihanınızı selamlayın.
– Şükretmek mi? Ne yani şimdi kanser olduğum için Allah’a şükür mü edeceğim?
– Evet aynen öyle.
– Şükür nimetler için yapılmaz mı hocam? Bu hastalık bir nimet mi ki ben şükredeyim hastalık için?
– Hastalık için değil, imtihan için şükredeceksiniz. Şükretmeniz teslimiyetinizin mührü olacak. Şükrederek Allah’ım ben Senden gelen her ne varsa hepsini kabul ettim demiş olacaksınız. Yani Allah’a tam manasıyla teslim olmuş olacaksınız. Allah’a teslim olacak ve Allah’a asilik yapmamış olacaksınız. Anlıyor musunuz?
– Evet, şimdi daha iyi anladım hocam.
– Cennette cehennem de Allah’ındır. Hiç kimse hakkında şu cennetliktir, şu cehennemliktir deme hakkımız yoktur. Hatta kendimiz hakkında bile ben cennetliğim ya da ben cehennemliğim deme hakkımız yoktur. Böyle bir yargıda bulunmak çok yanlış bir şeydir. Allah dilediğini affeder, dilediğine hidayet eder. Allah merhametlilerinin en merhametlisidir. Allah merhamet etmeyi sever. İstediğiniz kadar günah işlemiş olun Allah’a hakkıyla tövbe etmekten asla ve asla sakınmayın. Allah tövbeleri kabul edendir. Baştan ayağa günaha batmış olsanız bile Allah’tan umudunuzu asla kesmeyin, Allah’a tövbe etmekten asla sakınmayın. O yüzden sizden rica ediyorum, cehennemliğim Allah bana azap eder diye ümitsizliğe düşmeyin. Ayrıca hala yaşıyorsunuz. Kanser olmanız hemen öldüğünüz anlamına gelmez. Belki de gittiğiniz doktor hakkınızda yanlış bir karar verdi ne biliyorsunuz? Başka bir doktora gittiniz mi?
– Hayır gitmedim.
– Bir başka doktora daha gidin. Hastalığınız ne seviyedeymiş öğrendiniz mi?
– Hayır öğrenmedim.
– Hastalığınızın seviyesini öğrenip tedavi yoluna başvurun. Belki tedavi size iyi gelecek. Unutmayın ki ‘Her canlı ölümü tadacaktır.’ Şimdi siz ben kanser oldum öleceğim diye üzülüyorsunuz. Bakın mesela ben kanser değilim, öyle kronik bir hastalığım da yok. Sizce benim ölmeme garantim mi var? Bende her an ölebilirim. Belki siz benden daha uzun yaşarsınız. Trafik kazasında ölebilirim, başıma bir taş düşebilir, serseri bir kurşuna kurban olabilirim, kalp krizi geçirebilirim, şu masanın üzerindeki kurabiye boğazıma takılabilir. Yani Allahü Teala istedikten sonra illa kanser olmama gerek yok, her türlü ölebilirim. Hiçbir insanın yaşamaya garantisi yok. Ölmek için illaki kanser olmaya gerek yok. Daha geçen hafta 16 yaşındaki bir çocuğu defnettik hatırlıyor musunuz?
– Evet hatırlıyorum, marangoz Ömer’in oğlu. Allah rahmet eylesin.
– Amin. Bu 16 yaşındaki genç hasta değildi, kanser değildi, sigara içmiyordu, spor yapıyordu. Top oynarken kalbi durdu ve öldü. Hem de aniden. Bu ne diyeceksiniz? Her şeyin en doğrusunu Allah bilir. O yüzden kendinizi lütfen harap etmeyin. Allah’a inanın, Allah’a güvenin. Pes edip asla ve asla Allah’tan umudunuzu kesmeyin. Şimdiye kadar ibadetlerinize dikkat etmemiş olabilirsiniz ama tövbe kapıları her zaman açıktır. Pişman olup tövbe edin, Allah’a sizi affetmesi için dua edin. Allah her şeye kadirdir. Belki size bir şifa verir belli mi olur.
– Doğru söylüyorsunuz hocam. Allah razı olsun.
– Allah sizden razı olsun. Buraya gelmeniz, bunları söylemeniz, pişmanlık gözyaşları dökmeniz bile çok değerli şeyler. Allah muhafaza bunlar hiç aklınıza da gelmeyebilirdi. İnsan hata yapar, önemli olan hatalarından ders çıkarmaktır. Hatasız değiliz, hatalarımızın farkına varabiliyorsak ne mutlu bize. Şimdi asla umutsuzluğa düşmeyin, asla Allahü tealadan umudunuzu kesmeyin.
– Sağolun hocam.
– Önce isterseniz gelim islamın ilk şartı olan kelime-i şahadeti hep beraber getirelim.
– Olur hocam, adam gözyaşlarını tutamıyordu.
– Eşhedü en la ilahe ilallah
– Eşhedü en la ilahe illallah
– Ve eşhedü enne muhammeden abdühu ve resuluhu.
– Ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve resuluhu.
– Şimdi evinize gidin ve iyice temizlenin, gusül abdesti alın, abdestinizi tazeleyin. Ben burada sizi bekliyor olacağım, hatta akşam namazını beraber cemaatle kılalım. Ama siz bilirsiniz size ısrar etmiyorum. Namazdan sonra tövbe istiğfar duası yapalım. Allah’a sizi affetmesi için dua edelim. Yaptığınız günahları bir daha yapmamanız için söz verelim. Eğer hatırladığınız birisi varsa size hakkı geçmişse onları ödemenin yollarını arayın. Borçlarınız varsa ödemeye çalışın. Yani tövbeye bir niyet edin ve ben tamamlar mıyım tamamlamaz mıyım Allah kabul eder mi diye asla ve asla endişelenmeyin. Siz kul olarak görevinizi yapın. Kuşkusuz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
– Allah razı olsun hocam sağ olun. Ama şimdi ben öleceğim diye dine yaklaşıyorum Allah beni yine de affeder mi?
– Dedim ya her şeyin en doğrusunu Allahü Teala bilir. Ben ya da bir başkası asla Allah affeder ya da Allah affetmez şeklinde kesin konuşamaz. Ameller niyetlere göredir. Sen halis niyetle Allah’a yönel. İnşaalllah Allahü Teala emeklerini zayi etmeyecektir. Sen şimdi bu endişelerden, bu vesveselerden kendini ve zihnini arındır kardeşim. Sen yapman gerekeni yap ve gerisini Allahü tealaya bırak. Allah her şeyin en doğrusunu bilir. Bir de ben kanserim, kesin öleceğim diye asla düşünme. Allah nice dertlileri yaşatıyor, nice sağlıklıları öldürüyor. Canımız Allahü tealanın bize emaneti, emanet sahibi ne zaman isterse o zaman alır emanetini. Zaten bizim olmayan bir emaneti emanet sahibi aldı diye üzülecek miyiz yani?
– Çok doğru hocam sağolun.
– Neyin ne olacağını yalnızca Allahüteala bilir, sen kanserden öleceğim diye beklersin, belki başka bir sebep halk eder Allahü Teala. O yüzden bu konularda kesin konuşmamakta Allah’a yönelmekte fayda var. Bunun dışında muhakkak bir başka doktora gidin, muhakkak tedaviniz ne ise uygulayın. Asla umutsuzluğa düşmeyin, asla umutsuzluğa düşenlerden olmayın.
– Peki, hocam çok teşekkür ederim. Allah sizden razı olsun.
– Allah cümle ümmeti müslümandan razı olsun kardeşim. Ben her zaman yanınızdayım ve her ne yardım olursa Allah rızası için yapmaya hazırım. Umutsuzluğa düşmeyin ve asla kendinizi yalnız hissetmeyin. İnancınızı güçlü tutun.
– Allah sizden razı olsun hocam sağolun. Ben o zaman bir eve gideyim, sabahtan beri gitmedim.
– Tamam, her zaman kapım size açıktır. Allah şifa versin.
– Allah razı olsun.
Adam tuhaf duygular içerisindeydi. Gün boyu kapkara bir zehir gibi vücudunda gezinen karamsarlık ve umutsuzluktan arınmış gibiydi sanki. Koşar adımlarla evine doğru ilerledi. Bir an önce ailesine kavuşmak, karısına ve çocukların sarılmak, temizlenip tövbe etmek istiyordu. Affedilmeyi umuyordu…

MESUT ÇİFTCİ

You can skip to the end and leave a response. Pinging is currently not allowed.

Yorum Bırak

Powered by Webmaster Forum