Türkiye'de doğduk.

Türkiye’de doğduk
Bundandır ki ufak çocukluk dramlarımız vardır hepimizin.
Bize her ay bir çift pabuç alınmazdı. Genellikle işçi ya da memurdu babalarımız. Evdeki tek çocuk da değildik elbet. Anlardık ufacık halimizle durumu; ses etmezdik ondan.
Okulun başlamasına sayılı günler kala bir çift pabuç alınırdı. Sevgiyle ve özenle seçerdik onları. Çünkü uzun bir süre birlikte aşındıracaktık kaldırımları. Bir iki ay giydikten sonra ayakkabılar ufaktan sıkmaya başlardı ayaklarımızı. Tam büyüme çağındaydık çünkü. Parmaklarımız ayakkabı ucunda kıvrık dururdu ama şımarıklık etmezdik yine de. Bir çift daha istemezdik. Ancak ki o ayakkabı kenarlarından açılır da su almaya başlarsa dillendirebilirdik sıkıntımızı.

Sofralarımız da kuş sütleri yoktu. Çoğumuz salamı her sabah yemezdik. Hatta aramızda kiviyi görmeyenler vardı. Zeytin ve peyniri çok severdik çünkü en aşina olduklarımızdı. İlk okulda besleme çantalarımız olurdu. Halimizi bilen hocalarımız da listeye asla zor şeyler yazmazdı. Elma, ekmek arası peynir. Bazı günler kızartma ya da börek de olurdu listede. O günler bayramdı bizim için. Hiç düşündünüz mü ? biz neden sevmiyoruz şimdi ıstakozu, yengeç yemeyi. Ya da özel soslarla hazırlanmış salataları.
Biz bunlarla büyümedik işte. Alıştıramadık kendimizi sonradan.
Ufak dramlarımız vardı çocukken. Karda kışta çoraplarımız delilenene kadar yürüdüğümüz vakitler olurdu. Yine de yegane amacımız okula ulaşmaktı. Bundan da büyük bir keyif alırdık.
Bir oyunumuz vardı hatırlarsanız: “Yağ satarım, bal satarım. Ustam ölmüş ben satarım”
Oyunda geçen cümle bile anlatırdı halimizi. Yağ satıyorduk bal satıyorduk. Otomobil üretebilseydik keşke! O zaman belki şarkımız değişirdi: “Motoru ürettim, benzini tükettim…”

Türkiye’de doğduk biz. Ufak dramlarımız vardı. Hepimizin bildiği gerçeklerdi bunlar. O yüzden hiçbir zaman dillendirilmezdi. Zamanında iyi kazanımları olan bazı aileler Avrupai tarzda yaşardı. Hepimiz de şaşırırdık bu duruma. Çoğumuzun evleri sobalıydı. Ya da 3 odalı. Hatta çoğumuzun kendine ait bir odası yoktu. Hele kış günleri anne babalarımızla salonda uyurduk. Çünkü tek odada soba yakabilirdik. Ufak dramlardı bunların hepsi kendi içimizde belki ama bizdik en azından. Özümüz buydu ve biz bunlarla yaşamayı hiç sorun etmiyorduk. Hatta büyük keyif alıyorduk yanan sobadan, üstünde pişen kestaneden.

Şimdilerde televizyonlarda, sosyal medyada sık sık gördüğüm manzaralar bana acı bir tebessüm ettiriyor. Dikkat ettiniz mi hiç yeni çekilen dizilerin hepsinde; insanlar villalarda yaşıyorlar ve ev içinde ayakkabılarıyla geziyorlar. Düşünüyorum Türkiye’nin en az %90lık bir kesimi kapıda ayakkabısını çıkarır ve içeride HALIYA basar. Halı bizim yüz yıllara dayanan bir kültürümüzdür. Sosyal medyaya göz atınca ardı arkası olmayan waffle, suşi yemek paylaşımları görüyorum. Ama biz bu tatları çok sonradan öğrendik diyorum kendi kendime. Ne ara biz olmaktan bu kadar çıktık? Ne ara düşman gördüğümüz güçlerin hayatlarına bu kadar aşık olduk?

Eski bir atasözü der ki: DOSTUNU YAKIN TUT, DÜŞMANINI DAHA YAKIN.
Bu atasözüne göre biz yaşayamadık ama emperyalist güçler bunu çoktan başardı. Bize öyle yakınlar ki, her şeyi çaktırmadan gözümüzün içine baka baka hallettiler. Yeni dünya düzeninde savaşlar cephede olmuyor artık. Ya da fikirler anlaşmalarla kabul ettirilmiyor. Manda ve himayeyi reddetmiştik Sivas Kongresi’nde. Bir bakıyorum şimdi acaba bundan tam olarak kurtulmayı becerebildik mi? Burger king, coca cola, mc donalds veya diğerleri. Hemen hemen her gün gidip para ödediğimiz yerler. Parayı veren biz, kazanan belli.
Bu kuruluşlara öyle alıştık ki bir esnaf lokantasına gidip en özünden kuru fasulye yiyenimiz azınlıkta kaldı.
Yani gördüğüm manzara çok iç açıcı gelmiyor bana. En temelinden yıkıyorlar direği: bizi kültürümüzden uzaklaştırıyorlar. Onlar gibi yaşamak istiyor, hayatlarını idol alıyoruz. Neden peki? Neden biz olmayı istemiyoruz artık? Neden daha çekici.
Sanırım daha rahatlar. Daha iyi yaşıyorlar. Daha mutlular diye. Ama onlar işi yıllar evvel çözdü. Okudular! Çalıştılar! Doğru zamanda doğru hamle ile ilerlediler. Adamlar Rönesans çağında kitaplar çevirirken biz kulaklarımızı kapatmışız. Şimdi de öyleyiz aslında. Onlar okuyor, anlıyor ve gelişiyorlar. Bizse bu üçlemenin en başında takılıyoruz: OKUMUYORUZ bile.
Bu yazının bile sonuna kadar sabır gösterilip okunacağına inanmıyorum. Yine de bir umut içinizden birileri okur ve hatta belki benim gibi düşünüyordur diye paylaşıyorum.
Şöyle bitirmeliyim sanırım yazımı:
az taklit edip çok okumak
ve çok okuyup çok şey bulmak ümidi ile.

AYŞENUR YILDIZ

You can skip to the end and leave a response. Pinging is currently not allowed.

Yorum Bırak

Powered by Webmaster Forum