İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Dünya ve Ruh Sağlığı | Mesut Çiftci

Dünya ve Ruh Sağlığı | İnsan, gündelik yaşantısının içerisine o kadar çok sıkıştırıyor ki kendisini, dışarıda koskoca bir dünyanın döndüğünü ve kendisinin bu koskocaman dünya gezegeninin kabuğunda, bir parazit misali yaşamak zorunda olan ve uzay ile kıyaslandığında bir atomun elektronları kadar küçük kalan bir varlık olduğunu unutuveriyor. Bu aslında günümüz modern toplumunda insanların temel sorunlarından birisi olarak ortaya çıkıyor. Dünya üzerinde milyarlarca insan olduğunu unutuveriyor insan. Kendi şehrini, kendi ilçesini, kendi köyünü hatta kendi sokağını dünya gezegeninin tamamı sayıyor ve tanıdığı birkaç kişinin dünyada yaşayan tüm insanlar olduğunu düşünüyor. Bu hastalıklı fikir, hastalıklı davranışlara dönüşüyor elbette. Hâlbuki yeryüzünde o kadar çok insan ve o kadar çok hayat hikâyesi var ki. Yani günümüz insanının modern hastalığı depresyonun bile temelinde bu hastalıklı fikir, bu yanılsama yatmaktadır.

Hayat bir mücadeleler yumağıdır.

İnsanın bir mücadeleyi kaybetmesi hayat mücadelesini kaybettiği anlamına gelmediği gibi kaybettiği bir mücadele başka bir mücadelenin zafer kapısını açıyor da olabilir. Kuşkusuz her insan sonu olan bir dünyada bir sorunla karşılaşır ve karşılaştığı bu sorun dünyanın en büyük sorunu değildir. Hatta bireysel yaşantımızda yaşadığımız bu sorunlar dünyanın en büyük sorunu olmaya namzet bile değillerdir. Ama biz insanlar hastalıklı bir zihinle bunun böyle olduğuna inandırırız kendimizi. O küçük trafik kazasında son model arabamızın tamponu mahvoldu diye sinirden kendi kendimizi yeriz. Aracımıza çarpan sürücüyle kavga etmek ve hatta onu öldürmek isteriz. Sinirle eve gelir bu konuyla hiç alakası olmayan eşimize, çocuğumuz bağırır çağırırız. Hâlbuki büyüttüğümüz ve sorun ettiğimiz tek şey basit bir araba tamponudur. O kazada öleceğimiz, öldüreceğimiz ve sakat kalacağımız ihtimalleri hiç aklımıza gelmemiş gibi davranırız. Sonu olan bu dünyada elbette beterin beteri her zaman vardır. Çayı demsiz olduğu için eşini döven, eve beş dakika geç kaldığı için çocuğunu falakaya yatıran yani sinir hastası insanlardan bahsediyorum. Bu ve buna benzer davranışları sergileyen insanların hepsi bir ruh hastalığının içine girmiş kimselerdir.

Günümüzde bu ruh hastalığının bireysel değil toplumsal olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz.

En basitinden yirmi dört saat yayın yapan ve evimizin en kıymetli yerlerine yerleştirdiğimiz televizyonda yayınlanan programlara bir göz atalım. Şiddetin, cahilliğin, aşırıya kaçmanın ballandıra ballandıra anlatıldığı, özendirildiği televizyon dizilerine, filmlerine ve tartışma programlarına. İleri doğru gidiş değil de geri doğru gelmeye çalışıyoruz sanki. Televizyon, bilgisayar gibi teknolojik nimetler yazımın başında bahsettiğim o koskocaman dünya gezegeninin farkında olmamızı değil de bireysel dünyamıza sıkışmamızı sağlıyor sanki. Elbette bu neyi nasıl kullandığımızın sonucundan başka bir şey değildir. Sosyal iletişim araçlarını bireysel iletişim araçlarına dönüştürmedeki başarımızı başka bir sektörde göstermemizi isterdim. Düşünmeden yaşayan insanlar haline gelmedik mi? Bu yüzden yapışmadı mı yakamıza bu yalnızlık laneti? Düşünmeye ne gerek vardı ki sanki ne de olsa birileri bizim yerimize düşünürdü. Biz düşünülüp ortaya konulmuş fikirler arasında tercih hakkımızı kullanırdık olur biterdi. Bundan daha demokratik bir yaşama şekli mi vardı sanki? Zaten düşünmeye vakit ayıracak kadar vakit zengini insanlar da değildik, biz düşünmeye vakit ayırırsak televizyon dizilerini, magazin programlarını, aptal yarışma programlarını kim takip edecekti ki? Bundan bir basamak önce de okumanın ne anlamı var televizyon, internet dururken diye konuşuyorduk.

Okumak vakti bol olanın yapacağı sıkıcı bir işti ne de olsa. Bir kitap okumaktansa o kitabın özetini okurum daha iyi, hem kitap hakkında hem de yazılanlar hakkında bilgim olur. Kusura bakmayın ama hiçbir bilgi ve hiçbir bilgisel deneyim bu kadar ucuz değildir ve olmayacaktır. İlkokul öğretmenimiz keşke öğretmenin hapı olsaydı. Hepinize birer tane yuttursaydım, hem sizin işiniz kolay olur hem de benim işim kolay olurdu derdi. Ama maalesef böylesi bir kolaylık söz konusu değil ve üstelik bizim kolaylık olarak adlandırdığımız her işin bir yan etkisi muhakkak ortaya çıkıyor. Kolay yaşayayım derken; dünyayı kirlettik, ozon tabakasını deldik, HİV virüsünden ve kanserden ölmeye başladık ve daha da kötüsü kendi dünyamızın sonunu kendi ellerimizle hazırlamış olduk. Durum böyle iken her şey için geç mi kaldık? Elbette ki hayır.

Hemen hemen her insanın elinde kendi yaşantısı ve dünya ile alakalı bir felaket ve bir kıyamet senaryosu vardır.

Hayatlarımızı bu felaket ve kıyamet senaryolarına göre yönlendiririz. Temkinli olmanın elbette kişiye ve topluma bir zararı yoktur. Ama sizce de temkinli olmanın bu kadar abartılmış olması o felaket ve kıyamet senaryosunun gerçekleşmesinde en büyük rolü oynamıyor mu? Evet, belki yarın ölebiliriz, işimizden olabiliriz, en sevdiğimizi kaybedebiliriz ve evet belki de dünyanın sonu yarındır. Ama bu kötü ihtimallerin üzerine bir hayat kurulabilir mi? Elbette ki kurulması epeyce hastalıklı bir durum olmaktadır.

Hiç ölmeyecekmiş gibi de yaşanmayacak belki ama ihtimaller arasında da en kuvvetlisinin yok olmak olması gibi yaşamak da insanı felakete sürüklemektedir.

İnsan hayatını korkuları değil, aklı ve mantığı yönetmelidir. Ne hastalıklı derece de romantik olmalıdır insan ne de hastalıklı derecede mantıklı. Dünya, güneş sistemi ve uzay nasıl hassas dengeler içerisinde varlıklarını sürdürüyorlarsa insanlarda hassas duygu ve mantık çerçevesinde hayatını sürdürmelidir. Kefelerden birisinin ağır basması dengenin bozulmasına ve dengenin bozulması da felaket ve kıyamet senaryolarının gerçekleşmesine neden olmaktadır. Dünya ne bireyselleştirebileceğimiz kadar küçük ne de içinde kaybolacak kadar büyük bir yerdir. Ancak bahsettiğim bu dengenin varlığında toplumsal ve bireysel ruh sağlığından bahsedilebilir. Çocuğumuz eve beş dakika geç geldi diye çocuğumuzu falakaya yatırmayacağız ama çocuğumuzu da sokaklara başıboş göndermeyeceğiz. Bu bağımlı olmak ve olmamak arasındaki farka benzemektedir.

İçki içilmesini desteklemiyorum ama bununla ilgili bir örnek vermek istiyorum. Kimisi keyif için içer ve bırakır, kimisi keyif için içer ve alkolik olur. Alkolik olmak bir ruh hastalığıdır.

Biz insanlar sağlıklı, mutlu ve huzurlu bir bireysel ve toplumsal hayat bulmak istiyorsak bu dengeye dikkat etmek zorundayız. Örneğin bir kişinin kendi toplumunu, ülkesini, dinini ve milliyetini sevmesi doğru ve gereklidir ama toplumunu, ülkesini, dinini ve milliyetini seviyor diye faşizan duygularla ülkesindeki yabancıları öldürmesi son derece yanlış ve hatalıdır. Bir şeyi seviyor olmak başka bir şeyden nefret etmeyi gerektirmez ve gerektirmemelidir. Eğer herhangi bir şeyi seviyorsanız ve bunun karşılığında başka bir şeyden ya da şeylerden nefret etmeniz gerekiyorsa bir yerlerde bir yanlışlık var demektir. Çok basit bir örnekle konuyu örnekleyecek olursa Fenerbahçe futbol takımının taraftarı olan birisinin illaki Galatasaray ya da Galatasaray taraftarlarından nefret etmesi gerekmez. Sevgi karşılığında nefreti getirmez. Ama sevgi fanatizm hastalığına dönüşmüşse nefret getirmesi gayet normaldir. Bu durumda insanın yine küçük düşünmesinin sonuçlarından birisidir. Çünkü insan tuttuğu takım, yediği yemek, dinlediği müzik, ait olduğu toplum, inandığı din, sahip olduğu bakış açısı ya da yaşadığı coğrafi bölge değildir. İnsan tüm bunların ortak paydasında ortaya çıkmaktadır.

Maalesef insanlık olarak küçük düşünüyor ve küçük yaşıyoruz.

Bizim önemsemeyip çöpe attıklarımız için bazı insanlar birbirlerini öldürüyorlar ve bizim hayal edip uğruna insanlığımızdan vazgeçtiğimiz şeyleri birileri çöpe atıyorlar. İşte böyle bir gezegende yaşıyoruz, farkında mıyız?

Gündelik yaşantımız, yaşadığımız an ve günü kurtarmak elbette önemli. Bunu hiçbir düşünce ve hiçbir yazı önemsiz kılamaz. Yaşadığımız an itibariyle her şeyden önce geleceği inşa etmekteyiz. Bu yadsınamaz bir gerçek. Fakat hayat dediğimiz şey yalnızca gündelik yaşantımız ve yaşadığımız an değil. Bizim birkaç kişiyle yaşadığımız hayatın dışında milyarlarca insanın yaşadığı bir dünya var. İşte bu yüzden umudunu asla yitirmemeli insan, işte bu yüzden hiçbir zaman sona ulaştığını ve karşılaştığı sorunun dünyanın en büyük sorunu olduğunu düşünmemeli.

Dünyada henüz görmediğimiz, tanımadığımız, tanışamadığımız ve belki de hiç tanışamayacağımız milyarlarca insan ve milyarlarca hayat hikâyesi var.

İşin iyi tarafı bu milyarlarca insan senin ne düşündüğünü, senin ne gibi eksiklik ya da fazlalıklara sahip olduğunu umursamıyor. Dünya yalnızca yaşadığımız coğrafi bölgeden; evden ya da işyerinden müteşekkil değil. Dünyada hiç gitmediğimiz, hiç görmediğimiz ve belki de hiçbir zaman göremeyeceğimiz yerler var. Bırakın dünyayı ülkemizde bile kaç kere yaşadığınız şehrin dışına çıktınız?

Çağımız, bireylerin toplumdan ve dünyadan kopup kendi bireysellikleri içerisinde hapsolmalarına olanak sağlayan ender teknolojik gelişmelerin yaşandığı bir çağ.

Bu nedenle bireysel ve toplumsal ruh sağlığımız pek de düzgün değil. Aslında bu da bir dengesizliğin göstergesi; teknolojik gelişmeler sosyal gelişmelerin birkaç adım önünde ilerlemekte ve bu dengesizlik şiddete, adaletsizliğe, kaosa, savaşlara yani o bahsettiğim felaket ve kıyamet senaryolarının gerçek olmasına neden olmaktadır. Örneğin şu an günümüzde yaşanan savaşların hemen hemen hepsinin temelinde enerji (fosil atıklarla elde edilen enerji) yatmaktadır. Farz edelim, günümüz teknolojisiyle bu enerji darboğazını aşacak bir çözüm bulunsa; insanlık bu enerji kaynağını genelleştirip tüm insanlığın faydasına sunmaktansa, en güçlü olup diğerlerini köleleştirmek için savaşlar çıkaracak ve milyonlarca insanın öldürülmesin neden olacaktır. Bu teknolojik olarak ileride fakat sosyal ve bireysel olarak geride olduğumuzun bir göstergesidir. Bu dengesizliği bireysel olarak da ispatlamak hiç de olmayacak bir iş değildir. Evinizde aile bireylerine, sokakta komşularınıza, işyerinde iş arkadaşlarınıza nasıl davrandığınız, beklentilerinizi ve isteklerinizi şöyle bir gözden geçirin ne demek istediğimi daha net anlayacaksınız.

Velhasıl-ı kelam dünya ne düşündüğümüz ve yaşadığımız kadar küçük ne de düşündüğümüz ve yaşadığımız kadar büyük bir yer. Ne olduğumuzu, ne kadar olduğumuz, ne yapabileceğimizi bilmek için uğraşırsak insan olmanın ereğine daha yaklaşacağımızı düşünüyorum. Dünya ne başlı başına bir cennet, ne de başlı başına bir cehennemdir. Biz insanlarda ne dünyayı dize getirecek kadar güçlüyüz ne de dünyaya yenilecek kadar aciz.

Mesut ÇİFTCİ | Dünya ve Ruh Sağlığı

Özet
Başlık
Dünya ve Ruh Sağlığı | Mesut Çiftci
Açıklama
İnsan, gündelik yaşantısının içerisine o kadar çok sıkıştırıyor ki kendisini, dışarıda koskoca bir dünyanın döndüğünü ve kendisinin bu koskocaman dünya gezegeninin kabuğunda, bir parazit misali yaşamak zorunda olan ve uzay ile kıyaslandığında bir atomun elektronları kadar küçük kalan bir varlık olduğunu unutuveriyor.
Yayımcı
Mesut Çiftci
Yayımlayan
Simit Çay Edebiyat Etkinlikleri
Logo

İlk yorum yapan siz olun

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir