İMÂDE’D-DÎN NESÎMÎ

YAŞAMI – EDEBÎ KİŞİLİĞİ – ESERLERİ– ŞİİR ÖRNEKLERİ
A- Yaşamı
Seyyid İmade’d-dîn Nesîmî, 14. yüzyılda yaşamış divan şairi. Nesîmî şiirlerinde Azeri Türkçesinden yararlanmıştır. Şairin doğum tarihi ve ölüm tarihi kuşkuludur. Olasılıklı bir değerlendirme ile 1369’da doğduğu düşünülmektedir. Şairin doğum yeri Latîfî tarafından Bağdat yakınlarında Nesîm denilen bir yer olarak belirtilse de; Nesîmî’nin Diyarbakır, Bakü ve Tebriz gibi yerlerde doğduğunu iddia edenler de vardır. Latîfî’nin iddiasını kanıtlayacak herhangi bir bilgi elimizde yoktur. Yalnızca şairin mahlasının Nesîmî olması doğduğu yere dayanarak bu adı almış olabileceği savını ortaya koymaktadır. Ancak bugünkü çalışmalar Nesîmî’nin bilinen mahlasından önce Seyyid, Hâşimî, Hüseynî ve Ebü’l-Fazl mahlaslarını da kullandığını göstermiştir. (Mehmedzade, 1972: s. 67-68) Nesîmî’nin doğum yeri ile ilgili bir diğer iddia ise Rıza Kulıhan Hidayet’e aittir. Ona göre Nesîmî’nin doğum yeri Şiraz’dır. Azerbaycan dil tarihçileri ise Nesîmî’nin doğum yerini daha çok Şemahı olarak göstermektedir. (Mehmedzade, 1972: s. 67-68)
Şairin kökeni de tartışmalı bir konudur. Ancak Nesîmî divanında bir Türkmen olduğunu açıkça belirtmektedir:
Arab nutku dutulmuştur dilinden
Sana kimdür diyen kim Türkmansen (Olgun, 1970: s. 49)
Bunun yanında şair kendini her ne kadar bir seyit olarak betimlese de bunun ruhi bir görüş mü yoksa kan bağı düzeyinde bir bağlılık mı olduğu kuşkuludur. Nesîmî’nin kullandığı gerek Hâşimî gerekse Seyyid mahlasları peygamber soyuna işaret etse de, şairin bağlandığı Hurufilik tarikatının şeyhlerinin kendilerini bağlılık derecesinde seyit olarak nitelendirdiğini bilmekteyiz (Olgun, 1970: s. 48)
Nesîmî, Hurufilik tarikatına bağlı bir şairidir. Bunun için onun şiirlerinde bu tarikatın etkisi büyüktür. Nesîmî’nin bu tarikata bağlanmasını açıklamak için döneminin koşullarına bakmak gerekmektedir. 14. yüzyıl Orta Asya’dan başlayan Moğol istilasının Ön Asya’da kemikleştiği bir dönemdir. Ön Asya ve Orta Doğu tam bir erk mücadele alanı hâlini almıştır. Haçlıların Kudüs’ü yeniden ele geçirme gayretine Memlukler ve Timur’un yayılımcı siyaseti eklenince; küçük emirler korunaklı kaleler inşa etmiş ve halk güç çatışmasının ortasında kalmıştır. Ağır vergiler ve sürekli savaşlarla ezilen üretici sınıf ruh dünyasını rahatlatacak, insan yaşamına değer veren düşünce yollarına başvurmuştur. Çünkü bu dönemde belki de en ucuz olan şey insan kanıdır. Hurufilik böyle bir dönemde Barak Baba adlı bir şeyhin “ruh göçü” temeline bağlı olarak ortaya koyduğu bir akımdır. Bu tarikatın öğretilerine göre Hz. Ali’nin ruhu değişik dönemlerde farklı kişilerde ortaya çıkmaktadır. Hallâc-ı Mansûr ve Mevlânâ’nın da bazı görüşlerinden etkilenen Fadla’l-lah Astrabâdi ile bu görüş simge düzleminde ele alınmış ve gerek harflere gerekse rakamlara anlamlar yüklenmiştir. Hurufiler insan yüzünde 2 kaş, 4 kirpik ve 1 saç olmak üzere 7 sayısına ulaşmıştır. (Ayan: web) Hurufilik önderlerinin birer birer yakalanarak öldürülmesine rağmen bu görüş uzun süre farklı biçimlerde devam etmiştir. Bunun nedeni ise Hurufiliğin insan canına büyük bir önem vermesi, varoluşçuluğa benzer biçimde insanı yaradılışın özünde betimlemesidir. Bu görüş şairin şiirlerine de yansımıştır, şair bir beytinde şöyle der:
“Zerre de benim, güneş de! Doğanın dört ögesi, beş vakit namaz ve altı yön de benim. Varlığa bu söylediklerimle bak, çünkü ben söze sığmayacak kadar büyüğüm.”
Kuşkusuz Nesîmî’nin taşıdığı bu görüşler mevcut dönemin şerri yönetim biçimiyle uyuşmamaktadır. Özellikle Abbasilerin ortadan kalkıp halifeliğin Mısır topraklarına taşınmasıyla birlikte Mısır şerri hukukun egemen hâle geldiği bir merkez hâlini almıştır. Bunun için Memluk yönetimi tasavvufi yönleri bile olsa bu tür düşünüş biçimlerini tehlikeli bulmuştur. Özellikle Nesîmî’nin sevenlerinin ve ona bağlılık gösterenlerin İran topraklarından Anadolu’ya kadar uzanması onun mevcut yönetim biçimine karşı önemli bir tehlike olarak ortaya çıkmasına neden olmuştur. Özellikle: “Bizden başka bir kişi vardır dersin. Sen bu sözden vazgeç.” ve “Adem’in yüzünün ateşi, yüzsüz ve riyasızdır. O yeşil ağaçtan Musa’ya ‘Ben Tanrı’yım’ diyordu.” anlamlı Farsça beyitleri merkezi otoritenin baskısını iyice arttırmıştır. Bunun üzerine döneminin ileri gelenlerinden Şah Handân Nesîmî’ye bir mektup yazıp ondan bazı sırları söylemesinin kendisine zarar vereceğinden korktuğunu şu beyitle açıklamıştır:
Gel bu sırrı kimseye fâş eyleme
Hân-ı hassı âmiye aş eyleme
Ancak Nesîmî bu mektuba karşılık şu ünlü dizeleri söylemiştir:
Deryâ-yi muhît cûşa geldi;
Kevn ile mekân hurûşa geldi.

Sırr-ı ezel oldu âşkârâ;
Ârif nice eylesün müdâra?
… (Olgun: s. 53)
Nesîmî’nin ölüm tarihi yaşamındaki diğer bilgilere göre daha belirgindir. Özellikle Arap tarihçi E’t-Tabbâh’ın bulduğu belgelik (arşiv) bilgileri konuyu aydınlatacak niteliktedir. Nesîmî’nin şiirlerinin geniş bir çevrede beğenilerek okunmasını bir tehdit olarak algılayan ve Hurufiliğin yaygınlaşmasından korkan Memluk yönetimi Nesîmî’yi Halep dolaylarındayken yakalatmıştır. Sultan Müeyyed’in emriyle kurulan mahkemede, İbn-i Hilâl’in ölümünü istediği Nesîmî için Kadı Mâlikî’nin kararı onaylamaması sonucunda idam kararı verilememiştir. Karar sultana bırakılmış ve 1417’de kale zindanından çıkarılan Nesîmî derisi yüzülerek öldürülmüştür. (Olgun, 1970: s. 48) Edindiğimiz son bilgilerin ışığında Nesîmî’nin 1417’de öldürüldüğü kuvvetle muhtemeldir. Gerek Sultan Müeyyed’in hükümdarlık dönemini gerekse Ali Canip Yöntem’in kronoloji metodunu dikkate aldığımızda bu bilgi doğrulanmaktadır. (Yöntem, 1927: s. 12)
Nesîmî’nin öğrenim yaşamı konusundaki bilgilerimiz sınırlıdır. Ancak üç Doğu dili olarak bilinen Farsça, Arapça ve Türkçede eser vermiş olması onun iyi bir eğitim aldığını göstermektedir. Nesîmî’nin satrançtan ticarete kadar birçok farklı alandaki terimleri başarıyla şiirlerinde kullanması onun geniş kültür birikimini ortaya koymaktadır. Ayrıca Nesîmî, Yedi Ulu Ozan’dan biri olarak kabul edilmektedir. Şairin yaşamı bugün, TRT tarafından “Ulu Ozanlar” adı altında belgesel hâline getirilmiştir. Ayrıca Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ulusal dil kurumunu adını Nesîmî’den almıştır.
B- Edebî Kişiliği
Nesîmî, Arapça ve Farsçanın yanında filizlenmeye çalışan yeni bir yazın dilinin öncülerindendir. Fuzûlî ile birlikte Azerbaycan Türkçesiyle yazan en büyük divan şairlerindendir. Özellikle Fadla’l-lah Astrabâdi ile tanıştıktan sonra şiirini Hurufilik inancını yaymak için bir araç olarak kullanmış, bu amaç ile Anadolu’da dâhil olmak üzere birçok yerde bulunmuştur. Nesîmî Türkçenin yanında Arapça ve Farsçayı da iyi bir şekilde bilmektedir. Bundan dolayı şair geniş bir etki alanına sahiptir. Nitekim şairin idamına neden olan şiirleri de daha çok Farsça kaleme aldığı divanında yer almaktadır.
Nesîmî’nin sanatını incelerken onun beslendiği düşünsel kaynaklardan bahsetmek gerekmektedir. Nesîmî her şeyden önce tıp, gök bilimi, matematik ve mantık bilimlerinin yanında klasik Doğu ve Antik Çağ felsefesini okumuş, İslam ve Hristiyanlık hakkında geniş bir bilgi birikimine sahip olmuştur. Nesîmî’nin özellikle bazı şiirlerinde insanların inançlarının aslında hep aynı noktada -yani tek olanda- birleştiği savı kuvvetle anlatılmaktadır. Mehmedzade bu konuda şöyle der:
Müslümanların Allah dedikleri ve Hristiyanların baba, anne ve Ruhu’l-kudüs dedikleri; Musevilerin Musa vasıtasıyla tanıdıkları şey, hurufilerin inancına göre aslında hep aynı şey olup Nesimi’ye göre de bu Adem’in kendisidir ve Adem’in çocuklarından her biri Allah’ın mazharıdır. (Mehmedzade: s. 69)
Nesîmî’nin görüşlerini salt Hurufilik ve tasavvufun bir biçimdeki yorumu olarak algılamak kuşkusuz eksik olacaktır. Ön Asya’nın en kargaşalı dönemlerinden biri olan 14. yüzyılda insan canına verilmeyen değer ve hilekârlığın tavan yapması; bu dönemde yaşayan birçok düşünürü anlam dünyasına sevk etmiştir. İnsanın değerli olması için var oluşunun yeterli olduğu bunun için de insanın her ne olursa olsun değerli bir varlık olduğu tezi bu dönemde çokça dile getirilmiştir. Ancak bu dönemde hiçbir felsefi görüşün din dairesi dışında değerlendirilmesi mümkün olmayacaktır. Bunun için yayılım sahası arayan tüm görüşler tarikat hâline gelmiş, düşünsel yapısını kurmadan önce dinî dayanaklarını hazırlamıştır. İşte Nesîmî’nin şiirlerini okuduğumuz zaman aslında salt insan sevgisini görürüz. O tüm evreni insanın biricikliğinde buluşturmuş ve bunu coşkulu bir anlatım ile sunmuştur. Bu sunumdaki coşkunluk heyecan vericidir:
Deryâ-yi muhît cûşa geldi;
Kevn ile mekân hurûşa geldi.
Nesîmî’nin bu evrensel tutumu önemli bir esin noktasıdır. O halk şiirine kadar geniş bir çevrede etkili olmuştur. Ona olan bağlılıktan dolayı kimi şairler onunla aynı mahlası edinmiştir. Özellikle 17. yüzyıl ozanı Kul Nesîmî ile karıştırılmamalıdır. Nesîmî, tasavvuftan yararlanmıştır ancak iddiaları dönemine göre son derece tehlikelidir. Çulpan Zaripova Çetin’in yaptığı bir çalışmada Nesîmî ile çağdaş Tatar şair Remiev karşılaştırılırken şöyle demektedir:
Nesimî de, S. Remiev de cisim ve can sahibi olan insanın dünya ve kâinata sığmadığını söyleyerek, insanı Tanrılaştırma veya Tanrı’yı kişileştirme yoluna gittiler, yaşadıkları devirlerin hüzün dolu hayatına kanaatsizlik bildirdiler ve bütün ustalıklarını insanın iç dünyasını açıklamaya yönlendirdiler. (Çetin: web)
Kuşkusuz Nesîmî’nin coşkulu dili ve inandığı doğrulara olan bağlılığı onun şiirlerindeki akıcı üslubun temelini oluşturmaktadır. Nesîmî’nin anlatımı bir solukta, hiçbir zorlama hissetmeden ilerleyen bir şiir oluşturmuştur. Onda hem düşünce hem de sanat olarak Mevlânâ etkisi açıktır. Aşağıdaki şiirde bunu görmek mümkündür:
Üzünü menden nihân etmek dilersen, etmegil
Gözlerim yaşın revân etmek dilersen, etmegil
Berk-i nesrin üzre miskin zülfünü sen dağıdıb
Âşıkı bîhânımân etmek dilersen, etmegil

Nesîmî’yi belli bir tarikat düzleminde incelemektense onu 14. yüzyılda yaşamış ve yapıtlarında insanın değerli bir varlık olduğunu savunmuş bir şair olarak ele almak daha mantıklı olacaktır. Çünkü Nesîmî’nin şiirlerine baktığımızda sanılanın aksine Hurufilik bir amaç hâlini almamıştır. Bu inanç olsa olsa insanın var oluş değerini ortaya koymak için bir araç olarak kullanılmıştır. Kuşkusuz bunda Nesîmî’nin tarikatın içerisinde edindiği konumun da büyük önemi vardır. Nesîmî döneminde insanlardaki ruhi boşluğun da etkisiyle hızlı bir yayılım gösteren Hurufi görüş sayesinde Bakü’den Batı Anadolu illerine kadar önemli bir çevrede destekçiler bulmuştur. Özellikle Nesîmî’nin öldürülmesi kendini baskı altında hisseden topluluklar tarafından ona duyulan bağlılığı azaltmamış aksine arttırmıştır. Köprülü Nesîmî hakkında şöyle konuşur: “Fuzûlî de dâhil olmak üzere bütün Azeri şairleri iki asır onu kendilerine mukteda bildiler; bu asırlar içerisinde yetişen Azeri şairlerin Hurufiliği kabul etmelerinde Nesîmî’nin büyük tesiri olduğu gibi; hatta Fuzûlî’de bile lisan, eda, tarz-ı tahallüs itibarıyla onun nüfuzu pek kolay tefrik ve teşhis olunabilir.” (Köprülü, 1924: s. 10)
Kabaklı onu Yunus Emre’ye benzetip halka en çok inebilen divan şairi olduğunu söyler: “Dildeki ustalığı, mısra kurma üstünlüğü, samimiyeti ve lirizmi ile Yunus Emre’yi hatırlatan ve edebiyatımızın kurucularından olan Nesîmî’nin halk, tekke ve divan şairlerimiz üzerinde azımsanamaz etkileri sezilmektedir. Denilebilir ki, halka en çok yaklaşabilen divan şairimiz Nesîmî’dir.” (Kabaklı, 2006: s. 21)

C- Eserleri
Nesîmî’nin bilinen iki eseri Farsça ve Türkçe divanlarıdır. Ancak bazı kaynaklarda Arapça yazılmış bir divanı olduğu da geçmektedir. Bunların yanında Mukaddimetü’l-Hakâyık adlı Hurufilikle ilgili bilgilerin bulunduğu kitabın ona ait olup olmadığı tartışmalıdır. Edebiyatımız açısından en önemli eseri Türkçe Dîvân’ıdır. Şairin divanında küçük mesneviler ve gazellerden başka devrinin Türklere has bir nazım şekli olan tuyuğlar ve bazı farsça şiirler bulunmaktadır. (Kabaklı, 2006: s. 22) Şairin, Türkçe Dîvân’ının Kahire’de bulunan bir yazma nüshasında, bazı gazellerinde Hüseynî mahlasını kullanmış olduğu görülmektedir. (Mengi, 2008: s.78-79)
Nesîmî Dîvânı ile ilgili yapılmış en önemli çalışma 2002’de Hüseyin Ayan tarafından yayımlanan “Nesîmî: Hayatı, Edebî Kişiliği, Eserleri ve Türkçe Divanının Tenkitli Metni” adlı çalışmadır. Çalışma, Nesîmî’nin birçok divan nüshasının karşılaştırılması biçiminde oluşturulmuştur. Eserin içerisinde 3 mesnevi, 4 müstezat, 1 murabba, 3 terciibent, 4 beyit, 315 tuyuğ ve 457 gazel bulunmaktadır. (Sertkaya, 2006: s. 1) Ayrıca şair ile ilgili Mustafa Sertkaya tarafından: “Nesîmî Divanı: Anlam Çerçevesi” adlı bir tez çalışması (yüksek lisans) yapılmıştır.

Ç- Şiirlerinden Seçmeler
a. Gazeller

Gazel 1 (müfteilün / mefâilün / müfteilün / mefâilün)
Mende sıgar iki cihân men bu cihâna sıgmazam
Cevher-i lâmekân menem kevn ü mekâna sıgmazam

Kevn ü mekândur âyetüm zâta gider bidâyetüm
Sen bu nişân ile meni bil ki nişâna sıgmazam

Kimse gümân ü zann ile olmadı Hakk ile biliş
Hakkı bilen bilür ki men zann ü gümâna sıgmazam

Sûrete bah vü ma’nîyi sûret içinde tanı kim
Cism ile cân menem velî cism ile câna sıgmazam

Hem sadefem hem incüyem haşr u sırât
Munca kumâş ü raht ile men bu dükâna sıgmazam

Genc-i nihân menem men uş ‘ayn-ı ‘ıyân menem men uş
Gevher-i kân menem men uş bahr ile kâna sıgmazam

‘Arş ile ferş ü kâf ü nûn mende bulundu cümle çün
Kes sözini uzatma kim bu şerh u beyâna sıgmazam


Gazel 2 (mef’ûlü / mefâîlü / mefâîlü / feûlün)
Ummâna giren ışık ile dürdâneye uğrar
Şükrâne viren cânını, cânâneye uğrar

Yanmakdan eğer korkar isen, şem’e yapışma
Şol âteşi gör kim, nice pervâneye uğrar.

Mansûr gibi cûşa gelür söyler ene’l-Hak
Her âşık-ı sâdık ki bu meyhâneye uğrar.

Gitmez dün ü gün câm-ı şarâbı, nazarından
Her kimse ki şol nerkis-i mestâneye uğrar

Tespih ile seccâdeyi bir cur’aya satar
Şol sûfi-i sâfî ki bu peymâneye uğrar.

Gazel 3 (müfteilün / mefâilün / müfteilün / mefâilün)
Kâmetüne elif diyen gör ne uzun hayâl ider
Her ki diler visâlüni ârzû-yı muhâl ider

Şol ala gözden iy gönül, key sakın uş sana direm
Uykuda sanma anı kim, uykusı yokdur âl ider

Zülfinü hâk-i reh gibi saldı ayağı altına
Gör nice halk-ı âlemün ömrini pây-mâl ider

Milk ile mal ü saltanât bir çöpe saymaz iy gönül.
Her ki diler visâlini, yâ taleb-i hilâl ider.

Şerh-i gamın Nesîmî’nün şol göz ü kaş u saça sor
Gör nice her biri sana şerh ü beyân-ıhal ider.
Gazel 4 (müfteilün / mefâilün / müfteilün / mefâilün)
Furkat içinde yanaram derdüme eyle çâre gel
Yaralu oldum uşda gör bağrum içinde yâre gel

Sabrumı gâret eyledi kapdı karârumı gamum
Hasret odında cânumı yahma bu bî-karâra gel

Gamdan egerçi furkatun bin çeri çekdi üstüme
Sen mana bessin anları koy bana yek-süvâre gel

Senden ırağa düşdüğüm yanar od oldı cânuma
İy gözümün çerâğı sen yahma beni bu nâre gel

Mihnet içinde garkayem furkatuna ulaşalı
Çek sanemâ bu vartadan zevrakumı kenâre gel

Cânum içinde mihrüni gizler idüm saçun kimi
Şevk-i ruhundan iy perî perdesi oldı pâre su

Zülfü ruhun visâlüne susamış iy kamer gözüm
İy kamerün katında yüz ay ü gün sitâre gel

Cân u teni Nesîmî’nün sensen ü senden ayru yoh
Var ise senden özge gir cân ile teni ara gel
Gazel 5 (müfteilün / mefâilün / müfteilün / mefâilün)
Ka’be yüzündür ey sanem yüzünedir sücudumuz
Tâ ki göre bu secdeyi nâra düşe hasûdumuz

Şem’-i ruhun harâreti yandırır ey kamer bizi
Uş bu cihetten oldu kim göklere çıktı dûdumuz

Cânımızı bırakmışız âteş-i aşka ûd tek
Tâ ki safâ u zevk ile aşkına yana ûdumuz

Zülf ü kaşınla kirpigin Mushaf’ımızdır okuruz
Ey dilimizde cümle sen güftümüz ü şünûdumuz

Zülf ü ruhûn hisâbına düşmüşüm üsta sayarım
Ey dilimizde cümle sen güftümüz ü şünûdumuz

Ma’bûdumuz sıfâtı çün zât-ı kadîm ü ferd imiş
Vâhid-i bî-zevâledir merci’ ile şu’ûdumuz

Kâf ile nûn ezelde çün illetimizdir ey beşer
Cevher-i lâ-mekân biziz kim bileser hudûdumuz

Kâdîya nesne vermeziz rüşvet içinbu da’vîde
Kâdî-i Hak katında çün âdil imiş şuhûdumuz

Mâ vü meniden ey fakîh esriyüben belâ deme
Çünkü yegâneden durur vârid ile vürûdumuz

Sûret ü hatt u hâline sâcid ü âbid olmayan
Milletimizde ol durur müşrik ile cuhûdumuz

Düşmen için Nesîmâyâ olma melûl u gam yeme
Oldu ezel gününde çün Fazl-ı ehad vedûdumuz
Gazel 6 (fâilâtün / fâilâtün / fâilün)
Ey yüzü gül lebleri mercânımız
Ey gözü nergis şeh-i mestânımız

Yüzüne karşı sücûd eyler melek
Secdeye inkâr eder şeytânımız

Nûr-ı ayının Hak kitâbıdır velî
Sûretin nakşı durur Kur’ânımız

Hızr eger zulmâtta ister âbını
Leblerindir çeşme-i hayvânımız

Sûret-i Allâh cemâlindir yüzün
Uş nebînin sözleri bürhânımız

Şol safâsız sûfii gör kim neçe
Dem urur bî-ma’rifet hayvânımız

Fî vü zâd ü lâmdur Fazl-i ilâh
Fazlına kurbân oluptur cânımız

Hükmüne teslîm olur cân u gönül
Ey vücûdum tahtına sultânımız

Ey Nesîmî gevherin harc eyleme
Olmayınca müşteri cânânımız
Gazel 7 (mef’ûlü / fâilâtü / mefâîlü / fâilün)
Düştüm ezelde zülfüne dâm olmadan henüz
İçtim lebin şarâbını câm olmadan henüz

Gördüm yüzünü Ka’be’de ehl-i safâ ile
Kıldım tavâf-ı Ka’be harem olmadan henüz

Yazmış yüzünde sûre-i Rahmân’ı ves’s-selâm
Arş ile kürsî levh u kalem olmadan henüz

Gördüm yüzünde nûr-ı tecelli şevkını
Ay u güneşte nûra makâm olmadan henüz

Dür-dâne dişlerini anun görmüş idim uş
Dürre sadefte nazm u nizâm olmadan henüz

Vechinde yazmış idi anun otuz iki harf
Hatt u beyân u harf ü kalem olmadan henüz

Görmüş idi Nesîmî yüzünde nişân-ı Hak
Oldum nişân-ı subh ile şâm olmadan henüz

b. Terciibent
(mef’ûlü / mefâilün / feûlün)
Hat ile bu resme hâl olur mu
Sevdâsı kimi hayâl olur mu

Câdû gözün âline alındım
Şehlâyile nergis âl olur mu

Zülfün götür ey kamer yüzünden
Bedrim gecesi hilâl olur mu

Hâver güneşisin ey perî-ruh
Kâmil güneşe zevâl olur mu

Aşkın adı vâhid oldu bî-misl
Zât-ı ehade misâl olur mu

Aksi dişinin gözüme düştü
Emvac kimi belâl olur mu

Ağzın yeri kand ü âb-ı hayvân
Her çeşme suyu zülâl olur mu

Lâ’lin inebi ezel meyidir
İçmeyene hamr u bal olur mu

Bilsem bu meyi haram eden kim
Fetvâ bulıcak helâl olur mu

Koparalı kâmetin kıyâmet
Tûbâda gör i’tidal olur mu

Sen hüsnü cemîle dedi tahsîn
Bir sencileyin cemâl olur mu

Niçin koyayım eteğin elden
Dîvâneye kîl ü kâl olur mu

Aşk ile cihân vücûda geldi
Bundan dahi yeg kemâl olur mu

Çün doldu vücûdum evi senlik
Mahv oldu i dôst bende benlik

c. Tuyuğlar
Tuyuğ 1 (fâilâtün / fâilâtün / fâilün)
Dalmışam şol bahra kim pâyânı yok
Düşmişem şol rence kim hüsrânı yok
Görmişem şol bedri kim noksânı yok
Bulmışam şol genci kim virânı yok

Tuyuğ 2 (fâilâtün / fâilâtün / fâilün)
Bî-vefâ dünyâdan usandı gönül
Yoh didi dünyayı yoh saydı gönül
Düşdü ışkın odına yandı gönül
Vahdet’ün kand âdına bandı gönül

D- Kaynakça
AHMET, Kabaklı (2006), Divan Edebiyatı, Türk Edebiyatı Vakfı.
AYAN, Hüseyin, Seyyid Nesîmî ve Hurûfîlik, web: obs2.comu.edu.tr/dosyalar/DersMateryal/nesimi.doc
ÇETİN, Çulpan Zaripova, Segiyt Remiev ve Nesîmî, Muğla Üniversitesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Bölümi, web: http://turkoloji.cu.edu.tr/CAGDAS%20TURK%20LEHCELERI/culpan_zaripova_nesimi.pdf
KÖPRÜLÜ, Mehmet Fuat (1924), Fuzûlî, Hayatı ve Eserleri.
MEHMEDZADE, Hamid (1972), Nesîmî’nin Hayatı ve Farsça Divanı (çev.:Turgut Karabey), Bakü.
OLGUN, İbrahim (1970), “Seyyit Nesîmî Üzerine Notlar”, Belleten, TDK Yayınları.
YÖNTEM, Ali Canip (1927), Nesîmî ve Tuyugları: Tarihi Kronoloji, Güneş Dergisi, S. 7.

Yazıyı hazırlayan: Ensar KILIÇ. Bu yazının tüm hakları simitcay.com’a aittir. İzinsiz kullanılamaz.

 

Yorum Bırakabilirsin, veya Sitenden trackback verebilirsin.

Yorum Bırak

Powered by Webmaster Forum