KAMBUR

İnsanların kamburları vardır ve insanlar kamburlarına mahkûmdurlar. Hayatta dik durmak zor ve aslında neredeyse imkânsızdır. Dik durmayı başaranlar çoğunlukla artık yaşamayanlardır. İnsanlar kendi kamburlarını kendileri oluştururlar. Her kambur bir tavizden doğar. Her kambur küçücüktür doğduğunda ve her kambur zamanla büyüyüp gelişir. Sonra tüm ruhunu kaplar insanın. İnsan dik duramaz. Yalnızca ayak uçlarını görür insan kamburundan iki büklüm olduğunda. Kamburu tüm ruhunu kapladığında kör olur insan, ayaklarından başka bir şey göremez.
 
Lise yıllarımda sınıfça oynadığımız bir oyunda bir kamburu canlandırmıştım. Oyunumuzun yazarı bendim ve oyunumuz yalnızca öğretmenler odasında birkaç ilgisiz öğretmene oynandı. Beğenilmediğinden olsa gerek diğer öğrencilerle paylaşma imkânı bulamadım oyunumu. Ne de olsa hiç kimse bir kamburu sevmez. Ne de olsa insanlar birbirlerini sevmezler ve birbirlerinin kamburlarını görmek istemezler. Çünkü birinin kamburunu görmek kendi kamburunu görmek demektir insan için, kendi kamburunu hatırlamak demektir. Öğretmenler odasındaki birkaç öğretmene ilginç gelmeyen kambur oyunumda kamburu oynayan elbette bendim. Belki de şimdi olduğum kadar iyi bir kambur olamadığımdan beğenilmedi oyunum, belki de bir daha oynamak istemediğimden o kamburu kim bilir? Her şey olmak isterdim hâlbuki lise yıllarımda ben. Belki de hiçbir şey olamamışlığımın nedeni de buydu. O yıllarda yalnızca bir kambur olmak istemezdim, şimdi de öyle. Ama ben artık ruhumdaki kamburu gizleyemiyorum.
 
İlkokuldaki kahverengi ve eski sıramda siyah önlüğümle otururken ben, yalnızca ve yalnızca büyümek isterdim. Kocaman bir adam olup kocaman işler yapmaktı hayalim. Öyle ki daha önce hiç kimsenin hayal edemeyeceği kadar büyük işler. Ama büyüyen ben ya da hayallerim değil kamburum oldu. Bunu çok sonraları öğrendim. Öğrendiğim en acı şey bu değildi belki ama can yakıcıydı yine de. Uzun ve meşakkatli yollarda büyüttüm kamburumu sonra. Ben taşıyamadıkça o büyüdü ve o büyüdükçe ben küçüldüm. Ne demeli bunun adına bilmiyorum. Belki de en kestirmeden yenilmek olarak nitelendirilebilir. Yani kaybetmek. Ne kadar çok şey kaybettim ve ne kadar çok şey kaybettik? Yıllar yıları kovaladı. Ama sanki hiç geçmedi zaman. Sanki hala o siyah önlüklü ve kepçe kulaklı çocuğum. Sanki hala koşuverecek gibiyim yemyeşil kırlara. Sanki hala gökyüzü kirlenmemiş gibi. Sanki hala şarkılar güzel, çiçekler hala rengârenk ve yıldızlar hala yanı başımdaymış gibi. Ne kadar erişilmez bir hayal bu.
 
Kamburumun altında eziliyorum şimdi ben. Kamburları altında eziliyor şimdi insanlar. Ama ne ben kabul ediyorum ağırlığı altında ezildiğim kamburu ne de diğerleri. Kendi yalanlarımıza ne kadar da inanmışız meğer. Ne kadar da aldanmışız mahsuscuktan gülümsemelere. Ne kadar…

MESUT ÇİFTCİ

You can skip to the end and leave a response. Pinging is currently not allowed.

Yorum Bırak

Powered by Webmaster Forum