Edebiyat ve Tarih Arasındaki İlişkisi

Edebiyat yaşamın sanata sözlü veya yazılı olarak aktarılmasıdır. Bu birey merkezli bir olay da olabilir toplum merkezli de… Birey merkezli olayların yansımalarını daha çok kişiye ilişkin aşk, sevgi ve özlem gibi duygularda buluruz. Bu duygular toplumun estetik dünyasına hizmet eden önemli yazınsal yapıtlara dönüşebilir. Örneğin Fuzuli’nin aşkın hâllerini anlattığı bir gazeli, Âşık Veysel’inse doğa güzelliklerini anlattığı bir güzellemesi böyledir. Ancak bu yapıtlar genel konular içerdiklerinden belli bir olayla ilişki hâlinde değildir. Oysa toplumları derinden etkileyen olaylar; yazınsal yapıtların en önemli esin kaynaklarından birini oluşturur, zaman zaman epik bir değer kazanır. Çünkü birey yaşadığı duyguların içkin (mündemiç) yansımalarını imgeler hâlinde yaşadığı toplumun hizmetine sunar.

Şimdi edebiyat ve tarih ilişkisini açıklayabileceğimiz iki farklı edebî eseri değerlendirelim: Genç Osman Destanı ve Şehzâde Mustafâ’ya Mersiye.

Genç Osman Destanı Aksaraylı genç bir Osmanlı askerinin öyküsünü taşır. Olay hakkında hâkim olan iki söylence ise şöyledir:
1- Aksaraylı Osman, Osmanlı ordusuna katılmak istemektedir. Ancak yaşı küçük olduğu için bu isteği geri çevrilmiş ve kendisine ‘bıyıklarının bile yeni terlediği’ söylenmiştir. O dönemlerde bir kişinin orduya alınma koşulu bıyıklarında tarağın durmasıymış. Orduya katılmakta kararlı olan Osman ise, eline aldığı tarağı yeni çıkmaya başlayan bıyıklarının üzerine var gücüyle bastırmış, tarağı tenine saplamış. Genç yiğidin bu hareketi sonrası padişahın rızasıyla Genç Osman orduya dâhil edilmiş ve Bağdat’ta büyük kahramanlıklar gösterip, ordunun en sevilen üyelerinden biri hâline gelmiş. Ama kale savaşları sırasında bir okun hedefi olmuş, Dicle nehrine düşen yiğit böylece şehit olmuş. Bunun ardından sert mizacıyla tanınan IV. Murat, “Keşke Bağdat gibi kaleyi fethetmeseydim de Genç Osman’ım ölmeseydi.” demiş.
2- Konu hakkındaki ikinci yorum ise Genç Osman’ın temsilî bir kişi olduğudur. Bu yoruma göre şair Küçük Murat Reis ile Cezayir sularındayken boğdurulan II. Osman’ın acısını temsilî bir dille kaleme almıştır. Edebiyat tarihçisi Ahmet Kabakçı, hünkârın boğdurulmasının Kayıkçı Kul Mustafa’yı derinden etkilediğini söyler.

Şehzâde Mustafâ’ya Mersiye adlı yapıt ise Taşlıcalı Yahya’ya aittir.
Meded meded bu cihanım yıkıldı bir yanı
Ecel celâlîleri aldı Mustafa Hânı
biçiminde başlayan mersiyede Taşlıcalı Yahya saray entrikaları sonucunda Kanuni tarafından boğdurulan Şehzade Mustafa’nın geride bıraktığı acıya dikkat çekmiştir. Ayrıca dönemin diğer önemli olaylarına da dikkat çekerek Celâlî sözcüğünü kullanmıştır. Celâlî sözcüğü o dönem Anadolu siyasetine hâkim olan en önemli sorunlardan birine işaret etmektedir: 1519’da başlayan kanlı Celâlî isyanlarına. Taşlıcalı’nın Şehzade’yi öldürenleri sanatsal bir biçimde isyancılara benzetmesi o dönem saray yapısı için kabûl edilemez bir şeydir. Kesin olmamakla birlikte bu dönemde şairin bu mersiye yüzünden bir süre cezalandırılmak korkusuyla kaçtığı, sadrazam değişikliğinden sonra ise affedilerek maaşlı olarak sürüldüğü iddia edilmektedir.

Edebiyat ve tarih arasındaki ilişkiye Cumhuriyet Dönemi’nden Nazım Hikmet’in Hiroşima şiirini örnek gösterebiliriz.
II. Dünya Savaşı yalnızca tarihin en kanlı savaşı değildir. Bu savaş “savaşın içindeki etik değerlerin kaybolduğu” bir harp olarak da öne çıkmaktadır. Japonya’ya atılan atom bombası bir anda teknolojik dünyanın insan yaşamını teslim almasının bir kanıtı olarak görülmüştür. Artık dünyanın önünde nükleer tehlike durmaktadır. Türkiye eylemsel olarak her ne kadar bu savaşın içinde yer almasa da savaştan hem duygusal hem de maddi açıdan etkilenmiştir. Dış alım yapmanın neredeyse imkânsız olduğu bu yıllarda ülkemiz ekmeğin karne ile alındığı günleri dahi görmüştür. Tüm bu sorunları bir yana bıraksak bile gazetelerde Japonya’daki büyük yıkımın insan onuruna verdiği büyük zarar dile getirilmektedir. Tam da bu zamanda Nazım Hikmet dünyadaki bu adaletsize sitem etmekte, Hiroşima’daki küçük kızın dramı üzerinden bu bunalım dolu günleri dile getirmektedir. Cahit Sıtkı ise bu buhranlı günlerden sonra bir umut ışığı aramaktadır: “…Yeter ki gün eksilmesin penceremden.”

Gördüğümüz gibi toplumsal bunalımlar ve büyük olaylar önce insan bilincini etkilemektedir. Bunun sonucu olarak ‘sözcüklerle düşünen birey’ zihnindeki duyguları paylaşma gereği duymaktadır, ki bu da yine sözcüklerle olmaktadır. Bunun için, yazınsal bir metni incelerken metnin yazıldığı dönemi dikkate almamak bir metnin yorumlanması sürecinde yapılabilecek en büyük yanlıştır.

Bu yazının tüm hakları simitcay.com’a aittir. İzinsiz kullanılamaz.

Yorum Bırakabilirsin, veya Sitenden trackback verebilirsin.

Yorum Bırak

Powered by Webmaster Forum