İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ferda Tara | Şiirleri | Simit Çay Şairleri

Ferda Tara, Simit Çay Edebiyat Etkinlikleri bünyesinde uzun süredir şiirlerini yazmaktadır. Hâlen Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Betik‘in daimi şairlerindendir.

eşref saati

*Eşrefoğlu

toprağa muallaklığıyla övünür gövdem
şu aklım hep göğe sarkık
böylesine sallandıkça ruhum
“ben lâubali giderim”*

ya bu şehir yalancıdır
ya ben uydurukçu

şimdi şarkılardan bukleleri
kaldırımlara dağıtmış
ölmeyi beklersem

ben gidersem
sardunyasız tüm evler gibi
cenâzem

ya beceremezsem,
bu şairler hep uydurukçu.

tek yıldıza güzelleme

bir başına durup duran tek yıldız
de, niçin hepsinden uzaktasın
sabahla ne işin olur ki senin
utanma söyle, yoksa yalnız mısın

ben hiç anlamam on birli heceden
bilmem güzelleme yak’şık alır mı
öylesine yazıverdim geceden
bir kuş elinden sana ulaşır mı

heyhat seni görmeyen ak güneşe
acep n’ola herhal seni kıskanır
içinin odu yeri ısıtır diye
yoksa seni bilmemek hiç olur mu

gün doğsa da gözlerini kapatma
aşığın dikensiz yolu olur mu
ya da sen git ben hep kalırım
ferda başın yastığa komak olur mu

kozmos bahsi

beni bulutlara gömün
-el fatiha-

yeryüzüne dökülerek boy verdi sözcük
bağırsaklara kul oldu telâşsız
konuşamayan insan da
grameri yarattı
böylece düzene koyuldu ayrılık.

“ölü bilirdik”

gece tregedyası- I

geceyi baltaladı yüzü
kutsal bir kitabın cehennemi.
-duyuldu ölüm sevinçleri-
gözlerini de al
gözlerini de al
gözlerini de al
böylelikle bölünsün karanlık
niye öylece düşünürken sabah ezanı
-vakitsiz dersem günah-
okunuverir matematiksiz.

ben, seni ve sabahı
karanlıkla bir tutarsam
sabaha mı haksızlık etmiş olurum
sana mı,
karanlığa mı?

hiç kimseyi iyi tanımıyorum
beyaz sardunya hariç.
onun yüceliğini
kitaplarda görmedim.

pencereme konmayan bir kuşun
kanatlarına kin besler gibi
sen
kuş
gidiyorum.

diyorum hep içimden; bu beyaz sardunya
hangi yeryüzünün allahı?

göğe asılan gece

geceyi dürüp bavuluma sığdırmak isterdim
fakat bende kötü bir alışkanlıktır fırlatıp atmak.
ancak, birkaç yıldız sığdırabilirim.
kolay olacak o zaman her şey
geceyi hatırlamaktan yana.

zaten beceremedim hiç dize altı çizmelerini
kelimelerin üstüne üstüne geliyor düşüncelerim.
çehremde yeryüzü bulantısı ağır mesai yapıyor
kılcal damarlarımda her zamanki yerin,
bir yıldıza kendini veriyor.

gece de geceymiş şimdi
baksana, seni taşıyor
hem bir de karanlık hiç ağır gelmez mi?
kendi kendini öldürüp
göğe asar gibi.

geceden

aklım,
içindeki cehennemi
yakan odunların nerede?

kirpiklerimin değdiği
bir yer var
oraya gömülüyüm.

çiçekleri bilmesem
toprağı görür müydüm?
oysa kendimmişim üstünde yürüdüğüm.

vakit nedir,
cehenneme kaç saat;
aklım, neredesin?

sorma hiç beni
ben kendini bilmezim.
yolduğum çiçekleri
senden kopardım,
başka toprakta bir gemiyim.

Meryem’in ellerinden
bir tabut içinde uçuversem
düşsem, toprağa hükmetsem
ölsem mi,
bilmem!

gece böylesine içimde
büyüyorken her gece
geceyi böylesine büyüten
odunlarım bir tabut.

ölü çiçeklerden yapma
bir kalp ortasında
nasıl bir yol almak?

ey gece,
git aklımın başından
aklımla beraber
gövdemden ayrıl.

ben ki, yanlış bir zamandayım.

gökteki mazgal

düştüm
her bulutta bir kanat yırtılışı
biri güneşi içine atmış
ağıt sesleri buradan

aşağısı lağım çukuru
bir şeyler batıyor, seçemiyorum
gülme sesleri buradan
kemirgen ahlâk iş başında
caddede kuş tüyleri.

rüzgâr kalabalık yapıyor
biri saatleri durdursun
yanaktan inmiş kırmızılık, uçuyor
mevsimlerden ayrılık
muzdarip bir kefen telâşı
başında derilerin.
sevmek yürürlükten kalkıyor
çeleklerde gövdeler.

tüm yağmurlar buradan.

01.25

bu şiirler tüm kara parçalarında hüküm sürmektedir; Afrika dâhil

Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım
Ama, ayrıca aldığın şu hayat
Fena değildir


Üstü kalsın!

Cemal Süreya, bu şiiri Yeni Yaprak dergisinde okuduğunda henüz ölmemişti. Ama sanki, iki gün sonra öleceğini hissediyor gibi “üstü kalsın” demişti yaşama, mizâhla karışık.

“İçimde bir şey var, belki rastlarım.” diyordu. Aşkı için belki. Çok aşklar eskitti çünkü, ömrü gibi sonu kaçınılmaz olan. Belki içinde olup rastlayacağı şey topraktı, hiç bilmeyecekti.

Hep sevdi. Hayatı boyunca sevdi. Bir değil, birçok kadın sevdi. “Bayan Nihâyet” dedi, “Bayan En Nihâyet” dedi; hatta sınırları da zorlayıp “Üvercinka” diyebildi. Söyleyişleri, yaşamı, kırgınlıkları hiç yayımlanmamış şiirleriydi sanki. Evet; “Hayat kısa, kuşlar uçuyor.” du. O, bunu hep bildi.

Aşklarında annesini aradı çoğu kez, öyle ki, “Beni öp sonra doğur beni.” diyecek sevdiğine. Babası öldü, kör oldu. “Sizin hiç babanız öldü mü?” diyerek sitem edecek kadere. Zurnanın ucuna yepyeni bir çingene yerleştirecek ve istasyonu bulamayacak kimi zaman. Güvercinin uçuşunu bölüşecek, gökyüzünün meşhûr maviliğinde cigarayı atarken denize. Gün gelecek ve de, bıraktığı küller çığır açacak edebiyatımızın orta yerinde.

Kırılgandır, kıvrak zekâya sahiptir, kıskançtır. Evlenmek en büyük alışkanlığıdır. İlk kez gördüğü birine evlenme teklifi edecek kadar hızlıdır. “Kalbim, kalbim! Söyle şimdi, ne yapacağım ben bu kalbi?” diyecektir bir şiirinde meydan okurcasına. Karısını kendi gölgesinden bile kıskanacak! Kavun karpuz veren tanrıyı çok sevecek.

İmzâsı hayatı kadar özel olacak, öyle portreler çizecek ki, canlıları kıskanacak. Baltaya “Herr” sıfatını getirecek, ipi “Efendi” yapacak. “Mösyö Giyotin”e kafa tutacak. Cellat havası estirecek II.Yeni’nin en içinde. Öyle ki, kelimelerin altında kan olacak. Soluğunu Meryem’in yanında alacak.

Öyle söz ettirecek ki kendinden, Nurullah Ataç şöyle diyecek;
“Cemal Süreya mı nedir, bir şâir çıktı başımıza.”

Her şeyin fazlası zarardır ya,
Fazla şâirlikten öldü Cemal Süreya.

Mehmet Kaplan’ın başlığını koyduğu şiir

beklemedim içimin göğe dönen yanını
biraz Anadolu çalar yayları, bilmem belki Kürt şarkısı
tütün gibi ağır kokar, belki de acıdır.
tüm kibriyle oturakoymuş,
bayımız bürokrattır;
aklımda sancısı.

ben gördüm, siz görmediniz; ellerinde rüşvet parası
gel gör sen içimi, göğü kandıracak!
bulutlar veresiye peşinde
güneş hiç oralı değil
ellerinde yağmur.

ağaçlar yorgun, kahve getirin
durun tükürmeyin!
her meyvede var bir taş izi.
telvesinde giyotin ruhlar, kocaman
durun yapmayın,
yapraklar da kul hakkı soracak!

şiir yazdım, salıverin güvercin elinden
görülmedik bulut kalmasın gözbebeğimden
söyledim son sözümü, gelsin Mehmet Kaplan
diyin hadi, başlığını o koyuversin.

02.51

ekonomik

“halk aşksızsa sokaklar banka dükkânlarıyla doludur.”
Cahit Zarifoğlu

oturup en tepesine tozlu yaşamın
ellerimizin dokunmadan kirlendiği
tozun uçuşuna bu vurgu.

Karadeniz’e kıyım vardır benim,
ben bu yüzden lacivertimdir bazen.
bakınca anlayamazsın derinliğini
güvercinlerle boğulan içimin.

şimdi geçmekteyim başka kıyıdan
yüzüme sillesi büyük bir geçmiş esmekte.
ölümüm vardır bir de, tepesinde ensenin
yüzünün hudutlarıyla beraber,
yeni bir dünya kurmakta.

kirpiğime değen göğü sil en önce.

sonra kölesi olursun başka işlerin
bazı şeyler enflasyonla paralel değil,
geniş kalacak gözlerin buna dâhil.

ölüyorum memleketim;
ekonomisi beni anlamadıkça,
sokaklarım banka dükkânı.

00.44

şiire mektup

şiir beni terkettikten üç hafta sonra. hâlâ birbirimize dönmüş değiliz. ama seviyoruz, karşılıklı.

şiir yazmıyorum seni hiç bu ara
kalabalık hissediyorum, ondan.
ya da belki küsmüşümdür sana
sen bilmeden.

yo, kırgın değilim aslında
içim çok ağır da bu ara.
taşıyamıyorum dünyayı Kafka’nın hesap
paltomu çok severim ama.

sen olmadan da yaşanırmış, farkettim.
Gregor’dan farkım yokmuş, zikrettin.
niye böyle uzak kaldın benden?
bir başka gök bulmuş gibisin.

bir gün yine uğrarım sana,
olmadı mektup yazarım.

01.12

24.01.14

omurgamın orta yerinde bir imparatorluk
çöküyorsa
meşrû kılar gövdem gitmeni.
gözlerim dökülür sonra soğukkanlılıkla
aklım yanardağ, içim zemheri.

bir gözün her kilometrekaresi
düşüyorsa damarımın görülmedik kanından
gidemeyen yerlerimin âhı tutuyorsa
namaz kılar gövdem o vakit ruhuna.

nerde bir sevmek görürsün karnın düşer,
kirpiklerinin yaylıları Mozart çalar
ellerin göğü buruşturur..
gülmek o zaman,
orta çağ dogmatizmi kalınlığında
ağır olur.

şimdi aklım,
el memleketinde bir gevurdur.

gövdede ölüm

ne zaman görsem grameri bozuk bir gök
aklım delişir, bilsen dilin giyotin.
yaprak düşer, yaprağın damarları görünür
her damarda kan, kanında sen
hücremde bir sonbahar ölür.

geçti gökyüzünün hengâmeli gülüşü
toplanır ceset ceset geçmişten birkaç yıl
yaralı ciğerim hangi kuşun uçusuna sevinir?
şimdi sevinmek;
tabut başında gülmek gibidir.

ağıt sesleridir duyulan, betondan rüzgâr
içinde nasıl yaşayabiliyor hâlâ umutlar?
sarsıldı Sırat’ın en güçlü omurgası
düşen hücrelerin, hücrelerimden
niye bilmem, içimin kuşlara müptelâsı?

gövdemden ayırıyorum birkaç soluk
gerçek bir gülün orta yerinden düşmektesin.
her yaprağın kan, kanın içinde ben
âh bilsen,
bir ruhu paramparça etmektesin.

ve yeryüzü,
Âdem’den sonra bir ayrılık daha görür.

metruk ayaklı fil

ölmek dolu her şey,
uçurtmanın ipi bile.
eskimiş zamanların çaresizliğindeki -âh!
bir göğü yarar gibi
sadece haykırdım bir tanrıya:
ölüm var!
ey bulut, sana da ölüm var.
bak, İbrahim kaç tanrı eskitti…
ve kaç kez öldü onda tanrı.
bitiyor yeryüzünün lânetli rüzgârı,
geçiyor üstümüzden bir filin metruk ayağı.
eziyor!
tüm geç kalmışlığıyla yeni bir dünya kuruyor!
unutuyorum hemen,
geçmiş, sonradan görmelik yaptığında
-en çok o zaman kızıyorum ya-
birkaç sene birden ölüyorum.
bak, bir içim var benim,
çok küfrediyor yeryüzüne
ve dikiyor gözlerini yedi göğe.
işte, bu günâhın Allah’ı.
sevmek, çok sevmek, hiç sevmek…
dünyanın tüm saçmalığı.

00.59-01.14, 6 aralık 2013

Oblomov’a

Oblomov,
Oblomov..
bir gün terkedecek mi bizi bu yorgunluk?
diyorsun ki günler geçer, zaman saçmalık.
haklısın, insanlar da öyle.
yollar hep ağır, şarkılar, mevsimler..
geçmiş de.

ben taze uykusundayım geçmişliğin
vaktim hep dar, boş bir duygunun ustasıyım.
elimde gecikmişlik, diyorum ya;
kalkamadım altından yürek serzenişliğinin.

peki, hep böyle mi olacak Oblomov?
sen ve ben niye böyle ağır,
usanmaz, tembel duygunun içinde
olur olmaz yükmekteyiz?

saatlere meydan okusak ya,
insanları da atalım yüreğimizden.
-ağırlık yapmasınlar-
hiçbir şey kederlendirmesin hücrelerimizi
hücrelerimiz, yalnızca kendini düşünsün!
yağmur vuruyor mu, işte o zaman sussun.

yürümek zor gelir mi sana, hadi göğe gidelim.
üşenmezsen hayâl bile kurarız.
ben ortasındayım şimdi içimin,
ne yana dönsem Yusuf’un kuyusu…
bir gün tüm hücrelerimle çıkar gelirim.

haydi, hayâl kur sen de Oblomov…
bu, diğerleri kadar yorucu değil.
içinde insan yoksa
hiç değil.

akşamüstüne

ey akşamüstü,
alabilecek misin şu üstümdeki kırılmışlıkları?
diyebilir misin yorgunsun çok,
unut onları?

sevmek bir meseledir.
hâllolmasın bazı şeyler hiç.
sen daha iyi bilirsin gerçi;
bu kararsızlık sende de var,
renginden belli.

ben çok anlattım da dinlemediler,
ama baksana sana
göğe söz geçiriyorsun.

bir bu şehre,  bir de içime
çökmek mi vazifen?
neyse ben gideyim en iyisi,
sen de gitmeden..

sonsuzluğun coğrafyası

bir yıldıza ruhunu verirsin gidenin çoksa
esip tüm rüzgârlarını eski düşlerinden
düşersin bir göğe doludizgin
ve aklın ata binip gitmiştir.

buluta söz geçiremezsin
ıslak mıdır varlığı bir şubat kadar?
yahut bilir mi gözleri ne kadar yer kaplar?

bir şehre inip griye boyanırsın
bak, bu tüm akşamüstüler için de geçerlidir;
senliğinden çıkarsın.

sonsuzluğa yeni bir ad ararsın
yeryüzüne dönüp arkanı.
tüm coğrafya kitaplarını yok edin
gözleridir dünyanın en geniş alanı.

bir şiirin arka yüzü

en uzağı arıyorum saati unuttuğum an
münzevi bulutlar geçerken belki
öyle müphem bir zaman ki
bunu kimse bilmeyecek.

bir sayfayı öldürüp kelimelerle
günahın en büyüğünü işleyeceğim.
azap duyup şiirlerden
kendimden muzdarip bir hâl ile
tüm yağmurları sileceğim.

ve bunu herkes bilecek.

Akşamüstü Söylenişi

benim göğümde şehir ışıkları var,
yıldızları kaydıran kızgın yorgunluğum.
yağmur olsam acıtmazdı tenimi
gökten düşüşüm.

elmanın beni sevebileceğini sandım
kuyumda kelimeler, kelimeler..
âh evet, bir şairi yoksaydım.
bu şehir bilmiyordu, kimse bilmiyordu
ve ben Allah’a hep inandım.

memleket meselesi olmalı gülüşün
sevmek ne yorucu kelime.
her an daha derin daha karışık.
zulamda mesafeler..
Zühreliğimden çok şey kayıp.

bir gazele matla beyiti olabilirdim,
yahut bir vakte nazire.
akşamüstü diyorum, olmasa
şiir diye seni söylerdim.

sokak lambasına yazılan şiir

her şiir birine yazılırmış sokak lambası
ve kuş uçmak istemezmiş açık olmadıkça gökyüzü.
en boynu bükük seni gördüm, bazen olurmuş öyle
ondan sana yazıldı bu şiir, adsız bıraktım.
yağmur yağmadı,  Zarifoğlu ölmedi.
nisan kokuyordu sokak kedi geçmedi.
aşkı yazayım dedim, olmadı.
ondan sana yazıldı bu şiir sokak lambası.

akşamüstü grisi vardır en sevdiğim
sen o vakit yanarsın dertli misin?
yaprak düşmedi, insan geçmedi
gündüz uçtu, kuş gelmedi
eğilmiş başın bir hayli yorgun gibisin,
kimseye iki kelime kalmadı.
ondan sana yazıldı bu şiir sokak lambası.

her akşam bir insan sustun
yolculuklar gördün, aşkı gördün.
bu şarkı da bitmedi, sen ağlamadın.
ayrılık gördün, kimseye anlatmadın.
bir gökyüzü buldun açık ve kanatsız.
biliyorum kimseyi de sevmedin,
ondan sana yazıldı bu şiir sokak lambası.

soğuk çay

aklımda akşamüstü grisi bir hüzün soluğu

geçmişten bir vakit ölmüş.

belki soğuk içilmiş bir çay edası.

ya da düşüşü Yusuf’un.

demli ruhlar için

kelimeler çok fazla.

Milena olmalıydık diyor biri

Milena olmalıydık ki,

yıldızlar ulak olsun;

ama bakmamış gökyüzüne, ruhu.

zamansız

bir zaman kaybolur, geri döner
saatlerin ruhu teslim.
eski gazeteden kalma bir haber.
sararmış olan kelimelerdir,
okumadan atılmış
sayfalar bihaber.

ya da kızıp yalnızlığına
vakitsiz yorgunların debdebeli edası.
geç kalmışlara verilen öğütler gibi
pek ısrarcı.

bir zaman öyle sessiz,
öyle bir de vakitsiz.

böyle dedi şiir

hangi ruhuma kızıp da,
bu şehir arayışı,
-söyleyemediklerimden kalanlarla-
yeni bir mevsim keşfeder gibi?
şimdi,
yeni bir gökyüzü bulup uçmalı.

yapraklar düşetmeyedursun
dökülen umutlardır,
öyle dedi sonbahar.
‘neden böyle düşman görünür..’
aynı ruhlar, dedi
‘..aynalar’

alıp yağmurlu düşleri
büyük cümleleri koyup kenara.
bir şiirin en kalabalık caddesinde
-tüm noktalamaları ihlâl edip-
yürümeli dedi,
bulut.

yağmur

kaç kelime anlatabilir bir gülüşü?
geçen yılların dar vakitlerinden kalma
bir yokoluş gerçeği.

bir yaprağın düşüşü mü,
yoksa yeni bir gündoğumu mu
daha inandırıcı?

düşünedurursun mesela
biriktirdiğin düşleri anlatırsın öyle.
yokluk, yıldızsız bir gökyüzü.

sorunca mevsimlere yağmuru;
dalgınlıkların esintisi çarpar göze
akar yorulmuşluğun gözyaşı.

ağırlaşacak mı kalbimiz hep böyle,
ıslandıkça tarumar olan ruhumuz.

Özet
Ferda Tara | Şiirleri | Simit Çay Şairleri
Başlık
Ferda Tara | Şiirleri | Simit Çay Şairleri
Açıklama
Ferda Tara, Simit Çay Edebiyat Etkinlikleri bünyesinde uzun süredir şiirlerini yazmaktadır. Hâlen Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Betik'in daimi şairlerindendir.
Yayımcı
Yayımlayan
Simit Çay Edebiyat Etkinlikleri
Logo

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mission News Theme Compete Themes tarafından yapılmıştır.