Kısa Nesir (Düzyazı Parçası)

Kısa nesir, kullanılan karakter sayısı sınırlı olan ve genel bağlamda sorgulayıcılık içeren düzyazılar için kullanılan genel bir addır. Kısa nesirler, edebî metin sınıfında olabilir ya da olmayabilir. Kısa nesir, kısa öykü anlamına gelmez. Bu türdeki yazılar kısa öykülerden çok daha az hacimlidir. Diğer bir deyişle bu yazılar genellikle 1.000 sözcükten daha az kelime içerir. Küçük boyutlarından dolayı, kısa nesir parçaları, yüksek düzeyde sözdizimi yoğunluğuna erişebilir. Bu nedenle de mensur şiirlere benzeyebilir ancak kısa nesirde amaç bir durumun mümkün olduğunca hızlı ve etkili sunumunu sağlamaktır. Yani mensur şiirdeki gibi ritim ve ahenk ögelerine önem verilmez.

İyi bir kısa nesir örneğinin en önemli özelliği “yanıtladığından daha fazla soruyu akla getirmesi, insanları yaşam hakkında ucu açık bir düşünmeye” sevk etmesidir. Bu yönüyle kısa nesir türü postmodern, yapısökümcü ve absürt tarzlar için önemli bir tarz olarak 20. yüzyılın sonlarından itibaren değer kazanmaya başlamıştır.

Kısa bir düzyazı parçası drama içerebilir. Ancak kısa nesirlerde tiyatroda olduğu gibi bir olay kurgusu olmadığı için kısa nesirler hiçbir zaman bir skeç hâlini alamaz. Çünkü kısa nesir, okurları olayların öncesi veya sonrası hakkında meraklandırmak gibi bir amaç taşımadığından hiçbir zaman bir taslak öykü görevi görmez. Aynı zamanda kısa nesirlerde, bir çatışma veya karakter bulunmak zorunda değildir. Bu da kısa nesrin sinopsis (taslak öykü), skeç ve kısa öyküden ayrıldığı önemli bir noktadır.

Kişileştirme (Teşhis) ve Antromorfizm Sanatları

Kişileştirme veya teşhis, insan niteliklerinin hayvanlara, nesnelere veya fikirlere verildiği bir edebî sanattır. Bir metinde kişileştirmenin olması, insansız bir şeyin insanmış gibi gösterilmesi anlamına gelir. Kişileştirme duygular, istekler, istençler, hareketler ve konuşma gibi insan niteliklerini genellikle bir metafor vasıtasıyla başka bir varlığa aktarmaktadır. Kişileştirme Türkçe kişi kelimesinden türetilmiştir. Teşhis ise Arapça şahıs kelimesi ile ilintilidir. Kişileştirme sanatının karakteristik olduğu edebî tür fabllardır.

Kişileştirme metinlerin yanında görsel sanatlarda çokça kullanılır. Bir çizgi filmdeki elma biçimindeki kahramanın insani davranışlar sergilemesi, bir resimdeki filin hortumuyla fotoğraf çekmesi görsel sanatlardaki kişileştirmeye örnek verilebilir. Metinsel anlamda bakıldığında “Gökler ağladı.” dediğimizde bir kişileştirme yapmış oluruz. Çünkü hiçbir zaman gökler ağlamaz. Ağlamak insani bir davranıştır. Burada gök kelimesine insani bir davranış yüklenmiştir.

Antromorfizm veya insan biçimcilik, kişileştirme sanatının farklı bir koludur. Antromorfizm sanatı, hayatta yaygın olarak bilinen bir kişinin özelliklerini taşıyan kurmaca karakterlerde bulunur. Bunun yanında genel antromorfik tipler de vardır. Bu tipler, özel bir insanın özelliklerini yansıtmaz. İnsani özellikler diyebileceğimiz edimleri taşır. Bir çizgi filmde insani özellikler taşıyan bir köpek genel antromorfik bir kahramandır. Büyük İskender’in tarihî şahsiyetini yansıtan insan dışı bir varlık ise doğrudan antromorfik bir karakter olarak değerlendirilmelidir.

Düzyazı (Nesir)

Düzyazı, Türk Dil Kurumu tarafından “şiir olmayan söz ve yazı, nesir, mensur, inşa” olarak tanımlanmaktadır. Batı dünyasında ise düzyazı daha çok Eski Fransızca bir kelime olan “prose” ile karşılanmıştır.

Düzyazı yazılı dilin doğal biçimidir. Bu biçimde, tablolaştırma veya sıralama yapılmaz. Yani her cümle kendisinden sonra gelen cümle ile söz dizimsel ilişki içerisindedir. Günlük iletişimde kullanılan dil ile doğru orantılı olan düzyazıda özel bir ritim bulunmaz. Yani düzyazı şiirde bulunan dize ya da kafiye gibi hiçbir kalıplaşmış birime sahip değildir. Bu nedenle düzyazı, şiirsel olmayan ve tiyatro dışı edebiyatı tanımlamak için kullanılır. Bununla birlikte, nesir ve şiirin müşterek bileşenlerinin toplandığı mensur şiir ve manzum hikaye türleri düzyazı ve şiirin bazı ortaklıklarını paylaşan edebî türlerdir. Bu türlerin yanında özellikle divan edebiyatında gelişmiş bir tür olan süslü nesir örneklerinde seci denilen düzyazı kafiyelerinin kullanıldığını unutmamak gerekir. Kısacası, düzyazıda genel itibarıyla şiirdeki ritim ögeleri bulunmaz. Lakin bunun bazı istisnalarından söz etmek gerekmektedir.

Bir metnin düzyazı olabilmesi için mutlaka yazıya geçirilmesine gerek yoktur. Sözlü ürünler de düzyazı formatında söylenebilir. Genel olarak değerlendirildiğinde, günlük hayattaki konuşmalarımızın çok büyük bir kesimi düzyazı formatında gerçekleşmektedir. Sözgelimi, manzum formatta konuşmak ya da yazabilmek için şiir okumak veya şiir yazmak gerekmektedir.

Dize ve Anjambman

Şiirsel yapılarda bulunan tek ölçümlü çizgilere dize denir. Basit anlamda, şiirin her bir satırı bir dizeyi oluşturur.

Türk Dil Kurumu “dize” kelimesini şiirin satırlarından her biri, mısra olarak tanımlamaktadır.

Bununla birlikte, Batı şiirinde dize kavramı geleneksel olarak stanza yani dörtlük olarak bilinen nazım biriminin yerine de kullanılmaktadır. Ancak Türk edebiyatı retoriğinde böyle bir kullanım yoktur. Yine Batı edebiyatlarında “prose” olarak bilinen nesrin karşıtı bir anlamda “verse” yani “dize” kelimesi nazım anlamını da taşımaktadır. Eski Yunan şiirinde dizeler, strophe yani kıta olarak adlandırılmıştır.

Dize kelimesi, Dil Devrimi ile birlikte hayatımıza girmiştir. Dil Devrimi’ne kadar bu kelimenin yerine Arapça kökenli mısra kelimesi kullanılmıştır. Kelimenin İngilizcedeki karşılığı ise “verse”dir. Bu kelime İngilizcede “ayet” anlamına da gelmektedir.

Serbest dize ya da serbest nazım, kafiye kullanmayan şiir anlamına gelir. Serbest nazımda şiirin duygusunu yansıtmak için dizelerin kullanım tekniği önem kazanmaktadır. Dizelerin kısalık, uzunluk vb. yapısal durumları şiirde verilmek istenen anlamla doğrusal bir bağlantı içerisinde olabilir.

Öz Türkçe Kişi Adları

Adlar yalnızca geleneksel değerleri taşıyan bir imgelendirme sistemi değildir. Kişi adlarını incelediğimizde, bu tür adların sosyolojik nedenlenmelerden dine kadar geniş bir etki alanı içerisinde olduğunu görürüz. İşte tam da burada adların çocuklar ve veliler açısından farklı anlamlar taşıdıkları gerçeği ortaya çıkar. Çocuklar adlara daha çok varlık evrenindeki anlamlı sözlü ifadeler olarak bakarken bu bakış açısı erişkin bireylerde karmaşıklaşmaktadır. İşte bunun için içerisinde hiçbir yabancı öge içermeyen öz Türkçe adları sizin için derledik.

TRABZON’DA GAZETECİLİĞİN DOĞUŞU

Trabzon, Türkiye’nin en gelişmiş yerel medyalarından birine sahiptir. Öyle ki, Trabzon’da yerel gazeteler ulusal basınla boy ölçüşebilecek tirajlarda basım yapabilmektedir. Bu durum, Trabzon’da gazeteciliğin erken sayılabilecek bir dönemde başlamasıyla açıklanabilir. Trabzonun ilk gazetesi Trabzon Gazetesi, ilk özel gazetesi ise 1906’da kurulan Sa’adet’tir.

Trabzon’da ilk gazete 1869’da dönemin Trabzon Valisi Esat Muhlis Paşa tarafından çıkarılmıştır. “Trabzon Gazetesi” adındaki yayın, ilk özel gazetemiz olan Tercüman-ı Ahvâl’den dokuz sene sonra kurulmuştur. Gazete, valilik binasında kurulan bir matbaada basılmış ve halkın bilmesi gereken resmî olayları tebaaya duyurma görevini üstlenmiştir. Aynı dönemde Osmanlı’nın farklı vilayetlerinde de aynı maksatla resmî diyebileceğimiz gazeteler açılmıştır. Örneğin Bursa’da Hüdâvendigâr gazetesi 1869’da yayın hayatına başlamıştır. Trabzon Gazetesi, Trabzon’un 1918’de Rus işgaline uğramasıyla yayın hayatına veda etmiş, gazete arşivi işgal esnasında kaybolmuştur.

Trabzon’un ilk özel gazetesi olan Sa’aadet ile birlikte aynı yıl kurulan bir diğer gazete Feyz Gazetesi olmuştur. Bu gazeteyi kuran kişi Osman Nuri Bey’dir. Osman Nuri Bey, daha sonra İkbal ve Olcay gazetelerinin de kuruculuğunu üstlenmiştir. Olcay Gazetesi, yeni Türk harfleriyle Trabzon’da yayımlanan ilk gazete olmuştur. Osman Nuri Bey, Trabzon’da gazeteciliği bir uğraş olmaktan çıkarıp profesyonel boyuta taşıyan kişi olarak bilinmektedir.

Cumhuriyetin ilanından önce Trabzon’da kurulan diğer önemli gazeteler Akçaabat müftüsü tarafından çıkarılan Pulathane, Mehmet Tevfik Yunusoğlu’nun çıkardığı Haber Anası ve Avni Bey’in başyazarlığını yaptığı Bahri Siyah’tır.
Trabzon’da gazetecilik denilince unutulmaması gereken en önemli gazetelerden biri İstikbal’dir. Bu gazete 10 Aralık 1918’de kurulmuş ve kurtuluş savaşı boyunca bölge halkını Kuva-yı Milliye’ye katılmaya davet etmiş, Trabzon Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin yayın organı vazifesini görmüştür. Kurulduğu tarihten kapandığı Mart 1925’e kadar 1400’den fazla sayı yayımlanmıştır.

EVENKLER

Türkçe gibi Altay dil ailesini paylaşan bir diğer dil Tunguzcadır. Bu yazımızda, Tunguzlar ile ilintili bir Kuzey Asya topluluğu olan ve taygalarla kaplı bir coğrafyada yaşayan Evenkleri konu edindik. Rusya’da Evenkler, Rusya’nın kuzeyinde yaşayan yerli halklardan biri olarak 2010 nüfus sayımında nitelendirilmektedir. Çin’de ise Evenkler, ülkede tanımlanmış 58 etnik gruptan biri olarak kabul edilmiştir. Resmî nüfus sayımlarına göre Rusya’da 38 bin Çin’de ise 31000 Evenk yaşamaktadır. Moğolistan’da yaşayan 500 kadar Evenk’e ise Moğollar Kamnigan adını vermektedir.

Evenklerin 5 ila 9. Yüzyıllar arasında Çin’in kuzeyindeki “Hingan Sıradağları”nda yaşayan Şiveyler ile bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Buna rağmen bugünkü yerli Evenklerin büyük bir bölümü Baykal Gölü ve Arnur Nehri arasındaki bölgede yaşadığı görülmektedir. Evenk dili, Altay dil ailesinin Mançu-Tunguz kolundandır. Bu dil, Sibirya’daki Nigidal ve Even dilleriyle akrabadır. 17. yüzyıla kadar Evenkler, Lena ve Yenisey ırmaklarının oluşturduğu havza boyunca ren geyiği çobanlığı ile geçimlerini sürdürmüştür. Evenk boyları ren geyiklerini, etleri, sütleri için kullanmış ayrıca bu hayvanlardan binek olarak da yararlanmışlardır. Çindeki ve Moğolistan’daki Evenkler ise coğrafi nedenlerle Moğol ve Türklerden etkilenerek at yetiştiriciliği yapmış, Türk ve Moğol toplulukları gibi geleneksel elbise olan degel giymiştir. Çin Evenleri olan Solonlar Amur Nehri boyunca göçebe bir hayat sürmüştür. Daur topluluklarıyla Solonların yakın bir bağı vardır.

Evenkler 17. yüzyıldan sonra Rus egemenliği ile tanışmıştır. Bu zamandan sonra Rus Çarlığı’nın sınır koruyucuları olan Slav Kazakları tarafından Evenkler, kürk vergisi ödemekle yükümlü hâle getirilmiştir. Ruslar, Evenkleri kürk vergisi konusunda baskı altına alabilmek için Evenk boylarının oymak başlarını rehin almıştır. Bu nedenle bazı Evenk boyları farklı yerlere göç etmek zorunda kalmıştır.

Evenkler, 18. yüzyıla kadar şaman gelenekleriyle yaşamışlar ve Tibet Budizmi’nden etkilenmişlerdir. Bu yüzyıldan sonra Rusların etkisiyle Evenk toplulukları arasında Ortodoks Hristiyanlık artış göstermiştir.

ŞEREF HANIM

YAŞAMI – EDEBÎ KİŞİLİĞİ – ESERLERİ – ŞİİR ÖRNEKLERİ

A- Yaşamı

Şair Şeref Hanım, 1808’de Kahire’de doğan 19. yüzyıl kadın divan şairidir. Şeref Hanım, şiir geleneği olan bir ailede dünyaya gelmiştir. Babası Molla Mehmet Nebil Bey klasik şiiri tanıyan ve şiirleri olan bir kişidir. Ayrıca şairin dedesi de hem klasik şiirle uğraşmış hem de tarih yazıcılığı yapmıştır. Ayrıca şairin soyu Osmanlı sadrazamlarından Abdullah Nâ’ilî Paşa’ya dayanmaktadır. Bursalı Mehmet Tahir’e göre Şeref Hanım bir Mevlevi’dir. Tezkirelerin birçoğunda “mahire” bir şair olduğu kanısı hâkimdir.
Şeref Hanım’ın doğumu babasının Mısır’daki memuriyetine denk gelmektedir. Kahire’de dünyaya gelen Şeref Hanım, bir süre sonra babasının Mısır’dan ayrılması ile İstanbul’a dönmüştür. Ancak Şeref Hanım’ın İstanbul’da doğduğunu söyleyen kaynaklar da vardır. Şair sıralı bir eğitim almasa da babası tarafından özel bir ilgi ile eğitilmiştir. Daha genç yaşta okuduğu Fuzûlî, Nef’î ve Ruhî gibi şairler onun üzerinde büyük bir etki yaratmış, onun şairlik yeteneğinin gelişmesine katkı sağlamıştır.
Şairin yaşamının büyük bir kısmı İstanbul’da geçmiştir. Şeref Hanım’ın saraya kadar uzanan geniş bir çevresi vardır. Bundan dolayı şiirlerinde padişah ve saray motiflerini bolca işlediği görülmektedir. Şairin bir Gelibolu seyahati dışında İstanbul’un dışına çıkmadığı bilinmektedir. Saygın bir ailenin kızı olmasına rağmen sıkıntılı bir yaşam geçiren Şeref Hanım’ın Nahiye adındaki kız kardeşi onun yaşam boyu en büyük yardımcısı olmuştur. Aile ölümlerinin art arda gelmesi ve ölenlerin ardında mirastan daha fazla borç bırakması şairi Ali Paşa’dan yardım istemek zorunda bırakmış, Ali Paşa’nın emriyle kendisine bir miktar aylık bağlanmıştır.
Şairin evlenip evlenmediği konusunda kaynaklarda herhangi bir bilgi yoktur. Ancak şiirlerinden anladığımız kadarıyla özellikle dönemindeki bazı olumsuz olaylar onu evlilikten soğutmuştur. 1861’de vefat etmiş, Yenikapı Mevlevihanesi’nde bulunan çınar altına gömülmüştür.

SÜNBÜL-ZÂDE VEHBÎ

YAŞAMI – EDEBÎ KİŞİLİĞİ – ESERLERİ – ŞİİR ÖRNEKLERİ

A- Yaşamı

18. yüzyıl Divan şairi. 1718’te Maraş’ta doğmuş, 29 Nisan 1809’da İstanbul’da vefat etmiştir. Doğum adı Mehmed bin Râşid bin Mehmed’dir. Sünbül-zâdeler adı ile tanınmış bir ulema ailesinden gelir. Çocukluk ve ilk gençlik yılları hakkındaki bilgiler sınırlıdır. Ancak gençliği hakkında Dîvân’ındaki şiirlerden bilgiler bulmak mümkündür. İstanbul’a geldikten sonra devlet büyüklerine kasideler sunup çeşitli olaylar hakkında tarihler düşerek kendini tanıttığı bilinmektedir. Sünbül-zâde Vehbî, devlet ricaline girdikten sonra çeşitli yerlerde kadılık yapmış (Yaş, Bükreş, Eflak ve Boğdan) daha sonra tahta III. Mustafa’nın geçmesiyle birlikte hacegânlığa yükseltilmiştir. Bu dönem içerisinde III. Mustafa’ya bir kaside yazmıştır. Abdulhamit döneminde de saraydaki saygınlığı devam etmiştir. Ancak;
Alıp üstâddan izn ü du’âyı
Okutdum niçe ders-i Müntehâ’yı (Mes. 7/16)
biçimindeki beytinden; şairin, kadılık ve hacegânlık makamından önce bir dönem müderrislik yaptığı da anlaşılmaktadır. Vehbî bir başka beyitinde ise müderrisliği geçim sıkıntısından dolayı bıraktığını söylemektedir.
Şair hacegânlık görevinden sonra Anadolu’ya akınlar düzenleyerek sınır boylarını yağmalattıran İran şahıyla yapılacak görüşmelere katılmak üzere İran’a elçi olarak gönderilmiştir. Ancak bu elçilik sırasında İran’la yapılan görüşmelere katılan bir diğer kişi olan Bağdat Valisi Ömer Paşa ile arası açılmıştır. İran’la olan sorunların temelinde Ömer paşa’nın bir “aşiret reisi” gibi davranmasının yattığını düşünen Vehbî, bu görüşünü saraya bildirmeden Ömer Paşa tarafından İran şahıyla ittifak kurmak gibi çeşitli zanlarla suçlanmış ve sultan I. Abdulhamit’e şikayet edilmiştir. Bunun üzerine Vehbî henüz İstanbul’a dönmeden hakkında ölüm fermanı çıkarılmıştır. Bunu haber alan Vehbî, bir kurye kılığında İstanbul’a dönmüş ve bir arkadaşının evinde saklanmıştır. Bu dönemde yazdığı manzum seyahatname örneği olan Tannâme sayesinde sultan tarafından affedilmiştir. Ancak bu başarısızlığın sonrasındaki yedi yıl boyunca devlet ricalinden dışlanmış ve yokluk içinde yaşamıştır. Sadrazamlık görevine Halil Hamid Paşa’nın geçmesiyle birlikte kadılık makamına geri dönmüş ve Rodos, Zağra, Manisa ve Manastır’da kadılık görevinde bulunmuştur. Halil Hamid Paşa’ya olan teşekkürünü iletmek amacıyla kendisine dört adet kaside sunmuş ve uzun zaman medreselerde ders kitabı olarak okutulan Tuhfe-i Vehbî adlı manzum Farsça-Türkçe sözlüğünü Halil Paşa’nın iki çocuğunun adına kaleme almıştır.

ŞEYH GÂLİB

YAŞAMI – EDEBÎ KİŞİLİĞİ – ESERLERİ – ŞİİR ÖRNEKLERİ

A- Yaşamı

Şeyh Gâlib, hicri 1171’de yani 1757-1758’de, İstanbul’da bulunan Mevlevihane kapısı dolayındaki bir evde doğmuştur. Divan edebiyatının son büyük şairi olarak kabul edilen Gâlib, Kırımlı bir ailenin soyundan gelmektedir. (Osman Şevkî: 33b) Gerçek adı Mehemmed’dir. Doğumuna “Eser-i aşk” ve “Cezbetu’l-lâh” tamlamalarıyla tarih düşürülmüştür. Muallim Naci’ye göre ilk tarih Dilâver Ağa-zâde Vahîd’e aittir. Gâlib, Dîvân’ında bu tarihten bahseder ancak kimin tarafından düşürüldüğünü belirtmez. (Gölpınarlı, 1968: s. 9) Dilâver Ağa-zâde Vahîd’in Gâlib’in doğumundan hemen sonra ölmüş olması bu bilgiyi kuşkulu bir hâle getirmektedir.
Şairin yaşamını ele alan en eski kaynak yaşamında önemli bir yeri olan Esrar Dede’nin 1796’da Gâlib henüz yaşarken kaleme aldığı Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye adlı yapıttır. Bu yapıtta “Gâlib Dede” başlığı altında Gâlib hakkında önemli bilgiler verilmiştir. Yine Gâlib’in ölüm yılı olan 1798’de döneminin vakanüvislerinden Halîl Nûrî’nin yazdığı Nurî Târîhi adlı yapıtta Gâlib hakkında bilgiler bulunmaktadır. Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevleviyye’nin bir özeti olan Ali Enver’in Semâ-hâne-i Edeb’i, Silâhdâr-zâde ve Şefkat tezkireleri de Gâlib hakkında bilgi edinebileceğimiz önemli kaynaklardır. Bunun yanında eski Galata Mevlevihanesi olan Divan Edebiyatı Müzesi’nde bulunan bir Gâlib Dîvânı’nın başında yer alan ve şairin yaşam öyküsünü konu alan sekiz sayfalık biyografi onun yaşamı hakkında önemli ipuçları taşımaktadır. (Gürer, 2000: s. 203-204)
Gâlib, XVIII. yüzyılın ortalarında dünyaya gelmiş ve kısa yaşamı boyunca Türk edebiyatının en güzel örneklerinden olan Gâlib Dîvânı ve Hüsn ü Aşk’ı yazın dünyasına kazandırmıştır. Şair, Mevlevilik geleneğine bağlı bir ailenin soyundan gelmektedir. Şairden üç yıl sonra vefat eden babası Mustafâ Reşîd’in mezar taşında, dolama destarlı (sarıklı) Mevlevî sikkesi vardır. Buna nazaran kendisine destar verilmiş yahut Mevlevî halifeliği derecesine yükselmiş bir zattır. (Gölpınarlı, 1985: s.3) Şairin dedesinin de bir Mevlevi olduğu bilinmekle birlikte, tam olarak kim olduğu konusunda değişik düşünceler ortaya atılmıştır. Abdulkadir Gürer’e göre Yenikapı Mevlevihanesi’nin 12. şeyhi Küçek Muhammed Dede, Gâlib’in dedesidir. Bir süre Konya’da Mevlânâ Dergâhı türbedarlığı görevinde bulunmuş, Yenikapı Mevlevihanesi Şeyhi Safıyyullah Musa Dede’nin ölümünden sonra Muhammed Ârif Çelebi tarafından bu dergâha postnişin olarak atanmıştır. Son dönemde yapılan çalışmalar ile birlikte dedesinin şairin doğumundan önce Gâlib’e Mehmed Es’ad adını taktığı, şair Neş’et’in de yazdığı mahlasnamede buna yer verdiği anlaşılmaktadır.

Powered by Webmaster Forum