İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

ÇİÇEKLERİN DİLİ: RUHU GÜLÜN

Gül gül, mektup mektup büyüyen umut…

Güneşin batışının denize armağan edildiği kızıl bir İstanbul akşamı. Karın sıcaklığının ellerde hissettirdiği bir gönül sızısının dili olmuş çiçekler… Beyaz kuğuların sessizliğine bürünmüşken şehir; hava bu kadar kirli, insanlar bu kadar telaşlı değildi. Çiçekleri gözyaşlarıyla suladıklarından gözyaşlarının dillerini sakladıkları ipek mendilleri vardı insanların eskiden. Çiçekler sarmış her yanını şehrin, umutlarını anlatırmış insanlar kuşlara. Mektuplara umut olan her harf ayrı bir çığlık olurmuş o zamanlar. Aradan zaman geçmiş, nice gül mevsimlerini devşirmiş hayat… Kırmızı goncanın kalbinin kanı mürekkep denizinin divitinden dökülmüş; öyle bir çiçek mevsimiymiş ki kan damlatırmış İstanbul sokakları.

Çiçekler ezelden beri kırık gönüllerin hasretliklerini anlatır. Gözyaşlarıyla sulanan çiçek demetleri özenle toplanır; şefkatle sarılır ve bu demete “selam” adı verilirmiş çiçek mevsiminde. Öyle bir hasretlik ki güller dile gelir; öyle bir sevgi tutsağı ki menekşeler olurmuş muhakkak bu demetin içinde…

Ahşap evlerin camlarını bekleyen mor menekşe; bin yıllık baba kokusu gibi hüzünlü bir sevginin adı olmuş o vakitler. Gözyaşlarıyla haftada bir sulanır ve hayatın soğuğuna karşı dimdik dururmuş menekşeler. Onları göremediğimizden belki de çocukluğumuza bu hasretlik… Yüreği iltihaplananların ilacı, soğuk duvarların gölgesi, en çok sevenlerin dili olmuş yoncalar. Nergis ise asırlarca bekleyenlerin çiçeğiymiş. “ Nergis çiçeği verdim kalbine, iyi bak gözlerime.” demiş insanlar. Sarı bir gül olursa eğer bu çiçek demetinin içinde, aynı cümleleri aynı anda hisseden kardeşlikler açar küçük gül yüreklerde. Bir nefeslik zamanın içinde bin yıllık uzaktaki kalplerin adıymış beyaz karanfil. Onlara güvercinlerin gözyaşları gereklidir. Çünkü uzaklarda her yürek kendi içine ağlar. Kırmızı karanfil, gönüldeki dert okyanuslarına çare arayıp bulamayan çaresiz gönüllerin kimsesi: “Yârin dudağından getirilmiş bir katre alevdir bu karanfil.” Pembe güller olursa demetin içinde derin okyanusların dibinde bulunan inci tanesinin zarifliğini anlatırmış. Geri dönülemeyecek anıların keskin sessizliğini anlatan yaprak yaprak açan vefakâr gönüllerin sırdaşı ise mavi menekşeler olmuş. Nakış nakış gönül kanıyla mendillere işlenen laleler ise en güzel armağanmış en derindekine. Akşamüstü serinliğinin altında parlayan ince, narin, kızıl gelin yaprakları koklanılmaya hasret bekleyen ama yaşaması için beklemeye esir kalan ayrılıkların çiçeği gelincik… İçimize bahar getiren, sıcak ev kokusuna hasretliği anlatan sümbül çiçeği ise anneler kadar güzel, anneler kadar sıcak; ilk günden tadı damağımızda kalan süt kokusunun yumuşak sessizliğiymiş. Yitik anılar mevsiminin sararmış fotoğraflarının kokusuydu ıhlamur çiçeği… Yıldızlara umut bağlayan kalplerin eski sevdalarıydı. Bahar ıhlamurlar çiçeklendiği için gelirdi o zamanlar… Mezarlarda ceketinin kolu parça parça olmuş nasırlaşmış bir ihtiyar gibi olan çocuk yüreklerin kaybettiği bilyeler vardır.Yırtık pabuçları kalbinin sıcaklığını üşütmemiş bir kimsesizlik çiçeğiymiş zambak…Gidenlerin çiçeği olmuş, gidenler ki görülmemeliydi insanlığa; acı gözükmezdi.

Küçücük kalbiyle yitik zamanların yalnızlık kuşu, gam gönüllerinin dert ortağı, eski sevdaların onulmaz yarası, gerçekten seven yüreklerin kanıyla büyüyen kırmızı gonca yani Fuzûlî çiçeği… Gözyaşıyla yanan aşkın kalemi olup yıldızlar kadar kan akıtmış gönül sayfalarına.

Yürekler kadar çiçek dili varmış eskiden. Anlatacak çok yürek var çiçeklerin yüzünden. Hepimiz yürekleri unuttuğumuz için mahzun bir geminin yolcuları olmuşuz. Aslında hepimiz Gülhane Parkı’ndaki ceviz ağacı kadar unutulmuşuz.

Kimsenin kimseye gül yüzünden başka bir ruh biriktiremediği, fesleğenlerle selam gönderemediği bir zamanın ucundan damıtılmış ruhumuz, yorgunluk bahanesiyle tutunmuş hayata. Bütün kaybettiklerimiz, nereye gideceğinden emin olamayan güller yüzünden… Ve üstümüz başımız gazel olup da yine de bir ıhlamur çiçeğinin hatırına dayanabiliyorsak o şehre gitmemeye veya unuttuklarımızdan boğazımıza takılan düğümlere; işte, şimdi bu kadar gereksiz sözün yerine bir tek dize gülün ruhunu bağışlayabilir: 

“İçinden gül geçerse gül olursun.” (Sadî)
Not:  Bu yazı “Simit Çay Betik”te yayımlanmıştır:

Erdoğan, Nurdan (2020). “Çiçeklerin Dili: Ruhu Gülün”. Simit Çay Betik, S. 1, s. 75-77.

Nurdan ERDOĞAN

Mission News Theme Compete Themes tarafından yapılmıştır.