Türk edebiyatında Necip Fazıl ve Nazım Hikmet en çok karılaştırılan ve etrafında ideolojik bir retoriğin inşa edildiği isimlerdir. Necip Fazıl ve Nazım Hikmet, edebî kişilik açısından değerlendirildiğinde Necip Fazıl soyut olanı, Nazım Hikmet ise somut olanı temsil eder. Bu iki şair Türk insanının edebî zevkini de büyük oranda belirlemiştir. Nitekim 2015’te 944 kişi arasında yaptığımız “Sizce Türk Edebiyatındaki En Önemli Şair Kim?” anketinde Necip Fazıl birinci, Nazım Hikmet ise ikinci olmuştur.
Necip Fazıl’ın şiiri; şiir içindeki somutlamayı soyutlamak için ön gören bir anlayışın ürünüdür. Bu kuşkusuz ünlü şair Valéry’nin şiir görüşünden izler taşımaktadır. Yani ona göre maddeler aleminde sınırlanıp kalmak davulculuk zanaati veya kaba meddahlıktan başka bir şey değildir. Kaldırımlar şiiri onun şiir anlayışını en iyi şekilde yansıttığı eserlerindendir.
Yani kadın teminde bile kutsalla ilişkilendirilen bir örneklemle karışırız. İşte tam da burada iki şairin en temel ayrılma noktası ortaya çıkar. Hilmi Yavuz’un deyişiyle: “Ona göre, Nazım, heyecanda yüksek, belagatte değerli bir beyanname şiiri yazmaktadır.” Bununla birlikte Necip Fazıl’ın Nazım Hikmet’in şiirine getirdiği en büyük eleştiri onun şiirini düşünce temelinde asılsız bulmasıdır. Bu da iki çağdaş şairimiz arasındaki en temel ayrılığın düşüncenin işleniş boyutunda olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu büyük bir yalnızlığın içerisinde boğuşan, doğayı anlamlandırma sürecinde yalanın, riyakârlığın ve gerçeğin dışında bir var oluş gören derin bir çıkmazın portresidir. Onun sıradanın üzerindeki bu duyarlılığı şairi ister istemez kutsal bir olgunun içerisine sokmuştur. Nazım ise maddenin ötesindeki öz ile bağlantı kurmamakta, doğayı salt bir var oluşun ürünü olarak görmektedir. Ancak önemli bir noktadır ki, Nazım’daki madde bağlamı Avrupai bir çizgide sert çizgileri olan madde sentezine tam olarak uymamaktadır. Özellikle şairin sosyal romantizm olarak nitelendirebileceğimiz şiirlerinin bazılarında ve özellikle ölüm temalı şiirlerinde yapısal – örtük bir mistisizmin varlığı inkâr edilemez.
Bu ondaki kaynağını bilmediği meçhul bir korkudur. Yani modern insanın, bireyin huzursuzluğudur. Bu olgu insanın bir aynanın içine hapsolması ve bu kafes hayatından kurtulamaması biçiminde metafor hâline gelmektedir. Bu metaforlaştırma mekân kavramını da tartışmaya açmakta, “aşkın bireyin” varlığı sınanmaktadır. Bu aşma duygusu karmaşık duygular içindeki bir denizi andırmaktadır. Sezgilerin ağır bastığı bu söyleyiş, aynı duruma geçen maddelerin derin bir çatışmasıdır. Oysa Nazım, şimdi ile geçmişin, düşünce ve gerçeğin aynı düzlemde ele alındığı şiirler kaleme alabilmektedir.
Bu iki şairimizin topluma bakış tarzları da farklılık göstermektedir. Nazım, toplumu bir bütün olarak ele almaktadır. Ancak Necip Fazıl için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. O birey merkezinden kaynak bulan akıl yürütmelerle topluma eleştirel gözle bakan ve ideali arayan bir yapıdadır. Necip Fazıl’da bu akıl yürütme “kafa” ve “düşünce” kelimeleriyle simgeleşmektedir. Oysa Nazım, büyük halk kitlelerine yönelik bir tavırdadır. “Şeyh Bedreddin Destanı” gibi eserlerinde bu açıkça görülmektedir.
Makale tam metnine ulaşın (PDF). Öz: Orhun Yazıtları, İslamiyet öncesinde Orta Asya bozkırında yaşayan göçebe… Daha Fazla
Türkiye’nin en köklü şiir yarışmalarından biri olan Simit Çay Edebiyat Etkinlikleri Şiir Yarışması’nın 12.sinin sonuçları… Daha Fazla
Kağan, Türk ve Moğol devletlerini yöneten hükümdarların unvanıdır. Bu sebeple tarihteki Türk devletlerinin yönetim şekline… Daha Fazla
İsim tamlamalarını oluşturan isim ya da zamirlerin arasına gelerek bu kelimeler arasında ilişki kuran eke,… Daha Fazla
Günümüzde yapay zekâ teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte “deepfake” kavramı giderek daha fazla tartışılır hâle gelmiştir. Türkçede… Daha Fazla
Özet Kitapçığıİndir 16–18 Mayıs 2025 tarihleri arasında Buhara’da düzenlenen Uluslararası Dil ve Edebiyatta Sağlık Sempozyumu,… Daha Fazla