ŞEYH GÂLİB

YAŞAMI – EDEBÎ KİŞİLİĞİ – ESERLERİ – ŞİİR ÖRNEKLERİ

A- Yaşamı

Şeyh Gâlib, hicri 1171’de yani 1757-1758’de, İstanbul’da bulunan Mevlevihane kapısı dolayındaki bir evde doğmuştur. Divan edebiyatının son büyük şairi olarak kabul edilen Gâlib, Kırımlı bir ailenin soyundan gelmektedir. (Osman Şevkî: 33b) Gerçek adı Mehemmed’dir. Doğumuna “Eser-i aşk” ve “Cezbetu’l-lâh” tamlamalarıyla tarih düşürülmüştür. Muallim Naci’ye göre ilk tarih Dilâver Ağa-zâde Vahîd’e aittir. Gâlib, Dîvân’ında bu tarihten bahseder ancak kimin tarafından düşürüldüğünü belirtmez. (Gölpınarlı, 1968: s. 9) Dilâver Ağa-zâde Vahîd’in Gâlib’in doğumundan hemen sonra ölmüş olması bu bilgiyi kuşkulu bir hâle getirmektedir.
Şairin yaşamını ele alan en eski kaynak yaşamında önemli bir yeri olan Esrar Dede’nin 1796’da Gâlib henüz yaşarken kaleme aldığı Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye adlı yapıttır. Bu yapıtta “Gâlib Dede” başlığı altında Gâlib hakkında önemli bilgiler verilmiştir. Yine Gâlib’in ölüm yılı olan 1798’de döneminin vakanüvislerinden Halîl Nûrî’nin yazdığı Nurî Târîhi adlı yapıtta Gâlib hakkında bilgiler bulunmaktadır. Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevleviyye’nin bir özeti olan Ali Enver’in Semâ-hâne-i Edeb’i, Silâhdâr-zâde ve Şefkat tezkireleri de Gâlib hakkında bilgi edinebileceğimiz önemli kaynaklardır. Bunun yanında eski Galata Mevlevihanesi olan Divan Edebiyatı Müzesi’nde bulunan bir Gâlib Dîvânı’nın başında yer alan ve şairin yaşam öyküsünü konu alan sekiz sayfalık biyografi onun yaşamı hakkında önemli ipuçları taşımaktadır. (Gürer, 2000: s. 203-204)
Gâlib, XVIII. yüzyılın ortalarında dünyaya gelmiş ve kısa yaşamı boyunca Türk edebiyatının en güzel örneklerinden olan Gâlib Dîvânı ve Hüsn ü Aşk’ı yazın dünyasına kazandırmıştır. Şair, Mevlevilik geleneğine bağlı bir ailenin soyundan gelmektedir. Şairden üç yıl sonra vefat eden babası Mustafâ Reşîd’in mezar taşında, dolama destarlı (sarıklı) Mevlevî sikkesi vardır. Buna nazaran kendisine destar verilmiş yahut Mevlevî halifeliği derecesine yükselmiş bir zattır. (Gölpınarlı, 1985: s.3) Şairin dedesinin de bir Mevlevi olduğu bilinmekle birlikte, tam olarak kim olduğu konusunda değişik düşünceler ortaya atılmıştır. Abdulkadir Gürer’e göre Yenikapı Mevlevihanesi’nin 12. şeyhi Küçek Muhammed Dede, Gâlib’in dedesidir. Bir süre Konya’da Mevlânâ Dergâhı türbedarlığı görevinde bulunmuş, Yenikapı Mevlevihanesi Şeyhi Safıyyullah Musa Dede’nin ölümünden sonra Muhammed Ârif Çelebi tarafından bu dergâha postnişin olarak atanmıştır. Son dönemde yapılan çalışmalar ile birlikte dedesinin şairin doğumundan önce Gâlib’e Mehmed Es’ad adını taktığı, şair Neş’et’in de yazdığı mahlasnamede buna yer verdiği anlaşılmaktadır.
Neş’et didi pirân zebânından idüp güş
Mahlas ana Es’ad ne sa’âdet bu ne şândur
Pirân zebânından idüp güş ifadesi de bu savı güçlendirmektedir. (Gürer, 2000: s. 206-207) Gâlib Es’ad mahlasını uzun süre terk etmemiştir. Ancak sonraları bu mahlasın başka şairlerce çokça kullanılmış olmasından dolayı yalnızca Gâlib mahlasını kullanmıştır. Bu ad dönemindeki diğer şairler tarafından son derece iddialı bulunmuş; özellikle Sürûrî şaire bu seçiminden dolayı ağır eleştiriler getirmiştir.
Gâlib, sıralı bir eğitim görmemekle birlikte sürekli bir şekilde kendini geliştirmiş ve döneminin gerekli bilimlerini öğrenmiştir. Özellikle tasavvuf ve din konularında önemli bir bilgi birikimine sahip olmuş, çağdaşı ve geçmişteki birçok şairin şiirlerini okuma fırsatı bulmuştur. Fuzûlî, Hayâlî ve Nef’î gibi taç şairlerin yanında La’lî ve Tıflî gibi şairlere de nazireler yazması onun birçok şairin şiirlerini okuduğunu göstermektedir.
İlk eğitimini babasından alıp babası ile birlikte Tuhfe-i Şâhidî’yi tamamlayan şair, 14 yaşına kadar çeşitli bilim dallarına ilgi duymuş ve bilgi hazinesini geliştirmiştir. Onun İran şiirini tanıması ve sebkihindi şiirine yönelmesinde Farsçada yetkin bir insan olan Mevlevi ve Nakşi Neş’et Süleyman’ın yeri büyüktür. Şaire Es’ad mahlasını dedesinin mi yoksa Neş’et’in mi verdiği tartışmalı bir konu olsa da Neş’et’in Gâlib için bir mahlasname yazdığı bilinmektedir. Özellikle Türkçe ve Farsça kaynakları inceleyen Gâlib için bu yıllarda edindiği bilgiler kendi şiir görüşünün belirginleşmesinde etkili olmuştur. Döneminin önemli hocalarından aldığı bilgilerle birlikte Mevlânâ’nın Mesnevî adlı eseri şairin edebî gelişimi için önemlidir. Ayrıca Gâlib’in Hamdî Efendi’den Arapça öğrendiği de bilinmektedir. (Kalkışım, 2010: s. 54)
Gâlib bir süre Divanıhümayun Kalemi’nde çalışmış, bunun ardından çileye girmek isteğiyle Konya’ya gitmiştir. Ancak onun bu isteğine ailesi karşı çıkmış ve Konya’da ders aldığı Çelebi Seyyid Ebûbekir Efendi’den Mustafâ Reşîd Efendi’nin ricasıyla, Gâlib çilesini İstanbul Yenikapı Dergâhı’nda tamamlamıştır. Böylece 1787’de Gâlib “dede” olmuştur. Burada onu en çok etkileyen isimler Ali Nutkî ve Ahmed Dede olmuş, Ali Nutkî Efendi’nin izniyle Trabzonlu Köseç Ahmed Dede’nin et-Tuhfetü’l-behiyye fî tarîkati’l-Mevleviyye adlı eserine es-Sohbetü’s-sâfiye adlı bir haşiye yazmıştır. Yine bu yıllarda Sîneçâk’ın Cezîre-i Mesnevî adlı eserini şerh etmiştir. 1791’de Nûman Bey’in görevden uzaklaştırılmasıyla Konya Çelebisi tarafından Galata Mevlevihanesi’ne şeyh olarak atanmıştır. Gâlib buradaki şeyhliği sırasında saray ile iyi ilişkiler kurmuş ve bir Mevlânâ âşığı olan III. Selim’in dikkatini çekmeyi başarmıştır. Bu onun hareket yeteneğini genişletmiş, saraydan aldığı yardımlarla birlikte tekkeyi etraflı bir onarımdan geçirmeyi başardı. Özellikle III. Selim’in kız kardeşi olan Beyhan Sultan şairin Galata Mevlevihanesi’ni bir edebiyat merkezi durumuna getirmesi için ona birçok yardımda bulunmuştur. Gâlib, mevlevihanesinde salı ve cuma günleri
Mesnevi dersleri vermiştir. Sultan Selim bir fermanla Gâlib’e mesnevihan atama iznini de vermiştir. Böylece şairi bütün Mevlevi şeyhlerinin üstünde bir dereceye yükselmiştir.
Şeyh Galip evlenmemiştir. Saraylı olan habibesinden 1210 (1795) yılında Zübeyde adında bir kızı olmuştur. (Doğan: s. 22) Şairin ölümü hakkında ise çeşitli söylentiler hâkimdir. Ölüm nedeninin verem olduğu konusunda hemen hemen bir ortak görüş ortaya koyulsa da, bu ölümü hazırlayan etkenler tartışmalıdır. Birtakım görüşlere göre şairin hırsı ve gururu hastalanıp tez yaşta ölümüne neden olmuştur. Yine başka bir görüşe göre ise Galip, 1794 yılında annesini, 1796 yılında da sevgili dostu Esrâr Dede’yi kaybedince üzüntüden verem hastalığına tutulmuştur. Gâlib’in ölüm tarihi 3 Ocak 1799’dur. Gâlib’in cenazesi kandile rastlayan bir perşembe günü büyük bir kalabalıkla kaldırılmış ve Galata Mevlevihanesi haziresinde (cami avlusundaki mezarlık) İsmail Rüsûhî Dede’nin ayak ucuna gömülmüştür (Doğan: s. 24)

B- Edebî Kişiliği

Gâlib Türk edebiyatında derin izler bırakmış ve divan edebiyatının en önemli şairleri arasına girmeyi başarmış bir isimdir. Kuşkusuz Gâlib’i yalnızca bir şair olarak görmek de doğru olmayacaktır. Çünkü şaire ait Hüsn ü Aşk mesnevisi içeriğiyle birlikte iyi yapılandırılmış sanatlı bir öykü görüntüsü vermektedir. (Turinay: s. 31) Ancak bu anlatım ağır bir dille betimlenmiştir. Oysa ki, Gâlib’in Nâbî’ye getirdiği en büyük eleştiri; Nâbî’nin yapıtlarında Farsça benzeri uzun tamlamalara yer vermesidir. Gâlib’in dilinin yaşadığı dönemden daha ağır olması onun bu görüşüyle ters düşmektedir. Lale devri şairlerinde oldukça sadeleşen dil, Galip’te yeniden ağırlaşmıştır. Onun dili, daha çok başta Nâilî olmak üzere sebkihindi şairlerinin dil özelliklerini taşır. Gâlib’in beyitlerini bir okuyuşta çözmek, hatta basit anlamını bile anlamak oldukça zordur, üzerinde düşünmeyi ve çaba göstermeyi gerektirir. (Doğan: s. 25)
O, Mevlevilik çevresinde yetişmiş, âdeta tasavvuf düşüncesiyle yoğrulmuştur. Bütünüyle tasavvufu işleyen Hüsn ü Aşk mesnevisinin yanında divanındaki şiirlerinin de hemen hepsi tasavvufi düşünceyi anlatır. Ama Gâlib’te tasavvuf diğer bazı mutasavvıf şairlerde olduğu gibi açıkta değil derindedir. Ancak bazı işaretlerden yola çıkarak ve tasavvufi terimlerin yardımıyla beyitleri anlamak mümkün olabilir. (Mengi, 2008: s. 250)
Şeyh Gâlib gerek Dîvân’ında bulunan kasidelerde gerekse Hüsn ü Aşk mesnevisinde sanat anlayışı hakkında bizlere ipuçları vermiştir. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, divan edebiyatının tıkandığı bir noktada Türk edebiyatındaki en gelişkin örneklerini onun dilinde bulduğumuz sebkihindi; şairler için yeni bir soluklanma noktası hâline gelmiştir. Bunun için Gâlib, divan edebiyatı açısından yeni bir çığır açmış, artık son dönemini yaşayan büyük bir edebiyatın bir anlamda görkemli bir vedasını simgelemiştir. Ondan sonra yetişen divan şairlerinin hiçbiri edebiyatımızda kalıcı izler bırakabilecek durumda değildir. Talat Sait Halman bu konuda şöyle der: “Bir de hep diyoruz ki, divan edebiyatının son büyük şairidir Şeyh Galib, ama onu söylerken unuttuğumuz bir nokta var. Belki de modern Türk şiirinin ilk büyük şairidir. Bence Türk modernizmi, Osmanlı modernizmi, edebiyatta Şeyh Gâlib’le başlar.” (Halman, 1995: s.191)
Gâlib’in şiirini incelediğimiz zaman onun şiirini değerli kılan en temel ögenin “hayal” olduğunu görürüz. Bunda Hoca Neş’et’in de yönlendirmesiyle etkilendiği İran şairlerinin özellikle de Şevket-i Buhârî’nin önemli bir yeri vardır. Hatta Gâlib’e Anadolu’nun Şevket’i denilmiştir. Onun hayal dünyası o denli geniştir ki, hayalle bütünleşmiş bu anlam birikimi şiiri o güne kadar eşine rastlanmayan bir iklime sokmuştur. Bu iklim, düşlenen ögeleri küçük imajlar hâlinde bilinç evrenimize sunmaktadır. İşte şairin bu başarısı onu, Halman’ın savunduğu gibi modern şiire bir nebze de olsa yaklaştırmaktadır. Gâlib, bu hayal dünyasının yanında kendi şiir görüşünü ortaya koymaktan da geri kalmamıştır. Gâlib’e göre şair: nükte-senc (nükte tartıcı), sühan-senc (ölçülü konuşan), gönül ehli, güzel huylu ve ılımlı bir karakter göstermelidir. Şair olacak kişide dert ve üzüntü bulunmalıdır; onun birçok belalara uğraması kaçınılmazdır. (Kaplan, 2007: s. 255-256) Şair, sevgiyi ve onun güzelliklerini kalbinde yaşamalıdır. Bu yaşayış ten elbisesinde yalnızca bir yansıma hâlini alabilir; dudaklar, yanaklar ve saçlar ancak bir görünüşten ibarettir. Önemli olan şairin maddi görünüşü hayal dünyasında ne denli soyut bir güzelliğe çevirebildiğidir. İşte şairin soyut düşünüş becerisi onun şiir yeteneğinin ortaya çıkmasında belirleyici olacaktır. Çünkü Gâlib’e göre şair bir avcıdır. Kendi deyimiyle hayal evreninden gelen şahin şiir ceylanını avlamalıdır. Ona göre şiir birkaç sözcüğün bileşimiyle ortaya çıkan bir söz bileşkesi değildir. Şair sürekli yeni buluşlar yapmalı, yeni değerler üretmelidir; böylece anlam güzelliğini şiirin geneline yaymalıdır. Bunca yeni anlam üretmek ve güzeli anlatabilmek ise bu dünyanın somut varlığına kapılmayarak elde edilebilir. Şiir yazmaya çalışan bir kişi denizi gördüğünde aslında deniz altındaki incileri duyumsamalıdır. Bundan dolayı özellikle eğretileme sanatı yapı güzelliğinden çok anlam derinliğine hizmet etmelidir. Tüm bunları yaparken hayal dünyasının biçimlendiği gönül evreninin gündelik yaşamın bayağılığına bulaşmaması gerekmektedir. Gâlib şiiri yapısal bir bütünden ibaret gören ve bulduğu birkaç sıradan söze değer yüklemeye çalışanları; yumurtladığı bir yumurta için ortalığı ayağa kaldıran tavuklara benzetmektedir:

Mânende-i mâkiyân-ı garrâ
Yek beyzâ hezâr fahr ü da’vâ (HA: s. 136-137)
Ona göre şiir denenmemiş ve denilmemiş olanı bulup söylemeye çalışmalıdır:
Merd ana denir ki aça nev-râh
Erbâb-ı vukûfu ede agâh (HA: s.43)
Şair düşüncesi incelikli olmalı ve sıradanlıktan sıyrılmalıdır. Çünkü sıradan düşünen bir şair ortaya yeni düşünüşler koyamayacaktır. Bunun için şair öncelikle ruh evrenini temiz tutmalı, aşkın biricikliğini yüreğinde hissetmelidir. Bunu yaparken de özgünlüğü ve orijinal mazmunları elden bırakmamalıdır.
Hiç aşktan özge şey revâ mı
Sarf etmege gevher-i kelâmı (HA: s.44)
Gâlib, şairi, şiirleri ve mazmunları yeni bir eda ile söyleyen kişi olarak tanımlamaktadır. Bu da onun şiirindeki sebkihindi etkisini açıkça ortaya koyar. Artık eskimiş mazmunlar divan edebiyatını tekrara düşürmüş ve yeni hayal dünyalarının keşfedilme zamanı gelmiştir. Gâlib’e göre şiir kalpten doğan bir gönül çocuğudur. Bunun dolayı şiir için en önemli şey ilhamdır. Ancak bu ilham geniş bir düş dünyasının içinde yoğrulmalı, işlenmelidir. Gâlib bu hayal ettiği şiir âlemini bizlere benzetmelerle aktarır. Ona göre sözler düşünsel olarak büyük bir derinlik barındırmalı, gönül dünyasında hayal perisi dilediğince kanat çırpmalıdır. İşte bu mantık Gâlib’in büyük bir düş evrenine hâkim olmasını kolaylaştırmış, ona büyüleyici bir anlatım kazandırmıştır. Kelimeler şişe, hayaller ise peri çocuklarıdır. O, kelimelere yüklediği yeni anlamlarla onları büyüleyici bir söyleyişe ulaştırır:
Şîşe-i elfâzımız sahbâ-yı tahkîk istemez
Bir perîzâd-ı hayâle cilvegehdir her biri (DG.325: s.427; Kaplan, 2007: s. 456)
Gâlib’in şiir anlayışına göre şair, mana aleminde yanmalıdır. Bu anlamsal yanmanın geriye bıraktığı kızıl bir dünyadır. Onun için Gâlib’in şiirinde kızıl ve ateş temlerine bolca rastlanır. Şiiri yüce bir saray olarak gören şair gazel nazım biçimini önemser ve güzelliğin bir görüntüsü olarak görür. Yani sözler insanın iç dünyasında bir görüntü bırakmalıdır. Bu görüntü de ancak orijinal benzetmelerle mümkün olacaktır. Bu şaşırtıcı görsel ziyafet şairin bazı edebiyat tarihçileri tarafından modern şiirin içinde gösterilmesini sağlamıştır. Gâlib, bu görsel ziyafeti, hayalleri işleme gücünü ve şiirlerinin akıcılığını sağlama konusundaki yetkinliğini belirtirken mütevazi davranmamıştır. Dilediği alanda şiiri ilerletme konusunda kimseye geçit vermediğini şu beytinde açıkça söyler:
Vermedi bir kimseye Gâlib geçit
Kande çevirdiyse söz ırmağını (DG. 312: s.420)
Yine kendini, kalem gibi, şiir zemininde kökleri ve saçakları kıvrılıp bükülmüş mısralarla beslenen bir ağaca benzetir (Kaplan, 2007: s. 457):
Hâme-veş perverdeyiz Gâlib zemîn-i şi’rde
Mısra-ı pîçîdedir gûyâ ki bîh u rîşemiz (DG. 113: s.314)
Onun şiiri zamanı ve varlığı gerçek dünyadan soyutlayıp, tüm algıları bir ateş hâline getirmiştir. Böylece şiir dokunduğu yürekleri de alevlendirmektedir. Tam da burada devreye mitolojik canlılar girmekte, klasik edebiyattaki gül bahçesinin yerini derin bir anlam evreni kaplamaktadır. Ardından Gâlib sormaktadır: “Yakıcı olmayan şiirlere mana kuşları konmaz; hiç gül bahçesi semenderlere mekân olur mu?”
Nazm-ı bî-sûzişe mürgân-ı ma’ânî konmaz
Gülşen olsun mu semenderlere bâğ-ı yâkût (DG. 25: s.262)
Ateş kırmızı rengi ve ıstırabı; yeşil yeniliği ve tazeliği; beyaz kâğıdı, temizliği ve berraklığı ifade eder. Bu renklerin bir araya gelişi Gâlib’in şiirlerindeki çeşitliliği, büyüleyici renk cümbüşünü ve estetik baharını ifade eder Onun şiiri renkli hayallerle, ince düşüncelerle süslü; estetik bir anlam içerir. Bir dizesinde dediği gibi: “Bin çarha değer o beyt-i rengîn.”
Galip’in dünyasında kırmızının yanında siyah da önemli bir yer tutar. Victoria Holbrook, “Mazmun mu Klişe Yoksa Devralınmış Mazmun Kavramı mı? Galib’in Hayalinde Renk ve Yorumu” adlı makalesinde şöyle der:
Siyahın, “… göz kamaştırıcı olanın rengi olduğu açıkça anlaşılıyor. Işığın fazlalığıdır. Gündüz ışığını örtüp özeline, samimiyete, saflığa çağırır. Dışsal dünyaya ve dışsal algı organlarına göre engel olup iç dünyaya ve içsel duyuların açılmasına imkân verir. Var olan, ama gözle görülemeyen, maddi olmayan, anlayış gibi, sevgi gibi, düşünüş gibi zihinsel, imgesel, duyusal şeylerin alanına götürür. Maneviyat dünyasına, bilinmeyene ve hayale götürür; hayal, fantezi olarak değil de Gâlib’in bağlı olduğu düşünce geleneğindeki gibi bir yeti ve o yetinin tecrübe alanı (Âlem-i hayal, Âlem-i misâl) olarak anlaşılırsa. Böyle şeyler görülür olmadıklarından karanlıkta gibidirler, ama aydınlatıcı olurlar.”
Galip’e göre şiirde kullanılan kelimeler anlamlarıyla bir bütün oluşturmalı ve yerli yerinde kullanılmalıdır. Çünkü yaşayan edebî dilden uzak sözcükler şiirin anlamsal bütünlüğüne zarar verecektir. Gâlib’e göre özellikle güzelliğin şiirinin yazıldığı tür olan gazellerde anlam bilindik sözcüklerle anlatılmadıkça etkileyici bir elbiseye bürünemez. Bu konuda İskender Pala ise Gâlib’in bu ilkeye yeterince bağlı kalmadığını düşünür: “Bir defa Gâlib’in şiiri, derin hayal örgüsüyle yoğrulmuş olup fazla terkiplidir (sebkihindi). Oysa kendisi fikir olarak Nabî’yi bile, dilinin külfetli olmasından dolayı muahaze etmektedir.” Anlaşılırlık açısından bir değerlendirme yaptığımızda, bu durumu mazmunların kapalı anlamlarına bağlamak daha doğrudur. Gâlib her en kadar şiirin bilindik sözcüklerle yazılması gerektiğini ifade etse de o açıkça anlaşılabilen dizelere karşıdır. Ona göre şiirde açıklık bir ilke olmaz, çünkü şiir bir belge değildir. Şiir sözün en yüce sanatıdır. İyi bir sanatkâr olmak için de deneyim vazgeçilmez bir ögedir:
Olmaya sözü bedîhî-i tâm
Ede nice tecrübeyle itmâm
Şiir yeni, orijinal ve kimse tarafından söylenmemiş olmalıdır. Bu da sebkihindi akımının bir getirisidir. Diğer şairler gibi Gâlib de o güne kadar söylenmemiş anlamların peşindedir. O yaptığı akılcı buluşlarla şiir zevkini sanatsal bir boyuta taşımayı başarmıştır:
Bikr-i ma’nâya tahassürle nevâ-yı suhanım
Sûr-ı Leylâ’daki mersiyye-i Mecnûn gibidir (DG.72: s.290)
Gâlib için kelimeler şiiri derinleştirmek için yeterli değildir. Ona göre şiire canlılık ve güzellik veren kapalı kapılar ardında betimlenen bir evrenin bilinmeyen gizemleridir. Bu gizemler anlamlandırıldıkça şiirin zarafeti orta çıkmaktadır. Anlamı şiir sanatı için vazgeçilmez bir parça olarak betimleyen şair, poetikasında her ne olursa olsun anlamın gizemli ülkesinden ayrılmayacağını vurgulamaktadır. Bu da onun özgün anlatımlar geliştirmek için gösterdiği büyük çabayı göstermektedir. Bu kuşkusuz empresyonizm boyutunda bir anlayış değildir ancak daha sonraki dönemlerde yetişecek Türk şairlere “dünyayı renklerle boyama” gücünü verecek önemli bir dayanak noktasıdır. Bu açıdan bakarsak Gâlib’in Haşim gibi önemli modern şairleri dahi etkilediğini açıkça söyleyebiliriz.
Gâlib şiirde altyapısı güçlü olmayan mazmunlar üretmenin tehlikesini bilmektedir. O, içi doldurulmamış ve kanatsız bir kuşa benzeyen mazmunları şiiri cansızlaştıracağını sık sık belirtmektedir. Onun için mazmunlar şiire canlılık vermeli, düş evrenlerinin kapısını aralamalıdır. Ezberlenmiş anlam kümeleri artık sıradanlaşmış ve zihinlerdeki etkisini yitirmiştir. Bunun için güzel şiirin en önemli özelliği kusursuz bir yapı düzeninde hayal ekseninde yoğrulmuş derin bir anlam örneklemi oluşturmaktır. Burada hayal kavramı ön plana çıkmaktadır. O hayalleri şairin yeteneğini ölçmek için en önemli ölçüt olarak görmektedir.
Bu söze Kur’ân gibi îmân eder ehl-i sühân
Şâ’irin Galib tahayyül rütbe-i i’câzıdır (DG. 55: s.280)
Gâlib’in edebî kişiliği değerlendirilirken unutulmaması gereken önemli bir nokta da Gâlib’in iyi Mevlevilik yönüdür. Şairin methiyelerinde ve diğer bazı eserlerinde Mevlânâ ve Mesnevî’nin önemli yer tuttuğu görülür. Şeyh Gâlib, divanında ve Hüsn ü Aşk’ta Mevlânâ ve Mesnevî’yi öven ifadelere yer vermiş ayrıca Mevlevî tarikatına ait unsurları da şiirlerinde sıklıkla kullanmıştır. Divanında yer alan dört methiyede de Gâlib’in Mevlânâ ve Mesnevî’ye verdiği değeri görmek mümkündür. Bu şiirlerde şair, Mevlânâ’yı, Mesnevî’yi övmüş, Mevlânâ ve Mevlevi tarikatına duyduğu sevgi, saygı ve bağlılığı sergilemiştir. (Batislam, 2008: web)
Şairin sanat görüşü hakkında birçok makale kaleme alınmıştır. Ancak Kaplan’ın “Şeyh Gâlib’in Şiir Anlayışı” adlı makalesi Hüsn ü Aşk ve Dîvân’da bulunan bilgiler ışığında şairin sanat yönünü belirgin çizgilerle ortaya koyması bakımından önemlidir. Yine Gölpınarlı’ya ait “Şeyh Galib Divanı’mdan Seçmeler” adlı kitabın ön sözü Gâlib’in sanat anlayışının ana hatlarıyla verildiği eserlerinden yalnızca biridir.
C- Eserleri
Gâlib’in kısa yaşamına sığdırdığı dört adet yapıtı vardır. Bunların ikisi manzum ikisi mensurdur. Bu dört yapıtın dışında bir de Mevlevi şairlerin yaşam öykülerinin anlatıldığı ve Esrâr Dede tarafından yazılan Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevleviyye adlı eserdeki şiir seçimleri de Gâlib’e aittir.
a. Dîvân
Şairin edebî yönünü inceleme olanağını bulduğumuz önemli eserlerinden biridir. Şair divanını henüz 24 yaşındayken tamamlamış, daha sonra ise birtakım eklemeler yapmıştır. Yapıtta sebkihindi akımının etkileri açık bir biçimde görülür. Gâlib’in hayal dünyası ustalıkla işlediği anlamla bütünleşir.
Gâlib Dîvânı’nda 30 kaside, 71 tarih, 13 terciibend, 1 sâkinâme, 8 müseddes, 19 tahmis, 2 muhammes, 1 tard u rekb, 11 mesnevi, 1 bahr-i tavîl, 1 tezkire, 371 gazel, 1 mersiye, 2 lügaz, 43 kıta, 63 rübâ, 70 beyit ve 4 dize bulunmaktadır. 380 sayfa olan bu eserin son 92 sayfası Hüsn ü Aşk mesnevisini içermektedir. (Okçu: s. 7)
Gâlib Dîvânı hicri 1252’te Mısır Bulak’ta güzel bir talikle taş basması olarak basılmıştır. Bu divanın yazma ve sağlam nüshaları, özellikle İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. (Gölpınarlı, 1980: s.6) Şeyh Gâlib Dîvânı ile ilgili yapılan ilk önemli çalışma Abdülbaki Gölpınarlı tarafından yapılmıştır. 1953’te tamamlanan bu çalışma Şeyh Gâlib Dîvânı’ndan Seçmeler adıyla yayımlanmıştır. Aynı yapıt 1970’da Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasından yeni bir ön sözle bir kez daha bastırılmış. Uzun dönem kapsamlı bir çalışma yapılmayan bu divan, 1994’de hem Naci Okçu hem de Muhsin Kalkışım tarafından ayrı ayrı çalışılmıştır. Ayrıca Kültür ve Turizm Bakanlığının e-Kitap projesi ile birlikte Naci Okçu’nun çalışması Genel Ağ ortamına sunulmuştur.

b. Hüsn ü Aşk
Hüsn ü Aşk Gâlib’in gerçek sanat değerini ortaya koyduğu yapıtıdır. Yapıtta tasavvuf hayal süzgecinden damıtılarak derin bir düş evreninin içerisinde işlenmiştir. Bu yapılırken mesnevinin başkahramanları olan Hüsn ve Aşk’ın birbirlerine olan tutkusunun tanrısal aşka dönüşmesi sağlanmıştır. Böylece çokluk evreninden tekliğe giden yoldaki zorlu yolculuk betimlenmiştir.
Gâlib bu yapıtın yazılış amacını Nâbî’den daha iyi bir mesnevi şairi olduğunu göstermek olarak belirtmiştir. Yaygın bir görüşe göre bir gün bir edebiyat ortamında Nâbî’nin “Hayr-âbâd” mesnevisi okunurken insanların bu mesneviye olan aşırı övgüsü Gâlib’i rahatsız etmiştir. Gâlib’e göre Hayr-âbâd, Attâr’ın İlâhînâme adlı eserinin yorumlanmış kopyasından başka bir şey değildir. Bu görüşlerle yola çıkan şair, tamamıyla özgün bir yapıt ortaya çıkarmak amacıyla Hüsn ü Aşk’ı yazmaya başlamıştır.
Gâlib’in Hüsn ü Aşk’ı edebiyatımızdaki tek Hüsn ü Aşk değildir. Gâlib’den birkaç yüzyıl önce Fuzûlî’nin de Hüsn ü Aşk (Sıhhat u Maraz) adıyla da bilinen bir eseri vardır. Tüm bunların yanında Fuzûlî’nin Leylâ vü Mecnûn’u ile Hüsn ü Aşk olay örgüsü olarak benzerliklere sahiptir. Her iki eserde değişik Arap kabilelerinde doğan iki gencin birbirine ulaşma çabasını örgü ilerledikçe tanrısal aşka ulaştırmaktadır. Özellikle Aşk ile Mecnûn karakterlerinin birbirine benzerliği dikkat çekicidir. İki başyapıt arasındaki temel farkı ise şöyle değerlendirebiliriz:
Fuzûlî rindane bir tavrın ve ayrılık ve yokluğa razı olmuş bir kişiliğin sahibidir. Onun mesnevisindeki kahraman olan Mecnun da yaşadığı aşk macerasında kaderine razı olma yolunu seçmiştir. Şeyh Galib, mizacı ve sanat anlayışı bakımından iddialı ve zaman zaman gururlu bir şahsiyettir. Onun için yazdığı hikâyedeki başkahraman olan Aşk da sevgilisine ulaşma yolunda aktif, kararlı ve cesaretli bir tavır göstermiştir. (Aktaş, 2011: s.131)
Hüsn ü Aşk’ta en çok etkisini gördüğümüz diğer yapıtlar Mevlânâ’nın Mesnevî’si, Şihâbeddin Sühreverdî’nin Mûnisü’l-Uşşak’ı ve İbn-i Sinâ’nın Risâletü’t-Tayr’ıdır. (Gölpınarlı, 1985: s. 8-9) Ancak Gâlib’in bu yapıtların hiçbirinden tam olarak etkilendiği söylenemez. Onun bu yapıtı o güne kadar görülmemiş ifade kalıplarıyla kurulmuş bir başyapıt niteliği taşımaktadır. Yapıt özellikle eski mitolojik masallardan yararlanması ve renklerin anlam evrenine metaforlar aracılığıyla aktarılması yönüyle önem kazanmaktadır. Hüsn ü Aşk İstanbul ve Mısır’da beş kez basılmıştır. Eser ile ilgili yapılan en önemli çalışmalardan biri Gölpınarlı’ya aittir. Gölpınarlı 1968’te Hüsn ü Aşk’ı hem günümüz Türkçesine çevirmiş hem de şerh etmiştir. Bu çalışma 38 yıl sonra 2006’da İş Bankası Yayınları tarafından yeniden yayımlanmıştır. Yine 2002’de Muhammet Nur Doğan’ın hazırladığı transliterasyonlu metin yapıt hakkındaki önemli bir çalışmadır. Ayrıca Hüseyin Ayan Hüsn ü Aşk’ı günümüz Türkçesine çevrilerek yayımlanmıştır.
c. Şerh-i Cezîre-i Mesnevî
Cezîre-i Mesnevî, XVI. yüzyıl şairlerinden Yûsuf Sîne-çâk’in Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin altı cildinden seçip bir araya getirdiği 366 beyitlik eserinin adıdır. Cezîre yazıldığı tarihten itibaren Mevlevîler arasında tanınan ve benimsenen bir eser olmuştur. Eser, Şeyh Gâlib’in mensur çevirisi dışında Mehmet İlmî Dede, Abdullah Bosnavî, Abdülmecid Sivasî, Cevrî İbrahim Çelebi tarafından şerh edilmiştir. Şeyh Gâlib bu çeviriyi Sîne-çâk’ın 1546’da öldüğü yer olan Sütlüce’de 1790’da tamamlamıştır. (Güleç, 2004: s. 159–179)
ç. Er-Risâletü’l-Behiyye fî Tarîkati’l-Mevleviyye: Gâlib’in İstanbul Yenikapı’da çilesini tamamladıktan sonra Trabzonlu Köseç Ahmed Dede’nin Zâviye-i Fukarâ olarak da bilinen et-Tuhfetü’l-behiyye fî tarîkati’l-Mevleviyye adlı eserine es-Sohbetü’s-Sâfiye adlıyla yazdığı haşiyedir.4

Ç. Şiirlerinden Seçmeler
a. Gazeller
Gazel 1 (mefâîlün / mefâîlün / mefâîlün / mefâîlün)
Gönülde aşk-ı bî-pervâ mekân ister mi ister yâ
Hümâ-yı evc-i himmet âşiyân ister mi ister yâ

Lisân-ı haldir minkâr-ı murğ-ı şem’e pervâne
Suhân-sâz-ı hamûşi hem-zebân ister mi ister yâ

Eder gülgûn beyâz çeşmini mestânelik âhir
O hûnîden dil-i hûn geşte kân ister mi ster yâ

Suhan-gû vü suhan-mebhûtdur esrâr-ı vahdetde
Bu sözde rûh-ı kudsi tercemân ister mi ister yâ

Nigâh-ı kahrıdır tasvîr olan ser-levha-i cânda
Gönül şehnâmesi yâ kahramân ister mi ister yâ

Hayât ümmîdin etmem gamze-i cellâddan ammâ
Fedâ olmak o la’l-i nâbe cân ister mi ister yâ

Dehân-ı yârdır hep güft ü-gû-yı ehl-i dil Gâlib
Aceb ankâ-yı manâ nâm ü şân ister mi ister yâ

Gazel 2 (feilâtün / feilâtün / feilâtün / feilün)

Nigeh-i çeşm-i çü şehbâz nümûn oldu bana
Tâir-i rûh-ı kuds sayd-ı zebûn oldu bana

Eşk-i çeşmimle kızıl kana boyandı dünyâ
Meh ü mihri felegin çeşme-i hûn oldu bana

Dest-i efsûs olalı bâl ü per-i pervâzım
Lâ-mekân mevki-i ârâm u sükûn oldu bana

Zülf-i Leylîde ki zencîr belâsı Kays’ın
Özge ser-rişte-i davâ-yı cünûn oldu bana

Çeşm-i câdûsuna divâne olam ol şûhûn
Dest-i endîşede âhû-yı füsûn oldu bana

Zevk-i derdinde diriğ eyledi şimdi dilden
Hasret-i dâg aceb dâg-ı derûn oldu bana

Gireli halvet-i manâ-ya lafızdan Gâlib
Bu zuhûrât kamu ayn-ı bütûn oldu bana

Gazel 3 (mefâîlün / mefâîlün / mefâîlün/ mefâîlün)

Gönül ders-i gamın çokdan unutdu hâtırın hoş tut
O murğ-ı başka bir sayyâd tutdu hâtırın hoş tut

Seninle ey sitem-hû germ-i ülfet olmayız artık
Soğuk sözler beni candan sogutdu hâtırın hoş tut

Gözümden çıkdı hûnâb-ı şirişk akıtdığım demler
Hevâ-yı tünd-i gam kanım kurutdu hâtırın hoş tut

Anıp ey şîr-i mestim gül hemân hâl-i dil-i zâra
Heker-handın çün ol çok zehr yutdu hâtırın hoş tut

Perîşân etme zülfün senden özge bir siyeh îmân
Uyardı çeşmimi bahtım uyutdu hâtırın hoş tut

Bulup âyînesin tûtî-i tab’-ı Gâlibin söyler
Gönül ders-i gamın çokdan unutdu hâtırın hoş tut

Gazel 4 (mef’ûlü / mefâîlü / mefâîlü / feûlün)

Hat gelmeye görsün leb-i cânân edemez bahs
Bir mûr ile gâhîce Süleymân edemez bahs

Ey kân-ı melâhat hazer et dîde-i terden
Deryâ-yı muhît ile nemekdân edemez bahs

Agyârla gavgâya konmaz hayret-i dîdâr
Kim hâne-i âyînede mihmân edemez bahs

İnsânda iki dîde güvâh oldu bu sırra
Birbiri ile merdûm-i hayrân edemez bahs

Allâh ne ârifleri var mekteb-i aşkın
Mecnûnu ile âkıl-ı devrân edemez bahs

Hem câne vü hem kalbe vü hem çeşme cilâdır
Gerd-i gâm ile kuhl-i Sıfâhân edemez bahs

Gâlib kalemin eyle siper tîg-i zebâna
Hâmûş-ı suhan gûy ile nâdân edemez bahs

Gazel 5 (mefâîlün / mefâîlün / mefâîlün / mefâîlün)

Husûl-ı akla teklîf olmasa dîvâne kalmaz hîç
Hârîm-i aşk mestûr olmasa bîgâne kalmaz hîç

Neler yapsa gerek Cengîz-i şûr-engîz gamzen bak
Hârab âbâd-ı milk-i fitnede vîrâne kalmaz hîç

Ögüt al âsiyâdan çekme bî-hâsıl ta’ab ey dil
Gelû mâdâm ki derkârdır bîdâne kalmaz hîç

Söner şem’-i revâcın mahv olur cânâ bu sûretler
Ki fânûs-ı hayâlinle döner pervâne kalmaz hîç

Sen Es’ad devşürürsün gonçe-i mazmûnu hep ammâ
Bu tarh-ı dil-keşe teşrîf eden yârâna kalmaz hîç

Gazel 6 (mef’ûlü / mefâîlü / mefâîlü / feûlün)

Zâhidler o la’l-i lebi kim nâr görürler
Rûşen-nazarân şu’le-i dîdâr görürler

Hâbîde nigehler ne bilir cezbe-i hüsnü
A’mâ gibi mir’âta bakup târ görürler

Hatt safha-i Kur’ân idiğin münkir olanlar
Kur’ân-ı dahı safha-i inkâr görürler

Her sûreti hak sanma ki erbâb-ı felâket
Rü’yâda nice devlet-i bîdâr görürler

Uryân ten-i irfân bir âlây nakş-ı heyûlâ
Dildâra bakıp cübbe vü destâr görürler

Bundan bilinir fart-ı mahabbetdeki nisbet
Âşıklar anın hîşini ağyâr görürler

Tûl-ı emele beste olan medd-i nigâhı
Âgâh-dilân rişte-i zünnâr görürler

Gâlib suhan-ı aşkda tahkîk arayanlar
Bu nüshayı tekrâr-be-tekrâr görürler

Nefh eyleyicek sûra Sirâfil-i kıyâmet
Ol dem ne imiş Hazret-i Hunkârı görürler

Gazel 7 (mefâilün / feilâtün / mefâilün / feilün )

Cevâb-ı telh-i leb-i la’l-i yâri benden sor
Nedir o şerbet-i şehdin humârı benden sor

Hezârın anladığı goncenin küşâyişidir
Bu gülşen içre begim hârhârı benden sor

Lisân-ı nâzı tanış tercemân-ı dîdesine
Zebân-ı gamze-i cellâd-ı yâr-ı benden sor

Gam-ı hatınla siyeh-rûz ü zindedâr-ı şebim
Sen artık eylediğim âh u zârı benden sor

Su’âl eyleme ayâra gel efendim gel
Melâl-i Gâlib-i pür-intizâr-ı benden sor

Gazel 8 (mef’ûlü / fâilâtü / mefâîlü / fâilün)

Ben söyledikçe aşkımı Mecnûn hamûş olur
Râz-ı cünûna halka-i zencîri gûş olur

Bir dil-rübâya düşdü ki rûy-ı pâkının
Yâdıyla seyl-i eşk-i revân şu’le-pûş olur

Bâz-ı nigâha kâkülü kim bâl ü per verir
Hâhin çeşm-i düşmen-i cân-ı sürûş olur

La’l-i lebi ki âteş-i Kevser-nijâddır
Hızr-ı hayât aşkı ile mey-fürûş olur

Nutku ki mağz-ı rûh-ı tecellî-i zârdır
Îsa hayâl-ı zevki ile bâde-nûş olur

Gâhî ki âftâb-ı cemâl-ı münevveri
Tâb-ı şarâb-ı şerm ile deryâ hurûş olur

Envâr-ı cûş-ı feyz ile ummân-ı sînemin
Esdâfı çarh u gevheri tûfân-bedûş olur

Gâlib hulâsa başlasam evsâf-ı hüsnüne
Gâretger-i memâlik-i ârâm ü hûş olur

Gazel 9 (mefâîlün / mefâîlün / mefâîlün / mefâîlün)

Hat-ı rûyun ki dikkatlerle ta’zîm üzre yazmışlar
Meğer âyât-ı Nemli safha-i sîm üzre yazmışlar

Görenler cevher-i tîg-i nigehde cünbiş-i nâzı
Hafiyyât u celiyyâtını hep bîm üzre yazmışlar

Biraz ahkâma çıkdı hatt-ı nev-âsârdan ammâ
Kamu hüsn ü edâsın eski takvîm üzre yazmışlar

Bakılsa nâme-i redd ü kabûle dest-i âleme
Anı evlâd ü ensâbına taksîm üzre yazmışlar

Safâ-yı işret-i dünbâle-dâr-ı bezm-i sahbâyı
Sutûr-ı mevc ile Cennetde Tesnîm üzre yazmışlar

Cilâ-yı tab-ı erbâb-ı suhan üstaddan görmüş
Yine âyine-yi zânû-yı teslîsm üzre yazmışlar

Hemân Gâlib anın bir nüktecik kalmış dehânında
Yazanlar vasf-ı hüsnü cümle talîm üzre yazmışlar

Gazel 10 (feilâtün / feilâtün / feilâtün / feilün)

Gün olur ey meh-ı nâzım bu sabâhat da geçer
Bizi hicrânda koyan bu şeb-i hayret de geçer

Vâsıl-ı evc-i kabûl eyle recâmız yohsa
Yerde kalmaz sanma âh-ı felâket de geçer

Nâ-hudâ Nûh-ı nebî olduğu dem şek yokdur
Gavta-i varta-i Tûfân bu nevbet de geçer

Hat gelip leşker-i hüsnü geçicek dildârın
Dili muğber eden ol kîne vü nahvet de geçer

Sâf kıl âyîne-i sîneni nîk ü bedden
Tab’a âmed-şud eden sûret-i hayret de geçer

Çekilenler kalur Es’ad bu cihân içre hemân
Vakt-i şâdî de gelir mevsim-i mihnet de geçer

Gazel 11 (mef’ûlü / mefâilün / feûlün)

Nâz etmek o dil-nüvâza mahsûs
Ammâ dil-i bî-niyâza mahsûs

Dermân ola derd sûretinde
Ol gamze-i mest-i nâze mahsûs

Cân kasdın ederse çeşmi etsin
Bu sayd o şâhbâza mahsûs

Ebrûlarını beyâna düşdüm
Âdâb ile kim nâmâza mahsûs

Sâkîyi harâb-ı cilve etmek
Duht-ı rez şîşe-bâze mahsûs

Gâlib dil ü cân selâm eder hep
Ol hançer-i çâre-sâza mahsûs

Gazel 12 (mef’ûlü / fâilâtü / mefâîlü / fâilün)

Dûzah bahâr-ı hüsnüne bir gülistân senin
Kulzüm şerâr-ı aşkına bir katre kan senin

Bir gevherim var eşk midir dil midir desem
Peydâ benimdir ol dür-i yektâ nihân senin

Âteş içinde sebze bitirmiş harîrden
Bâg-ı ruhunda kimdir aceb bâgbâb senin

Bir Mihribân gûş ederiz adı mihr ü dâd
Gelmez mi subh-ı sînene ol mîhmân senin

Cânân mısın belâ mısın âşûb-ı cân mısın
Ey bî-emân gayri elinden amân senin

Gâlib dürûğ imiş tutalım va’di ol bütün
Îmân getür ki dînine sıgmaz yalan senin

Gazel 13 (mef’ûlü / fâilâtü / mefâîlü / fâilün)

Yagmaya verdi sabrımı bir bî-amân amân
Oldu hevâ-yı aşk ile hâlim yaman amân

Uşşâkı cümle kâfir elinden halâs eder
Çözseydi bend-i zülfünü bir müslümân amân

Sînemde zanneder o perî gerçi tîrini
Tâ safha-i dilimde bulur bî-gümân

Bir vakt olur ki ana efendim utanasın
Etme bu cevri bedene sen her zamân amân

Hayfâ ki geldi nevbet-i tîg-i tegâfülü
El çekdi hançerinden o kaşı kemân amân

Gûş-ı felekde nagmelerin sûz-nâk olur
Gâlib mahabbet âteşine yan hemân amân

Gazel 14 (fâilâtün / fâilâtün / fâilâtün / fâilün)

Bûm-ı gamdır şem’-i bezm-i devletin pervânesi
Tîg-i mâtemdir bu subh-ı işretin pervânesi
Nokta nokta eşk-i harmândır süreyya sanma sen
Mâhtâb-ı dâgdâr-ı servetin pervânesi
Başına üşmekde zenbûr-ı belâdır var ise
Güm-çerâg olan sefîh-i nikbetin pervânesi
Bâg-ı iyşin gül be-çeşm-i tîg imiş nergisleri
Çeşm-i hasretmiş bu bark-ı fırsatın pervânesi
Çünki şehr-i âfiyetde tünd bâd eksik degil
Olma kandîl-i menâr-ı şöhretin pervânesi
Geldi ol dem ki ola başdan başa gaddârlar
Tîg-i âteş-tâb-ı şâh-ı gayretin pervânesi

b. Hüsn ü Aşk’tan (mef’ûlü / mefâilün / feûlün )

Gösterdi hevâ çü sîne-i bâz
Kimdir vere murg-ı hâba pervâz

Sahbâ-yı cünûn alıp dimâğın
Bağlandı ayağı cûya bağın

Nevruz edicek hevâyı nem-nâk
Tûtî peri oldu sebze-i hâk

Nesr-i felek indi âşiyâne
Gül-gonce hûmâya oldu lâne

Tâ nâmiye öyle buldu kuvvet
Ervâh çeker nihâle hasret
Her tâk ki mehd-i tâka yatdı
Pistân-ı sehâba el uzatdı

Her dür ki selıâbdan döküldü
Etfâl-i çemen sevindi güldü

Ebr eyledi bağı nûşa gencûr
Şekkerde uçardı tûti zenbûr

D- Kaynakça

AKTAŞ, Hasan (2011), “Fuzuli ve Şeyh Galib’in, Mesnevilerindeki Aşk Kahramanları (Mecnun & Aşk) ile Kişilik ve Mizaç Bakımından Özdeşleşmeleri”, Atatük Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S. 36, Erzurum.
BATİSLAM, H. Dilek (2008), Gâlib’in Mevlânâ’ya Yazdığı Dört Medhiye, web: http://akademik.semazen.net/article_detail.php?id=422
DOĞAN, Muhammet Nur, Divan Şiirinin Son Çınarı, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, web: http://www.tded.org.tr/images/logo/x/seyh_galip.pdf
GÖLPINARLI, Abdülbaki (1968), Hüsn ü Aşk, Altın Kitaplar, s.9.
———————————- (1985), Şeyh Galib Divanı’ndan Seçmeler, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara Sevinç Matbaası.
GÜLEÇ, İsmail (2004), “Türk Edebiyatında Cezire-i Mesnevî Şerhleri” Osmanlı
Araştırmaları: The Journal of Ottoman Studies, XXIV.
GÜRER, Abdulkadir (2000), Şeyh Gâlib Hakkında Yeni Bilgiler, Türkoloji Dergisi, C. XIII, S. 1, s. 203-225.
KALKIŞIM, Muhsin (2010), Şeyh Gâlib, TDV İslam Ansiklopedisi, C. XXXIX, s. 54-57.
MENGİ, Mine (2008), Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ: Ankara.
Osman Şevkî, Silsile-nâme, Divan Edebiyatı Müzesi Yazmaları, Envanter
No: 103, yk. 7b; Dervîş İzzet, Mecmû’a-i Âyîn-i Şerif, Dil ve Tarih Coğrafya Kütüphanesi Yazmaları, Üniversite A Koleksiyonu, No. 280, yk. 33b.
HALMAN, Talat Sait (1995), “Şeyh Galib ve Divan Şiirinin Değeri”, Şeyh Galib Kitabı, İstanbul. (Kısaltma: HA)
HOLBROOK, Victoria, “Mazmun mu Klişe Yoksa Devralınmış Mazmun Kavramı mı? Galib’in Hayalinde Renk ve Yorumu”, Şeyh Galib Kitabı.
Şeyh Gâlib, Hüsn ü Aşk, haz. Orhan Okay- Hüseyin Ayan, İstanbul 1975.
TURİNAY, Necmettin, Roman ve Hikâyeci Olarak Şeyh Galib, TDED, web: http://www.tded.org.tr/images/logo/x/seyh_galip.pdf

Yazıyı hazırlayan: Ensar KILIÇ. Bu yazının tüm hakları simitcay.com’a aittir. İzinsiz kullanılamaz.

Yorum Bırakabilirsin, veya Sitenden trackback verebilirsin.

Yorum Bırak

Powered by Webmaster Forum