İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

TERANE

TERANE

Günler birbirinin aynı gibi sanki. Yani şu televizyonlarda yayınlanan dizilerin yeni bölümleri de olmasa bir günün diğerinden hiçbir farkı kalmayacak diye düşünmeden edemiyorum. Dizilerin yeni bölümlerinden önce yayınlanan özet bölümleri izlediğimde kendimi aynı günü tekrar yaşıyormuşum gibi hissetmekten alıkoyamıyorum desem yalan olmaz. Allah’tan bu özet kısımların kıyısına köşesine özet diye yazıyorlar da oradan anlıyoruz farklı bir günde olduğumuzu. Monoton ve rutin kelimelerinin ne demek olduğunu bizzat yaşayarak öğrendim. Bu durumdan şikayetçi miyim ya da şikayetçi olmak ister miyim? Bilemiyorum. Allah muhafaza beterin beteri vardır. Bu rahat ve huzurlu günlerden şikayet ederse insan daha beter ve perişan günler yaşayabilir. O yüzden en güzeli şükretmek. Gerçekten inanıyor muyum ben buna? Sanırım inanmak istiyorum. bu bir savunma mekanizması diye düşünüyorum. Aslında her gün aynı günü yaşıyormuş gibi hissedilse de ömür tükeniyor bilincindeyim. Her gün eskimekte anılar ve yaşlanmakta bedenim. Heyhat! Zaman ben sana ne yaptım?

Hafta içi günleri ve hafta sonu günleri uzun zamandır birbirinin aynı. Hafta içi sabah saat yediye kurulu saatim. Yapılan şeyler de birbirinin aynı. Uyanmaya çalışmak, uyanmak, ne giyeceğine karar vermek, kahvaltı etmek ve işe gitmek. Burada ne giyeceğine karar vermek kısmı biraz uzun zaman alıyor. Bunun sebebi ise elbette çok bakımlı bir insan olmamdan kaynaklanmıyor. Uzun zamandır kendi kendime söylüyorum; elbise dolabımı yenilemem gerek. Bu bahsettiğim tekdüze ve monoton hayat fazla kilo olarak geri dönüş yapıyor bedenime de o yüzden. Bir zamanlar bedenime uyum gösteren pantolon ve gömlekler şimdi ‘’bu nasıl göbek? Bu nasıl baldır?’’ dermişçesine bir isyanın peşindeler ve sürpriz olansa giyisi satıcılarında artık bedenime uyan giysilerin satılmaması. Tezgahtarın ‘’ O da mı olmadı abi?’’ bakışını çok iyi tanırım ve son söz oldukça can yakıcıdır; ‘’ Dükkanda bu bedende elbise yok, diktirmen lazım abi’’ Halbuki ben henüz buna hazır değilim. Bir on sene daha var bu muhabbetlere diye düşünüyorum. Ama gerçek bir tokat gibi çarpıyor suratıma. Belki de fazla amerikan filmi izlemekten şikayet ediyorum monotonluktan. Yani bir gün sabah uyandığımda birden bire hayatıma bir heyecan geliverse fena mı olur? Bir helikopterin ayaklarına tutunarak işe gitsem. İşyerinde çok gizli uluslar arası sırlarla alakalı bir iş yapsam, bir mesai saatinde mesela milyonlarca insanın hayatını kurtarsam. O zaman şikayetçi olur muydum hayatımdan? Yine de olurdum sanırım. İnsan işte tatmin etmenin mümkünatı yok maalesef. İnsan ihtiyaçları sonsuzdur ne de olsa değil mi? Sonu olan bir dünyada yaşayan sonsuz ihtiyaç sahibi organizmalar değil miyiz neticede? Büyük paradokslarımız var aslında ama hangisiniz ne kadar farkındayız bu elbette tartışılır.

Cuma gününden başlayan hafta sonlarında ise televizyonlarda her nedense abuk subuk programlar çıkar. İlginç hobilere yönelik ilginç programlar. Aslında ben çocukluğumdan beri nefret ederim tatil günlerinden ve de özellikle pazarlardan. Anlamsız bir hüzün çöker üzerime. Tüm dükkanlar kapalıdır mesela sanki birisi ölmüş de tüm esnaflar cenazeye gitmişler gibi. Bir şey alacağımdan değil. Açık olmasını istiyorum tüm dükkanların o kadar. Çok şey mi istiyorum hayattan, çok mu oluyorum yoksa? Açıkçası sıkıntılarım var hayata ve insanlara dair. Mesela ömründe hiç deniz görmemiş birisinin denize ve martılara dair şiirler yazması absürdlüğünden nefret ediyorum. Şiirde klasik söylencelerin kullanılmasından. Martı mesela bir şiir kuşudur. Peki, neden böyle? Neden herkes kendinin şiir yazmak zorunda olduğunu düşünüyor? Bizim memlekette herkes şair ama şiir okuyucusu maalesef pek az. Bu bir çelişki değil mi? Herkesin kendini oyuncu ya da herkesin kendini teknik direktör sanması gibi. Bir ikame cumhuriyetinde yaşadığımızdan olsa gerek sanırım. Ya elimizde şu an o istediğinizden yok, onun yerine şundan versek. Hayır arkadaşım ben ondan istemiyorum. Ben hiçbir zaman istediğime tam ve bütün olarak sahip olamadım. Elin Avrupalısı Amerikalısı da mı böyle yapıyor? Sanmıyorum. Hastalanırsın, doktora gidersin, doktor sana bir ilaç yazar eczaneye gönderir. Eczacı o ilaçtan yok elimizde onun yerine şundan verelim mi diye sorar. Ya neden yok elinizde o ilaçtan? Elinizde o ilaçtan yoksa neden doktor bana o ilaçtan yazdı? Çıldırmamak elde bile değil. Belki de ben çok fazla abartıyorum bilemiyorum. Takıntılı bir insan mıyım? Geceleri en az yarım saat uyuyamıyor muyum? Sanırım öyle. Keşke zihnimin bir kapatma düğmesi olsa. O zaman bu kadar da şikayetçi olmazdım sanırım. Biraz da boş vermek gerekli, yani umursamamak. Umursamaz olmak için büyük fedakarlıklar yapabilirdim. Mahsuscuktan umursamıyormuş gibi yaptığımda çok oldu. Ama zihnimin bir köşesinde her geçen saniye daha da büyüyen o takıntı dalgasını nasıl inkar edebilirim. Belki de tüm bunlar öldüğüm zaman sona erecek. Belki de ölüm düşündüğümüz kadar korkunç bir şey değil kim bilebilir? Yani bedenlerimiz ruhumuzun maskeleri her ne kadar çağımızda son derece itibar görüyor olsalar da ruh kendilerini terk ettiğinde ne halde oldukları oldukça açık. Konu haddinden fazla dağıldı sanırım. Günlerin birbirlerine bu kadar çok benzemesinden şikayet ediyordum değil mi en son?

Haftanın sonu da içi de aynı diyorum. Değişen hiçbir şey yok. Arada sırada birileri doğuyor, birileri ölüyor ve birileri evlenip boşanıyor o kadar. Bizlerde etrafımızda yaşanan bu olaylara hayret ediyormuş gibi yapıyoruz o kadar. Şu sıralar insanlığın en büyük laneti izlemek. Yalnızca izliyoruz ve daha gerçek olanı izlemek istiyoruz. Televizyonlardaki dizilerden bu yüzden bahsettim. Nedense insanların acıları izlemekten keyif alıyoruz. Bir kısım yapımcılarsa bizim zenginlerin hayatını izlemekten keyif aldığımızı düşünüyorlar ki bunu da anlayabilmiş değilim. Ama bize dizilerde sunulan hayat gerçek hayat değil. Sevdiğimiz dizinin kahramanlarına bir bakın, neredeyse insanüstü varlıklar öyle değil mi? Acıkmazlar, susamazlar, tuvalete gitmezler, kolay kolay yıkılmazlar, yıkıldıklarında kolayca toparlanırlar. Gerçek olmayan varlıklar bunlar. Bizler izleyiciler de onlar gibi olmak istiyoruz. Onlar gibi olmak istemesek neden izleyelim ki onları? Erkekler dizilerdeki gibi kadınlar ve kadınlar dizilerdeki kadınlar istiyorlar. Tabi gerçek hayatta bunun olması imkansız. Bu da insanları mutsuzluğa sevk ediyor. Kendimden örnek vermek istiyorum. Ben ve benim jenerasyonum amerikan filmleriyle büyümüştür. Hem de şu üçüncü sınıf kavga dövüş filmleriyle. Lise yıllarımda çok fazla Van Damme ve Cyborg filmi izlemiş olsam gerek bir grup çocuğa kafa tutmuştum. Ama hesap etmediğim onlarla aynı jenerasyondan olduğum ve onlarında en az benim kadar çok Van Damme ve Cyborg filmi izlemiş olduğuydu. Bu kafa tuttuğum yaşıtlarım beni öyle dövdüler ki anlatmamın imkanı yok. O zaman gerçek hayat ve filmler arasındaki ayrımın farkına varmaya başladım. Ama yine de herkesin olduğu gibi bende izlediğim gibi olmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Yani şöyle örnek vermek gerekirse; bir gece televizyonda Kemal Sunal filmi yayınlanır ertesi gün sokaktaki herkes Kemal Sunal olmuştur. Elbette Kemal Sunal’a herhangi bir şekilde bir şey söyleyecek değilim. Çünkü bende bir Kemal Sunal hayranıyım. O zaman günümüz örneklerine dönelim. Ezel dizisi yayınlanır, ertesi gün herkes Ezeldir, Kurtlar Vadisi yayınlanır ertesi gün herkes Polat Alemdar olur, Deli Yürek yayınlanırdı ertesi gün herkes Miroğlu olurdu. Yani gündelik yaşantımız bir gün önce prime time de izlediğimiz televizyon programlarına göre şekilleniyor. Oysa o programların gerçeklerle alakası yok. Enteresan ama öyle. Neden mi bu kadar televizyondan bahsediyorum? Çünkü televizyon izlemekten başka hiç bir şey yapmıyorum. (BKZ. MODERN KÖLELİĞE ÖYKÜNÜŞ denemesi) Acı ama gerçek olan bu…

MESUT ÇİFTCİ

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mission News Theme Compete Themes tarafından yapılmıştır.