Fuzûlî: Yaşamı, En Güzel Şiirleri, Edebî Kişiliği ve Eserleri

YAŞAMI – EDEBÎ KİŞİLİĞİ – ESERLERİ – ŞİİR ÖRNEKLERİ

A- Yaşamı

Gerçek adı Mehmed bin Süleyman olan Fuzûlî, Azerbaycan sahası klasik Türk edebiyatının en büyük temsilcisi olarak tanınmaktadır. Şair bazı edebiyat otoriteleri tarafından sadece Azerbaycan sahasının değil tüm Türk edebiyatının en büyük klasik şairi olarak gösterilmektedir. (Mengi, 2008: s. 158) Fuzûlî’nin Bağdat yakınlarındaki Hille bucağında veya Kerbelâ’da (Timurtaş, 1997: s.590) dünyaya geldiği sanılmaktadır. Uzun zaman Fuzûlî’nin 1490 ile 1495 yılları arasında doğduğu düşünülmüştür. Ancak yapılan son araştırmalarla şairin 888/1483 yılında doğduğu sonucuna ulaşılmıştır. (Okuyucu, 2011: s. 209) Lâtifî, Ahdî ve Âşık Çelebi şairin Bağdatlı olduğunu söylemektedir, ancak tezkirelerdeki tarihlere bakarak Fuzûlî’nin kesin bir doğum tarihinden söz etmek mümkün değildir. Bunun yanında, divanının bazı yerlerinde Bağdat’ta gurbette olduğunu söylemesi, Fuzûlî’nin Bağdat’ta doğmadığını ortaya koymaktadır. Bu durumda şairin Hasan Çelebi’nin dediği gibi Hille’de ya da Riyazî’nin söylediği gibi Kerbela’da doğma olasılığı yüksektir. (Özdemir, 2012: web) Tahir Üzgör, Fuzûlî’nin 1483-1484 yılları dolayında doğduğunu şu sözleriyle desteklemektedir: “…şairimizin doğduğu yılı acaba 1494 olarak kabul etmemizde ne dereceye kadar isabet vardır? Fuzûlî’nin Akkoyunlu Uzun Hasan’ın oğlu Yusuf’un iki erkek evladından biri olan ve 1504’te ölen Elvend Bey’e sunduğu “Kaside-i Şikâyet-gûne velehü der-meh-i Elvend Big” başlıklı uzunca ve başarılı Farsça bir kasideyi (ilk kasidesi), 1504 yılında sunmuş olsa bile en fazla on yaşlarında bir çocuğun yazmış olduğu neticesine varırız. Fuzûlî Dîvânı’ndaki yaşlılıktan şikâyet eden ifadeleri de göz önünde bulundurursak, şairimizin 1556’da 62 yaşlarında vefat ettiğini kabul etmemizin mümkün olmadığı ortaya çıkar. Bu durumda Köprülü ve Karahan’ın söyledikleri gibi ve 1958’te Hasibe Mazıoğlu’nun aynen naklettiği üzre şairimizin doğumunu en az bir on sene eskilere götürmemiz gerekmektedir.” (Üzgör, 1997: s. 87)

Fuzûlî âşıkane şiirin edebiyatımızdaki en büyük temsilcisidir. Hemen hemen bütün şiirlerinde aşkı ve aşkın hâllerini coşkun bir lirizmle ifade eden şair; duyduklarını, hissettiklerini, hayal ve düşüncelerini kuvvetli bir öğrenim ve bilginin sonucu olan üslubu olarak yansıtmaktadır. (Selçuk, 2005: s.234) Fuzûlî klasik edebiyatımızın en bilindik şairlerinden biri olmasına ve bu denli yüksek şiir söyleme gücüne sahip olmasına rağmen yaşamı hakkındaki bilgilerimiz oldukça sınırlıdır. Yaşar Nabi bu durumu Varlık Dergisi’nde şöyle açıklar: “Fuzûlî’nin sanatı üzerine çok, hayatı üzerine az bilgimiz vardır. Kaynakların çoğu şuara tezkireleridir.” (Nayır, 1991) Bu durumun ortaya çıkmasında şairin Irak muhitinden ayrılmaması ve özellikle İstanbul’a hiç gelmeyişi de etkili olmuştur. Şair ve âlim kişiliğinin yanında hoşsohbet bir insan olan Fuzûlî yaşadığı dönemde tüm şöhretine rağmen rahat bir yaşama ve saray çevresinden edinilen himayelere erişememiştir. Köprülü’ye göre, şairin mensup olduğu Şii mezhebinin Osmanlı siyasetince tehlikeli bulunması da bu durumu oluşturan etmenler arasındadır. Fuzûlî Şah İsmail’i takdir ettiği, hatta onun adına eserler yazdığı hâlde, Safevilerden bile hürmet ve iltifat görmemiştir. Bayat boyundan gelen bir Akkoyunlu Türkmen ailenin çocuğu olan şair, Osmanlı’nın Bağdat’ı ele geçirmesinden sonra da beklediği ilgiyi bulamamıştır. Hatta kendisine bağlanan bir miktar geçimlik dahi ödenmemiş, bunun üzerine Fuzûlî Kanuni Sultan Süleyman’a yazdığı mektup ile edebiyatımızın en güzel mektup örneklerinden biri olan Şikâyet-nâme adlı eseri ortaya çıkarmıştır. Fuzûlî saray çevresindeki bu ilgisizliği daha çok Bağdat’a bağlamaktadır. Yine bu yıllarda terkib-i bent ustası Ruhî de Bağdat kentinden şikâyet etmektedir. Fuzûlî bir beytinde şöyle der:

Fuzûlî ister isen izdiyâd-ı rütbe-i fazl

Diyâr-ı Rûmu gözet terk-i hâk-i Bağdat et

Ayrıca şairle ilgili 1946 yılında yayımlanan bir çalışmada; Fuzûlî’nin Şehzade Bayezid ile uzun süre mektuplaştığı, bu mektuplaşmanın bir dönem kesilip sonra yeniden devam ettiği anlaşılmaktadır. Fuzûlî, Şehzade’den aldığı “itâb-âmiz” ve “şekve-engiz” bir mektup üzerine Anadolu’ya yerleşme dileğini şöyle belirtmiştir.

Fuzûli eyledi âheng-i ayşhâne~i Rüm

Esir-i mihnet-i Bağdâd gördüğün gönlüm (Çatbaş, 1946: s. 139)

Fuzulî’nin asıl adı Mehmet ve babasının adı ise Süleyman’dır. Kaynaklar, bilginliğinden

ötürü ondan Mevlana Fuzulî diye bahsederler. Kendisi de her fırsatta bilgin şairlerden olduğunu ima eder. İlk bilgilerini Hille müftüsü olan babasından edindiği, sonra Rahmetullah

adlı bir hocadan ders gördüğü ve hatta hocasının kızına âşık olduğu, şiir yazmaya da bu sebeple başladığı şeklindeki söylentilerin doğruluk derecesi bilinmemektedir. Geniş bilgisine

bakarak onun da pek çok bilgin şair gibi iyi bir medrese eğitimi gördüğü söylenebilir. (Okuyucu, s.39:2011) Şairin yalnızca Türkçe değil Arapça ve Farsça divanlar oluşturması da onun gördüğü eğitimin niteliğini göstermektedir. Şair Türkçe divanının giriş bölümünde de (mukaddimesinde), iyi bir şairin bilim ve bilgiden nasiplenmesi gerektiğini bildirmektedir.

Fuzûlî, sanatını geleceğe ulaştırma endişesini taşıyan bir şairdir. Şair önceleri güzel anlamlı birtakım mahlaslar almış, ancak kısa bir zaman içinde bu adların diğer şairler tarafından da kullanılması karşısında; sanatının benzerleri arasında kaybolması korkusuna kapılmıştır. Şair yüreğinin taşıdığı bu kaygı Fuzûlî’yi kimsenin kullanamayacağı bir mahlas kullanmaya yöneltmiştir. Böylece şair kendine fazla ve gereksiz anlamlarına gelen Fuzûlî sözcüğünü mahlas olarak belirlemiştir. (Banarlı, 1985: s. 73) Fuzûlî bu durumu Dîvân’ında şöyle açıklamıştır: “Şiire başlarken günlerce bir mahlas almak yolunda düşündüm. Seçtiğim mahlasa bir müddet sonra bir ortak çıktığı için yeni bir mahlas alıyordum. Nihayet benden önce gelen şairlerin ibareleri değil mahlasları kapıştıklarını anladım. Karışıklığı ortadan kaldırmak için Fuzûlî mahlasını seçtim.” (Karahan, 1996: s. 241)

Fuzûlî’nin ölüm tarihi de tam olarak bilinememektedir. Ay ve gün eksik olmak üzere yalnızca Ahdî’den aldığımız bilgiler ışığında şairin 1556’da 70 yaşlarında öldüğünü bilmekteyiz. (Mengi, 2008: s. 154) Ayrıca Ahdî, şairin Fazlî mahlasıyla şiirler yazan bir oğlunun olduğunu bize ulaştırmaktadır. 1956 yılında şairin ölüm tarihi tam olarak bilinmediğinden ölümünün 400. yıl dönümünde tüm yıl Fuzûlî yılı ilan edilmiştir. Faruk Kadri Timurtaş Fuzûli’nin ölümünü şu biçimde anlatmaktadır: “Bütün hayatını Bağdat, Hille, Necef ve Kerbela çevresinde geçiren ve Irak dışına çıkamadığı anlaşılan Fuzûlî’nin hangi tarihlerde hangi şehirlerde bulunduğunu tespit etmek imkânsızdır. Daha çok Bağdat ve Kerbela’da ikamet etmiş olan şairin, bir ara Hille’de oturduğu Farsça bir kıtasından anlaşılmaktadır. Kerbela’da doğan ve hayatının büyük bir kısmını orada ve Bağdat’ta geçiren ve 1556 yılında taun (veba) salgını sırasında ölen Fuzûlî” Kerbela’da bulunan bir Bektaşî türbesine gömülmüştür.

 

B- Edebî Kişiliği

 

Divan edebiyatının lirizm bağlamında bir zirvesi olan Fuzûlî’de bireysel ve tanrısal aşk çoğunlukla iç içedir. Fuzûlî’nin şiirlerine egemen olan coşkunluğun, hassas kalpliliğin, aşk ve aşk acısının sanatsal değeri tasavvuf süzgecinden geçtikten sonra anlamlandırılabilir. Ancak bu Fuzûlî’nin mutasavvıf bir şair olduğu anlamını taşımaz. Çünkü Fuzûlî için tasavvuf bir araçtır, hiçbir zaman bir amaç hâlini almamıştır. Tasavvufi konular: güzelliğin beden güzelliğinde değil ruh güzelliğinde aranması, yaratılmışlarda yaratanı görme gibi temel konular etrafında biçimlenirken Fuzûlî’nin konu seçimleri bu çizginin içine hapsolmamıştır. Fuzûlî’de felekten, dünyanın geçiciliğinden, talihten yakınma gibi klasik edebiyatımızın çokça işlenen konularını da bulmak mümkündür. Fuzûlî’nin bu konudaki tutumunu kendine ait şu sözler daha iyi açıklamaktadır: “Ben eşyaya duygu ve akıl gözüyle baktım, onlar üzerinde düşünme ve etraflıca araştırma ayağıyla yürüdüm.” (Fuzûlî, 1961: s. 3)

Fuzûlî’nin şiirinde rastladığımız diğer önemli konu ise derin acıların zaman zaman melamet düzeyinde şiirlere yansımasıdır. Kuşkusuz bu; şairin yaşadığı coğrafyada İslam’ın ilk dönemlerinde başlayan ayrışmanın etkisiyle daha da büyümüştür. Çünkü Fuzûlî, Kerbela Olayı’nın gerçekleştiği topraklarda büyümüştür. Yüzyılın panoramasına baktığımızda büyük mezhepsel ayrılıkların yaşandığı bu dönem; şair üzerinde büyük bir aidiyet çelişkisi yaratmıştır. Bir yandan İran şahına yakınlık hisseden Fuzûlî, bir yandan da Osmanlı sultanlarından himaye dileklerinde bulunmuştur. Karmaşanın hâkim olduğu bu coğrafya şairin ruh dünyasındaki fırtınalı buhranların acı bir yansıması gibidir ve şairi derin bir umutsuzluğa düşürmektedir. Bu çatışma, kavga ve suçlama ortamının izleri şairin bilinçaltında derin bir psikolojik etki bırakmıştır. Bunun bir sonucu olarak şairin kötümserliği, güvensizliği, yalnızlık ve kimsesizlik hisleri bütün eserlerinde kalıcı olarak hissedilmiştir. (Güler, 2011: s. 87) Şair yaşadığı topraklardaki karmaşayı Farsça divanının ön sözünde kendisinden şiir yazmasını isteyen bir kişiye verdiği yanıtta şöyle dile getirmiştir: “Sevdadan yaralı benden bu fenni ummak şaşılacak bir şeydir. Zira doğduğum ve yaşadığım yer Irak-ı Arap’tır. Burası padişahların gölgesinden uzak kalmıştır. Bilinçsiz halkı yüzünden mamur değildir. Burası öyle bir bostandır ki salınan servileri sam yelinin kasırgaları, ve açılmamış goncaları ise mazlum şehitlerin mezarlarının kubbeleridir. Burası öyle bir zevk ve safa meclisidir ki şarabı parçalanmış ciğerlerin kanı, nağmeleri avare gariplerin feryatlarıdır. Mihnet artıran çölünden bir rahat rüzgârı esmemiş, belalarla dolu çölünde bir damla ihsan bulutu bir zerre toz bastırmamıştır. Böyle riyazet (çile) bahçelerinde gönül goncası nasıl açılır ve gönül bülbülü ne terennüm eder.” (Karahan, 1989: s. 70)

Fuzûlî’nin beslendiği kaynaklardan biri de Kur’an ve İslam bilimidir. Fuzûlî’nin özellikle kelam biliminde yetkin bir ad olduğunu biliyoruz. Kelam, düşünsel anlamda estetik güzelliği, ince düşünceyi ve keskin zekâyı gerektiren bir bilimdir. (Altıntaş: s. 38) Bundan yola çıkarak Fuzûlî’nin aldığı iyi eğitimin onun yüksek düşünsel yaratımlar oluşturması için zemin hazırladığını söyleyebiliriz. Felsefi bir çıkarım olarak; yüksek bir duygusal yeteneğe sahip olan Fuzûlî’nin daha çok sofiliğe eğilmesine rağmen aşırı yaklaşımlardan uzak, gerektiği zaman sofilerin kimi görüş ve düşüncelerini Kur’an’a başvurarak eleştirmekten asla geri durmayan bir şair olduğunu anlamaktayız. (Altıntaş: s. 51) Ayrıca Fuzûlî yaşamdan kopuk bir ütopyanın temsilcisi değildir. Hatta Hasibe Mazıoğlu’na göre divan edebiyatında kendi yaşantısını bu denli yapıtlarına yansıtan başka bir şair yoktur. (Mazıoğlu, 1997: s. 2663) O yaşamın zorluklarını yakından hissetmiş, dönem içerisinde tavan yapan rüşvet ve vurgunculuktan sürekli dert yanmıştır. Bu kuşkusuz sanatçının yapıtlarına da yansımış, Şikâyet-nâme gibi Türk edebiyatının en güzel mektup örneklerinden birinin ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur. Dönemin riyakâr yapısıyla ilgili olması bakımından şairin şu sözü önemlidir: “Selam verdim rüşvet değildir diye almadılar.”

Fuzûlî’nin şiir dünyası genel kalıpların içinde değişiklikler yaratabilecek bir yapıdadır. O birçok divan şairinin tekdüze söyleyişlerini, yarattığı ‘anlam renkleriyle’ aşmayı başarmıştır. Örneğin düşmek sözcüğünü ele alırsak, Fuzûlî’nin anlam renkleriyle boyadığı şiirini örneklendirebiliriz. Fuzûlî’de düşmek kadehe düşmek, dökülmek anlamında kullanılır.

Mey gerçi safâ verir dimâğa

Akduğı için düşer ayağa

Gerçi şarap zihni neşelendirir, ancak akıcı bir nesne olduğu için de ayağa düşer.” biçiminde aktarabileceğimiz bu beyitte düşmek hem yere, yani ayakların bastığı yere dökülmek, hem de ayak: eyâğ, aynı zamanda kadeh demek olduğundan, kadehe dökülmektir. Ayağa düştüğü zaman pespayeleşen; içeni de pespayeleştiren şarap, kadehe döküldüğü zaman, bir şevkin hazırlığı kadar renkli ve neşelidir. (Banarlı, 2004: s. 116) Görüldüğü gibi mecazlar ve anlamı renklendiren kelime oyunları sayesinde basmakalıp ifadeleri aşan bu söyleyiş; anlam yurdunda sade bir söyleyişle ne kadar derin anlamlar oluşturulabileceğini kanıtlamaktadır. Yine Türkçe olmasına rağmen uzun okutulan sözcüklerin şiirde aksaklığa neden olmaması aksine şiirin müzikalitesine ve akıcılığına katkı sağlaması (akdûğı gibi) şairin sanat gücünü ortaya koymaktadır.

Fuzûlî konuşma dilinin kısa cümle, devrik cümle, soru cümlesi kullanımından yararlanmıştır. Ayrıca, şiirlerinde konuşma dilinin seslenme kelimelerini, deyimleri, vurgu ve tonlamasını kullanmıştır. Şiir dilinde anlam ve ses yönünden iyi düzenlenmiş kelime kullanımıyla sağlanan yoğun anlatımdan yararlanmıştır. Etkileyiciliği sağlayan tekrarlara ve tezatlı kullanımlara yer vermiştir. Özellikle söz tekrarlarından şiirde ahengi sağlamakta yararlanmıştır. Şiirlerinin yaşayabilmiş olmasında da içten, sade, alçak gönüllü dil kullanımının payı vardır. Onun alçak gönüllü, iddiasız anlatımı şiirlerini yalnız günümüze taşımakla kalmamış aynı zamanda etki alanını genişletmiştir. Sözün kısası, onun değişik çevrelerce tutulup sevilmesinde bu anlatım ustalıklarının payı büyüktür. (Mengi, 1996: web) Anlatımının temelinde ise söz ve anlamın ustaca yoğrulması vardır.

Divan şiirinde söz ve anlam, birbirine sıkı sıkıya bağlı ve birbirinden ayrı düşünülemeyecek iki önemli ögedir. Sesin de, sözün anlamını vurgulayan bir öge olarak şiirde önemli bir yeri vardır. Fuzûlî divan şairleri arasında bu üç ögenin şiirin yaratılmasındaki sırrını en iyi kavramış, ses, söz ve anlam dengesini şiirlerinde büyük bir ustalıkla gerçekleştirmiş birkaç şairden biridir. (Dilçin, 1991: s. 43) Bu üç ögeye de ustalık derecesinde hâkim olan şair söze özel olarak dikkat çeker. Kısacası ona göre: “Söz anlam hazinesinin incilerini tane tane sıraya dizen bir iptir. Anlamı düzene koyan sözdür, hiçbir anlam söz olmadan biçimlenip varlık kazanamaz.” Bunun içindir ki, Fuzûlî’nin dilinden dinlediğimiz aşk; anlam ve biçim süzgecinden geçen estetik bir olguya işaret eder. Bu aşk söylemi yer yer o denli şiddetli bir hâl alır ki; şair, mesnevi hikâyelerindeki kahramanlarla kendini karşılaştırıp kendi aşkını üstün kılar. Ancak Fuzûlî’deki aşkın cezbe hâli daha çok sıkıntı ve sevgiliye ulaşamama acısıyla yoğunlaşmış derin bir üzüntü hâlinin güçlü bir aktarımıdır. Kuşkusuz bunda şairin mizaç özellikleri ve şairlik kudretine rağmen yeterli ilgiyi görememesi, ilmine uygun makam ve mevkiye gelememesi, bulunduğu yerden ayrılmak istemesine rağmen bunu başaramaması… gibi nedenler etkili olmuştur. Şair bu duyguları tasavvufun mecazlarıyla yoğurarak şiirlerine sermaye yapmıştır. Zaten Fuzûlî’nin şiirlerinde aşk eksenli unsurlar olan “aşkın acılarına tahammül etmek, elem çekmek, halkın ayıplamasına (melâmet), başkalarının (ağyâr) cefasına katlanmak, sabır, alçak gönüllülük, bütün bunlar tasavvufun da dayandığı esaslardır. (Selçuk, 2007: s. 490)

Fuzûlî’yi divan edebiyatının en önemli şairlerinden biri hâline getiren bir diğer özellikse dile olan hâkimiyetidir. Onun dili tamamıyla, bütün klasik Türk şiirinin ortak zemini olan Türkçe konuşma dilinin temel kalıplarına, halk diline, şehir diline ve Türkçe’nin binlerce yıllık birikimine dayanır. (Kortantamer, 2007: s. 491) Şairin divanında bulunan atasözü ve deyimler bunun en büyük kanıtıdır. Dönemine oranla sade bir anlatımı olan Fuzûlî’nin birçok beyiti bugünkü Türkçeyle bile kolayca anlaşılabilecek yalınlıktadır. Bu da şairin şiir söylemekteki yeteneğini ortaya koymaktadır. Yalın ve akıcı anlatımlar içindeki derin anlamlar Fuzûlî’yi yetkin bir şair yapmanın yanında, şairin birçok sehl-i mümteni (yalın, akıcı ancak derin anlamlar barındıran) olarak nitelendirebileceğimiz beyit örnekleri vermesini sağlamıştır. Şairin yaşadığı coğrafya ile bağlantılı olarak dilinde Azeri sahasının dil özellikleri açıkça görülebilir. Divan edebiyatının diğer meşhur isimleriyle kıyasla Fuzûlî’nin İslam dünyasının büyük bir kısmında kazandığı şöhreti, önce onun üç dilde ustalıkla ustalıkla şiir yazmasıyla açıklanabilir. Arapça şiirleri ortalama bir seviyede olmasına karşılık Farsça ve özellikle Türkçe şiirleri onu daha hayatta iken sanatın zirvesine ulaştırmıştır. (Karahan, 1996: s. 242)

Fuzûlî’nin Türk şiirini İran şiiri düzeyine getirebilme gayreti içerisinde önemli bir yer tuttuğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda Mazıoğlu şairin en çok Hâfız-ı Şîrâzî’den etkilendiğini söyler ve iki sanatkârın sanatını karşılaştırır. (Mazıoğlu, 1956: s. 9) Fuzûlî, Mengi’ye göre Çağatay sahasından Ali Şîr Nevâyi’den, Anadolu sahasından ise Necâtî’den etkilenmiştir. Bunun yanında Azeri sahasından Habîbî’den etkilenerek yazdığı “dedim dedi” müseddesi (altılı) vardır. (İpekten, 2000: s. 29-30) İran şairlerinden ise Hafız, Selman, Câmî, ve Nizâmî onun esin kaynakları arasında yer almaktadır. (Mengi,2008: s. 162) Ancak Karahan bu listeyi daha uzun tutmaktadır. Karahan’a göre Anadolu sahasından Şeyhî, Ahmedî, Ahmed Paşa, Necâtî ve Zâtî, Farsça yazan şairlerden ise Hakânî, Nizâmî, Mevlânâ, Sadî, Hüsrev, Hâfız, Câmî, Hâtifî, Hüseyin Vâiz şairi etkileyen isimlerdir. (Karahan, 1989: s. 19) Şairin en çok nazire yazdığı adların başında Ali Şîr Nevaî ve Necâtî gelmektedir. Fuzûlî’nin bu şairlere yazdığı nazirelerden birer örnek verirsek (Okuyucu, 2011: s. 42):

Beni ağlan beni kim üstüme gelmez ölicek

Bir avuç toprak atar bâd-ı sabâdan gayrı

Necatî

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge

Ne açar kimse kapum bâd-ı sabâdan gayrı

Fuzûlî

Ol melek-sîmâ perî kim halk anun hayrânıdur

Cânlar âşûbı velî âşüfte cânum cânıdur

Nevaî

Ol perîveş kim melahat mülkinün sultânıdur

Hükm anun hükmi bana fermân anun fermânıdur

Fuzûlî

Fuzûlî divan edebiyatımızda halk tarafından en çok benimsenen şairlerden biri olmuş, geniş kitlelerce okunup beğenilmiştir. Edebiyatımızda Fuzûlî etkisi daha yaşadığı dönemde çağdaşı Bağdatlı Ruhî’den başlayarak görülmeye başlamıştır. Zâtî, Hayâlî Bey ve Taşlıcalı Yahyâ ve şu an adını anmadığımız birçok önemli şair ondan etkilenmiş ve şiirlerine nazireler yazmıştır. (Özdemir, 2012) Bunun bir sonucu olarak Fuzûlî’nin etkilediği şairleri sınırlandırmak oldukça zordur. Sayısız şairin şiirlerine nazireler yazdığı Fuzûlî, kendisinden sonra gelen şairlerin birçoğunu şiirdeki derin lirizmiyle etkilemiş, adeta bir ekol hâline gelmiştir. Hatta bu etki divan edebiyatının sınırlarını aşmıştır. Bektaşi geleneğince Yedi Ulu Ozan’dan biri kabul edelen şairin şiirleri özellikle bu kolda ilerleyen halk şiiri için bir esin kaynağı hâlini almıştır.

Fuzûlî yalnızca divan edebiyatının değil tüm zamanların en büyük lirik şairlerinden biridir. Daha çok bir gazel şairi olarak bilinen Fuzûlî’nin âşıkane gazellerinin yanında özellikle Leyla ile Mecnun mesnevisi lirizmin bir doruğu olarak kabul edilmektedir. Bu yapıtta aşkın safhalarının derin bir duygusal coşkunla tanrısal aşka varıncaya kadar -tasavvufî ögelerden de yararlanarak- anlatımı; ortaya tüm klasik edebiyatın en güzel eserlerinden birini çıkarmıştır. Fuzûlî gazel ve mesnevilerdeki yetkinliğinin yanında ayrıca usta bir kaside şairidir. Su, hançer ve gül redifli kasideleri şairin en sevilen şiirlerinden olmuştur. Şairin yapıtlarında kullandığı söz sanatları ve mecazlar; imalelerin telafi amacı gütmeksizin bir ahenk aracına dönüşmesiyle birlikte yapısal olarak da olgun bir şiir ortaya çıkarmıştır.

Fuzûlî’nin edebî kişiliğini maddeler hâlinde özetlememiz gerekirse:

1.      Fuzûlî, şiirlerinde içtenliği yakalamış ve bu coşkunluğu okuyucu ile birleştirebilmiş bir şairdir. Bunda şair tabiatlı bir insan olmasının payı büyüktür.

2.      Fuzûlî’nin dili; bütün klasik Türk şiirinin ortak zemini olan Türkçe konuşma dilinin temel kalıplarına, halk diline, şehir diline ve Türkçe’nin binlerce yıllık birikimine dayanır. Bunun için şairin şiirleri çok geniş kitlelerce severek okunmuştur.

3.      Şairin dilinde yaşadığı coğrafyanın etkisiyle Azeri Türkçesinin etkileri baskındır. Ancak bunun yanında Çağatay ve Osmanlı Türkçelerinin de söyleyiş özelliklerinden yararlanmıştır.

4.      Fuzûlî Türkçe’nin dışında, Arapça ve Farsça yapıtlar da kaleme almıştır.

5.      Şiirde önemli olan sözdür. Çünkü şiir düşüncelerle değil kelimelerle yazılır. Ancak bir şiirin başarılı olabilmesi için anlam ve yapı dengesinin kurulması gerekir.

6.      Şiir yazmak bilgi gerektirir. Bilimsiz şiir olmaz; ancak bilgi ve sanat şiirde farklı katmanlarda bulunmalıdır.

7.      Fuzûlî’nin işlediği aşk acısı, yaşamın zorluğu gibi temel insani duygular onun söyleminin sürekli evrensel bir güncellik taşımasını kolaylaştırmış, şiirinde kullandığı konuların zaman aşımına uğramamasını sağlamıştır. Ayrıca şairin gönül dünyasındaki içtenlik, onu tüm Türk edebiyatında eşine az rastlanır samimi bir üslubun sahibi hâline getirmiştir.

8.      Şair, ses değerlerini şiirine bir nakış gibi işlemiş ve müzikal bir şiir oluşturmuştur. Onun şiirinde aruz kusurları azalmış, imaleler bir ahenk ögesi hâlini almıştır.

C- Eserleri

Derin sezileri ve duygu dünyasının zenginliği ile Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biri olan Fuzûlî’nin en önemli yapıtı Türkçe Dîvân’dır. Dîvân’daki gazel ve kasideler şairin ününü ortaya çıkaran birer sanat abideleri niteliği taşır. Fuzûlî ayrıca bir mesnevi şairidir. Şairin hamsesinin olduğu bazı kaynaklarda geçse de bugün için elimizde bir hamse oluşturacak sayıda mesnevisi yoktur. Şair Leylâ vü Mecnûn adlı mesnevisi ile bu alandaki iddiasını ortaya koymuş, edebiyatımızın şaheserlerinden birini oluşturmuştur. Bunların yanında Fuzûlî edebî mektupları ve birçok manzum-mensur yapıtları bulunmaktadır. Ayrıca Sohbetü’l-Esmâr adındaki bir mesnevisinin onun olup olmadığı tartışmalıdır. Sedit Yüksel bu eserin kesinlikle Fuzûlî’nin olamayacağını savunmaktadır. (Yüksel, 1972: s. 115-136) Şimdi de Fuzûlî’nin eserlerini detaylı olarak inceleyelim:

 

a. Türkçe Dîvân: Dîvân, Fuzûlî’nin şairlik yeteneğini ortaya koyduğu ve en bilinen yapıtıdır. Bu yapıtta ele alınan sevgi konulu gazeller Türk edebiyatının en seçkin lirik şiir örneklerindendir. Şairi bu denli başarılı ve kalıcı kılan da onun bu şiirlerindeki lirizmi eksiksiz bir anlatımla süslemesidir. Dîvân’ın başka bir özelliği de, eserin başında bulunan ön söz bölümüdür. Bu bölümde şair: Gerçek bir şairin niteliklerini, şiirde üslubun nasıl işlenmesi gerektiğini, bilim ve şiir ilişkisini, şair doğasının şiire yansımalarını, klasik şiirin değer yargılarını, şiir sanatının retorik ve duygusal bağlamını, şiirde özgünlüğün nasıl yakalanacağını, dönemin şiir anlayışını ve kendi mahlas edinme öyküsünü okuyucusuyla paylaşmıştır. Bu da Fuzûlî Dîvânı’nı retorik açıdan da önemli bir yapıt hâline getirmektedir.

Şairin kendi eliyle tertiplediği bu Dîvân, mensur bir ön sözden sonra, tevhit, naat, kaside, mesnevi, musammat, kıta ve gazelleri içine almaktadır. Şairin yaptığı bu tertip; klasik divan biçeminin en güzel örneklerinden biridir. Dîvân’da 302 adet gazel bulunmaktadır. Yapıtın birçok yazma nüshaları, eski ve yeni yazı ile baskıları vardır. (Kabaklı, 2006: s. 566) Ayrıca Dîvân’ın Arap harfleriyle Mısır Bulak’ta basılmış bir baskısı Toronto Üniversitesi tarafından 2007’den beri Genel Ağ (İnternet) erişimine sunulmuştur. (Toronto Ün.: web) Yapıtın, ilki hicri 1244’te Tebriz’de olmak üzere Bakü, Hive, Kahire, İstanbul ve Ankara’da yapılmış elliden fazla baskısı bulunmaktadır. Bunlardan Abdülbaki Gölpınarlı ile Kenan Akyüz, Süheyl Beken, Sedit Yüksel ve Müjgan Cunbur’un yaptıkları çalışmalar en iyi yayımlardandır. Ali Nihat Tarlan, Fuzûlî Dîvânı Şerhî adıyla sadece gazellerini üç cilt hâlinde açımlamıştır. (Karahan, 1996: s. 244) 2001’de Cem Dilçin tarafından yazılan ve Harvard Üniversite Doğu Edebiyatı Yayınları tarafından çıkan “Fuzûlî Dîvânı Üzerine Notlar” adlı çalışma içerdiği etraflı bilgilerle öne çıkmaktadır. Kitapta 8 sayfalık bir ön söz, 4 sayfalık bir kaynakça, araştırmacı tarafından sorunlu görülen beyitlerin incelendiği ve onarıldığı 357 sayfalık asıl bölüm ve en sonda yer alan 8 sayfalık bir dizin bulunmaktadır. (Derdiyok, 2002: s. 126) Yine Hasibe Mazıoğlu’nun 1992’de hazırlayıp Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından basılan “Fuzuli ve Türkçe Divanından Seçmeler” adlı eser Dîvân’la ilgili bilgiler için pratik bir başvuru kaynağıdır. Türk edebiyatının en güzel yapıtlarından biri olan Fuzûlî Dîvânı’yla ilgili yapılan çalışmalar tabii ki bu kadarla sınırlı değildir. Dîvân ile ilgili daha fazla kaynak kaynakça bölümüzde bulunmaktadır.

 

b. Farsça Dîvân: Anlam derinliği, sanatlı – gösterişli bir dil kullanılan ve akıcılığın yakalandığı bir eserdir. Birçok anlamda Türkçe Dîvân ile bağdaşıklık göstermektedir. Bu eserin de başında şairin sanat anlayışını dile getirdiği bir ön söz bulunmaktadır. Yapıtın içerdiği türler ve üzerinde yoğunlaşılan konular da genel itibariyle Türkçe Dîvân ile aynıdır. Yalnızca Hz. Ali ve çocuklarına yapılan övgüler, mezhep önderlerine ithaf edilen şiirler bakımından Farsça Dîvân daha fazla içeriğe sahiptir.

Farsça Dîvân’ında kasideler bölümünün başında Fuzûlî’nin: Hakanî, Molla Câmî ve gene İran’ın ünlü şairlerinden olan Hüsrev’e nazire olarak yazdığı ve Enîsü’l-Kalb adını verdiği uzun kasidesi yer alır. Fuzûlî bu kasideyi Kanuni’nin Bağdat’ı fethinden önce yazmış ve Bağdat’ın fethini sağlamakta etkili olması için İstanbul’a göndermiştir. (Mengi, 2008: s. 156)

Farsça Dîvân, Türkçe Dîvân’a oranla daha hacimlidir. Ülkemizde nüshaları sınırlı olan eser Manisa Muradiye Kütüphanesi nu.: 2668’de, Fatih Millet Kütüphanesi Carullah Ef. kısmı nu.: 1670’de, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Farsça yazmalar kısmı nu.:883’te kayıtlıdır. Ayrıca İsmail Saip Sencer’e ait kitapların arasında Dîvân’ın yeni bir nüshasına daha rastlanmıştır. (Mazıoğlu, 1956: s. 73-85)

Farsça Dîvân ile ilgili yapılan en önemli çalışmalardan biri 1983’te Azeri araştırmacı Raide Said’e ait “Fuzulî’nin Farsça Divanı: İnceleme-Transkripsiyonlu Metin” adlı doktora tezidir. Bunun yanında Türkiyeli araştırıcılar da eserle ilgili çalışmalarda bulunmuştur. Hasibe Mazıoğlu, 1962’de eseri tıpkı basım olarak yayımlarken, 1956’da “Fuzûlî’nin Farsça Divanı ile İlgili Araştırmalar” adıyla bir makale yayımlamıştır. Ali Nihat Tarlan ise eserin Türkçe çevirisini 1950 yılında tamamlamıştır.

 

c. Arapça şiirler: Fuzûlî döneminin aydınlarının birçoğu gibi elsine-i selâse adı verilip Türkçe, Arapça ve Farsçayı ifade eden üç dili şiir yazacak kadar iyi bilmektedir. Ancak şair tabiatını yansıttığı ve şiir yeteneğini açıkça ortaya koyduğu Türkçe ve Farsça divanların yanında kaleme aldığı Arapça şiirlerinde pek de başarılı olamamıştır. Şairin Arapça şiirleri zengin bir yazınsal kültüre sahip olan Arap edebiyatında önemli bir yer işgal edebilecek düzeyde değildir. Fuzûlî’nin Arapça Dîvân’ını inceleyen Tavit et-Tancî divan hakkında şunları söyler:

“Fuzuli’nin Arap lisanına vukufu, zamanındaki dini ilimleri bilen bir kimsenin bu dile vakıf oluşu derecesinden ileri gidememiş ve asla bir Arap şairi ve edibinin bilgisi seviyesine ulaşamamıştır.” (Tanci, 1962: s. XII)

Fuzûlî Arapça şiirlerinde her ne kadar Arap dilini kullansa da bu şiirlerdeki edebiyat ve sanat anlayışı daha çok Fars edebiyatı ve ondan etkilenen Türk edebiyatının biçemleriyle anlamlandırılabilir. Örnek vermek gerekirse, Arap edebiyatında son beyitte mahlas kullanma geleneği yokken Fuzûlî’nin son beyitlerde mahlas kullandığını görürüz.

Fuzûlî’nin Arapça bir divanının olup olmadığı da tartışmalı bir konudur. Eski kaynaklarda yalnızca bir tezkirede şairin Arapça bir divanı olduğundan söz edilmektedir. Fuzuli’nin Arapça şiirlerini gün yüzüne ilk çıkartan E. Berthels’tir. Yazdığı makalede divandan iki kasideyi de Rusçaya tercüme etmiştir. Aynı yazma kaynaktan yararlanarak Azerbaycan’da Hamdi Araslı, yazma nüshadan çinkograf usulüyle 1958 yılında Matla’u’l-İ’tkad ile birlikte Arapça şiirleri yayımlamıştır. (Erdoğan, 2010: s. 171-172) Bugün elimizde Fuzûlî’nin 11 kaside ile eksik bir kaside olduğu hissini veren bir kıt’ası bulunmaktadır. Tek yazma olan bu nüsha Leningrad Asya Müzesi Kütüphanesi’ndedir. Yapıt, H.997 tarihini taşıyan Fuzûlî Külliyatı içinde 189-199 yaprakları arasında bulunup, iki defa basılmıştır. (Kültür Bak. e- Kitap: web)

ç. Leylâ vü Mecnûn: Arap çöllerinde başlayan bir aşk öyküsünün dilden dile dolaşarak bir halk hikâyesi hâlini alması biçiminde ortaya çıkan bu hikâye Arap edebiyatından çok Fars ve Türk edebiyatında işlenen bir tema hâline gelmiştir. Kökensel olarak gerçek bir aşk öyküsünden esin alarak ortaya çıktığı düşünülen bu hikâye öncelikle Fars edebiyatında daha sonra ise Türk edebiyatında bedensel istek ve dünyevi arzuları aşıp Tanrı’ya ulaşmayı konu edinen yazılı anlatılar hâlini dönüşmüştür. Leylâ ile Mecnûn’un yaşadığına dair rivayetlere göre olay hicretin birinci yılında Arabistan yarımadasında geçer. Kays ile Leylâ’nın ailesi ve kabilesi Necid’de çadırda yaşarlar. Kays ile Leylâ çölde hayvan otlatırlarken birbirlerini severler. Bu sevdanın duyulması üzerine Leylâ’yı Kays’a göstermezler ve Kays için ıstıraplı bir hayat başlar. Zaman geçtikçe Kays’ın Leylâ’ya olan sevgisi daha da artar ve Kays aklını kaybeder. Aklını yitirmesi üzerine Mecnûn lakabını alan Kays, bilmez bir halde çölde hayvanlarla yaşamaya başlar. Onu iyileştirmek için ailesinin her girişimi sonuçsuz kalır. Leylâ, Mecnûn’a olan aşkına daha fazla katlanamaz ve ıstırap içinde ölür. Mecnûn da onun için ağıtlar yakıp aşkının acısını terennüm ederek çöllerde dolaşmaya devam eder. Nihayet bir gün çölde ölüsü bulunur. (Durmuş, 2003: s. 159)

Fuzûlî’nin Leylâ vü Mecnûn’u edebiyatımızdaki en önemli lirik yapıtlardan biri olarak kabul edilmektedir. Şair yapıtın ilk bölümlerinde aşkın yürekte açtığı derin üzüntü hâlini, âşıkların birbirlerine ulaşma isteğini, aşk uğruna yapılan mücadeleyi ve tutkuyu dile getirmiştir. Ancak yapıtın ilerleyen bölümlerinde sevgiliye ulaşamamanın verdiği acının insan-ı kâmile (olgun insan) giden yoldaki seyri sistemsel bir biçimde okuyucuya aktarılmıştır. Bu sürecin son basamağı da aşk ateşiyle eriyip ilahi birliğe yani Tanrı’ya kavuşmak olacaktır.

Fuzûlî’nin Leylâ vü Mecnûn’u edebiyatımızdaki en güzel Leylâ vü Mecnûn örneği olarak nitelendirilmektedir. Fuzûlî eserini kaleme alırken, Leylâ vü Mecnûn temasının Fars şiirinde Nizamî, Hüsrev-i Dihlevî, Abdurrahman-ı Câmî, Hilâlî, Hatifî, Mektebî ve Süheylî gibi büyük sanatkârlarca işlenen metinlerinden yararlanmıştır. Özellikle Nizamî ve Hatifî’nın eserleri Fuzûlî’nin üslubunu önemli ölçüde etkilemiştir. Ali Şîr Nevâî, Hamdullah Hamdi ve Tebrizli Hakîrî gibi şairler Fuzûlî’den önce Leylâ vü Mecnûn temasını işleyen diğer Türk şairlerdendir. Bu şairlerin özellikle Hamdullah Hamdi’nin bir nebze de olsa Fuzûlî’yi etkilemiş olabileceği düşünülmektedir. (Yavuz, 2005: s. 57)

Türkiye ve dünya kütüphanelerinde pek çok yazma nüshası bulunan Leylâ vü Mecnûn, gerek Fuzûlî külliyatı arasında gerekse müstakil olarak aynı zamanda en çok baskısı yapılan mesnevilerin başında gelmektedir. Leylâ vü Mecnûn’un yeni harflerle iki baskısı Necmettin halil Onan (İstanbul 1935) ve Hüseyin Ayan (İstanbul 1981) tarafından hazırlanmıştır. Eser Almanca, İngilizce ve İspanyolcaya da çevrilmiştir. (Karahan, 1996: s. 244) Ayrıca 1996’da Leylâ vü Mecnûn adıyla çıkardığı kitabı 2008’de başka bir yayınevinden Leylâ ile Mecnun adıyla yayımlayan Muhammed Nur Doğan; Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın isteği üzerine eseri Bakanlık için hazırlamış ve çalışma Bakanlığın Genel Ağ sayfasında bulunan e-kitap bölümünde yayımlanmıştır. Ayrıca 2007’de Fuzûlî’nin “Leylâ ve Mecnûn”unda Tasavvufî Kavram ve Unsurlar adıyla Nurgül Karayazı tarafından yüksek lisans tezi hazırlanmıştır.

Şairin 3096 beyit ve mensur bir dibaceden meydana gelen eserinde yer verdiği murabba ve gazeller, ister Mecnûn ister Leylâ’nın ağzından olsun, içten samimi, hitaplı diyalog havasını getiren manzumelerdir. Bütün bunlar göz önüne alınınca Fuzûlî’nin Leylâ ve Mecnun adlı eseri hep doruklarda kalmış bir şaheser olarak görülmüş ve Türk insanının gönlünde büyük yer tutmuştur. (Yavuz, 2005: s. 62)

 

d. Beng ü Bâde: Fuzûlî’nin alegorik (yerinel) olarak kaleme aldığı eseridir. 438 beyitlik küçük bir Türkçe mesnevidir. (Vanlıoğlı, 1997: s. 197) Eser esrar (beng) ile şarabın (bade) karşılıklı konuşmaları biçiminde ilerler, bu konuşmalar akıl ve gönlün çelişkisi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Mesnevinin ilk bölümlerinden sonra daha ılıman bir üsluba bürünen anlatım barışa işaret etmektedir. Ancak bade imajını bir nevi Şah İsmail gibi gören şair, bu ikili tartışmanın kazanan tarafı olarak badeyi görmek istemiştir. Çünkü Tahir Ongun’a göre bade Şah İsmail’in, beng (esrar) ise Sultan Bayezid’in kişiliğinde somutlaşmıştır. Buradan da Fuzûlî’nin gençlik yıllarında yazdığı eserde; Bağdat’ı ele geçirip Özbekistan üzerine yürüyen Şah İsmail’e duyduğu sıcakkanlılık anlaşılmaktadır. Nitekim Fuzûlî bu eserini Şah İsmail’e sunmuştur. Ayrıca Beng ü Bâde hakkında birtakım uyuşturucu nesnelerin kişileştirilmesi ile basit bir gülmece veya tasavvufî bir eser ortaya koyulmaya çalışıldığı da düşünülebilir. (Yıldırım, 2004: s. 139-146)

Beng ü Bâde üzerine yapılan önemli araştırmalar Mehmet Vanlıoğlu ve Ali Yıldırım’a aittir. Bu isimler mesnevinin içerik özellikleri üzerine iki makale yayımlamıştır. Ayrıca Kemal Edip Kürkçüoğlu 1955’te Beng ü Bâde’yi yeni harflerle basmıştır.

 

e. Sâki-nâme: Fuzûlî’nin Beng ü Bâde ile birlikte alegorik (yerinel) mesnevilerinden biridir. Yapıtın diğer adı Heft Cam’dır. Bu küçük mesnevi parçası Millet nüshası ile Ankara Milli Eğitim Bakanlığı Genel Kitaplığındaki nüshada Dîvân (Farsça) mukaddimesinin sonundadır. Şairin mukaddimeden sonra bu ufak mesneviyi yazarak divandaki şiirlere başladığı bu mesnevinin manasından anlaşılmaktadır. (Mazıoğlu, 1956: s.80) Sâki-nâme Fuzûlî Külliyatı içerisinde bulunup, Farsça Dîvân ile birlikte basılmıştır. Mesnevinin konusu rindane yaşam tarzının yerinel bir kurgulamasıdır. Şarap ve aşk sarhoş edicilikleri yönüyle birbirlerine benzetilmiştir. Yapıttaki şarap temi gerçek yaşamla bağlaşma gayesi taşımayan Tanrısal aşka giden yolun bir temsilcisi konumundadır. Bunun için eserde tasavvuf düşüncesinden söz etmek mümkündür.

f. Hadîs-i Erbain Tercümesi: İslam toplumları arasında manzum kırk hadis çevirilerinin en yaygın olduğu millet Türkler olmuştur. Hz. Muhammed’in kırk hadis ezberlemenin faziletine işaret etmesi bundaki en büyük etken olmuştur. Fuzûlî’den öncede kırk hadis çevirilerine rastlamak mümkündür. Kemâl Ümmî ve Nevaî bu şairlerdendir. Fuzûlî Hadîs-i Erbain Tercümesi’ni kaleme alırken kendinden önce yaşamış bu şairlerden Nevaî etkisinde kalmıştır. Eser manzum olup, Abdülkadir Karahan ve Kemal Edip Kürkçüoğlu tarafından çalışılmıştır. (Okuyucu, 2011: s.43; Karahan, 1953: s. 285-286)

 

g. Hadîkatü’s-Süeda: Fuzûlî’nin İran şairi Hüseyin Vâiz-i Kâşifî’nin Ravzatü’ş-şüedâ adlı yapıtından yola çıkarak yazdığı eserdir. Eser konu olarak Kâşifî’nin eseriyle paralellik gösterirken Fuzûlî metin gövdesinin bazı yerlerine yerleştirdiği manzum parçalarla metnin akıcılığını sağlamaya çalışmıştır. Bu mensur eser peygamberlerin hayatlarında yaşadığı çileleri anlatmakla başlar, bunun ardından Dört Halife Dönemi’nde yaşananlardan bahsederek Hz. Ali ve iki oğlunun çektiği acılar anlatılır. Eser bu yönüyle özellikle Şiiler tarafından benimsenmiş, her muharrem ayında Hadîkatü’s-Süeda okunarak matem tutulmuştur. Hadîkatü’s-Süeda Türk edebiyatının en güzel maktel örneklerinden biridir. Eserin dili secili ve sanatlıdır; ancak bu anlatımın akıcılığını engellememiştir. Maktelin birçok nüshası çeşitli kütüphanelerde bulunmaktadır. Selahaddin Güngör, Faruk Gürtunca ve Servet Bayoğlu yapıt hakkında başlıca çalışma yapan kişilerdir. (Karayazı, 2007: s. 64-65)

 

ğ. Mektuplar: Fuzûlî’nin bugün elde bulunup yayımlanan Türkçe mektuplarının sayısı beştir. Bunlar Nişancı Çelebizâde Mustafa Çelebi, Musur Mirlivâsı Ahmed Bey, Bağdat Valisi Ayas Paşa, Kadı Alâeddin ve Kanûnî Sultan Süleyman’ın şehzadelerinden Bayezid’e gönderilmiştir. Mektupların ilk dördü Abdülkadir Karahan tarafından (Fuzûlî’nin Mektupları, İstanbul, 1948), diğeri ise Hasibe Çatbaş (Mazıoğlu) tarafından yayımlanmıştır (Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, C.VI, S.3, 1948). (Karayazı, 2007: s. 65) Mektuplar ve içeriklerinden kısaca bahsetmek gerekirse:

ğ.1. Nişancı Celâlzâde Ahmed Bey Mektubu (Şikâyet-nâme): Fuzûlî Külliyatı içerisinde yer alan bu mektup, Kanuni’nin emriyle şaire bağlanan geçimliğin aksatılması ve zamanında ödenmemesi üzerine yazılmıştır. Bu mektup edebiyatımızdaki en güzel mektup örneklerinden biridir. Karahan mektup için: “Gerçekten istihza ve tariz kudretinin bir şaheseridir.” demektedir.

ğ.2. Musul Mirlivâsı Ahmed Bey Mektubu: Sanatçıya desteklerini eksik etmeyen ve kendisine çeşitli yardımlarda bulunan Mirlivâ Ahmed Bey’e sunulan bir şükran mektubudur. Ahmed Bey’in mektubuna yanıt olarak sanatlı bir üsluba sahip olan bu mensur-nazım karışık mektup, Ahmed Bey ile Fuzûlî arasındaki dostluğun bir göstergesi gibidir.

ğ.3. Bağdat Valisi Ayas Paşa Mektubu: Ayas Paşa’nın çocuğunun doğması üzerine yazılmış bir kutlama mektubudur. Türkçe kaleme alınmış manzum bölümleri Türk edebiyatı açısından önemlidir. Mektubun düz yazı bölümleri ise Arapça ve Farsça kaleme alınmıştır. Şair mektubunda valiye bağlılığını dile getirmektedir.

ğ.4. Kadı Alâeddin Mektubu: Türkçe, Farsça ve Arapça yazılmış manzum-mensur karışık bir mektuptur.

ğ.5. Şehzade Bayezid Mektubu: Fuzûlî’nin Kanuni’nin oğlu Bayezid’e yazdığı mektuptur. Mektuptan anlaşıldığına göre şair ve şehzade arasında daha önce de mektuplaşmalar yaşanmıştır. Fuzûlî uzun bir aradan sonra şehzadeden mektup almış ve ona Anadolu’ya taşınma arzusunu belirtmiştir. Bağdat’ı sıkıntı dolu bir kent olarak betimleyen Fuzûlî’nin, Anadolu topraklarına varma isteği hiçbir zaman gerçekleşememiştir. (Çatbaş, 1946: s. 139) Şehzade Bayezid Mektubu’na ve Hasibe Çatbaş (Mazıoğlu)’ın çalışmasına Ankara Üniversitesi Genel Ağ sayfasından ulaşılabilmektedir. (Mazıoğlu, AÜ e-dergi: web)

h. Rind ü Zâhid: Araya Arapça manzûm parçalar da sıkıştırılmış Farsça küçük, mensûr, tasavvufî mâhiyetteki bu eser, birçok dîvân şâirinin karşılaştırdığı rind ve zâhid tiplerinin sembolleştirilmiş hikâyesidir. (İpekten, 1973: s. 51-52)

Zahit bir baba ile rint bir oğlun karşılıklı konuşmaları üzerine kurulmuş mensur bir yapıttır. Ancak yer yer manzum parçalara da yer verilmiştir. Yapıtta rintliğin ve zahitliğin aşırı tarafları eleştirilmiş, baba ve oğlun konuşmalarından ideal bir insan tipi oluşturulmaya çalışılmıştır. Fuzûlî hoşgörü, alçak gönüllülük gibi konularda rintliğin yanındadır. Bunun yanın da; o, dinin temel doktrinlerinin hükmü konusunda zahitle aynı safta yer almaktadır. Sonuç olarak ortaya hoşgörülü ve dinin temel kurallarına bağlı bir insan modeli çıkmaktadır. Yapıt Üsküdarlı Sâlim efendi tarafından Türkçeye çevrilmiş ve bastırılmıştır. Ayrıca Köprülü’nün verdiği bilgiye göre 1275’te Tahran’da basılmıştır. Ancak Sâlim Efendi’nin çevirisi son derece ağır bir dile sahiptir, hatta manzum parçalar özgün hâliyle bırakılmıştır. Yapıtın sadeye yakın çevirisini ilk kez Edip Kürkçüoğlu yapmıştır. (Çatbaş, 1946: s. 71-72)

ı. Sıhhat ü Maraz: Fuzûlî’nin bir tabip kimliğiyle ve tıp bilgilerini göstermek üzere karşımıza çıktığı Farsça Sıhhat u Maraz risalesi, bazı küçük farklar görülse de hastalıkların sebeplerini insan bedenindeki kan, safrâ, sevdâ ve balgamın bileşimindeki uyumsuzlukla açıklayan dört unsura dayalı ahlât-ı erbaa (humoral patoloji) teorisine uygun tarzda yazılmış bir eserdir. (Eliaçık, 2010: s. 146) Bu mensur eserin bir diğer adı da Hüsn ü Aşk’tır. Yapıt genel olarak ruhun anlam ülkesinden çıkarak maddi değerlere yönelmesi böylece özünden uzaklaşması çevresinde yoğunlaşmıştır. Mevcut dönemin tıbbi bilgilerinin de ışığında ruhun esas olduğu kanıtlanarak insanın kurtuluşunun anlam dünyasında gizli olduğu söylenmektedir. Kısacası Sıhhat ü Maraz ruh-beden çelişkisini tıbbi bir örneklemde ele almaktadır.

Fuzûlî’nin bu eseri Fettâhî’nin Hüsn ü Dil adlı eserinden etkilenerek yazdığı düşünülmektedir. Kitabın İstanbul, Paris ve Londra kütüphanelerinde yazma nüshaları vardır. Yapıt Sefâretnâme-i Rûh adıyla M. Ali Nasih tarafından basılmıştır. Eseri, Lebib Efendi Türkçe’ye çevirmiş (1856, 1865), kitapçı Ahmed Hamdi de bunun sâdeleştirilmiş bir baskısını yapmıştır. Eser hakkındaki son çalışmalar ise Abdülbaki Gölpınarlı ve Hüseyin Ayan tarafından yapılmıştır.(Karayazı, 2007: s.70) Hüseyin Ayan’ın çevirisi Genel Ağ ortamında yayımlanmıştır. (Ayan: web)

 

i. Risâle-i Mu’ammeyât: 190 adet Farsça muammanın bulunduğu ve manzum bilmeceler hakkında bilgi veren manzum bir yapıttır. Eserin Leningrad’daki külliyat yazması yayımlanmıştır. (Hâmit Araslı, Muamma Risalesi, Bakü 1946). Eserin Bursa2da da bir yazması bulunmaktadır. Bu yazma da yayımlanmıştır. (Kemal Edip Kürkçüoğlu, Risale-i Muammeyat-ı Fuzûlî, DTCF Dergisi, C.2, Ankara 1949, s.61-106)

 

j. Matlau’l-İtikad: Fuzûlî’nin ‘bilgi ve tabiat’ anlayışını aktardığı eseridir. Yapıt ile ilgili bilgileri Kâtip Çelebi (ö. 1067/1657)’den alabiliyoruz. Kâtip Çelebi yapıt hakkında şunları söylemektedir: “Yazar bu eserde itikâdî görüşlerini filozoflar ve imâmiyye mezhebine uygun bir şekilde ele almıştır.” “Matlau’l-İ’tikâd” adlı bu risâlesinin ön sözünde eserini şâirâne ifadelerle

okuyucusuna takdim eden mütekellim Fuzûlî: “Ben eşyaya duygu ve akıl gözüyle baktım, onlar üzerinde tefekkür ve teemmül ayağıyla yürüdüm.” şeklinde risalesini tanıtmaktadır. Yapıt bir ön söz ve dört bölümden oluşmaktadır. (Altıntaş: s. 39-40) Yapıt hakkında Bakü’de Mehemmed Fuzûlî tarafından, Türkiye’de ise Tanci ve Ramazan Altıntaş tarafından çalışılmıştır. Altıntaş’ın çalışmasına Genel Ağ ortamında ulaşılabilmektedir. (Altıntaş: web)

 

Ç- Şiirlerinden Seçmeler (İpekten, 2000)


a. Gazeller

(Mef’ûlü fâ’ilâtü mefâ’îlü fâ’ilün)

Yâ Rab hemîşe et lutfunı rehnümâ mana
Gösterme ol tarîki ki yetmez sana mana

Kat’eyle âşinâluğum andan ki gayrdur
Ancak öz âşinâlarun et âşinâ mana

Bir yerde sâbit et kadem-i i’tibârımı
Kim rehber-i şeriîat ola muktedâ mana

Yoh mende bir amel sana şâyet ah eğer
A’mâlüme göre vere adlün cezâ mana

Havf-i hatâda muztaribem var ümîd kim
Lutfun vere beşâret-i afv-i hatâ mana

Men bilmezem mana gereğin sen hakîmsin
Men’eyle her ne gerekmez mana mana

Oldur mana murâd ki oldur sana murâd
Hâşâ ki senden özge ola müdde’â mana

Habs-i hevâda koyma Fuzûlî-sıfat esîr
Yâ Rab hidâyet eyle tarîk-i fenâ mana

 

Gazel 2 (Fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün)

 

Dôstum âlem senün-çün ger olur düşmen mana
Gam degül zîrâ yetersin dôst ancak sen mana

 

Âşka saldum ben beni pend almayup bir dôstdan
Hîç düşmen eylemez anı ki etdüm men mana

 

Cân ü ten oldukça menden derd ü gam eksük degül
Çıhsa cân hâk olsa ten ne cân gerek ne ten mana

 

Vasl kadrin bilmedin firkat belâsın çekmedin
Zulmet-i hecr etdi çoh târik işi rûşen mana

 

Dûd u ahkerdür mana serv ile gül ey bâğbân

Neylerem men gülşeni gülşen sana külben mana

 

Gamze tîgin çekdi ol meh olma gâfil ey gönül

Kim mukarrerdür bugün ölmek sana şîven mana

 

Ey Fuzûlî çıhsa cân çıhman tarîk-i aşkdan

Rehgüzâr-ı ehl-i aşk üzre kılın medfen mana

 

Gazel 3 (Mef’ûlü fâ’ilâtü mefâ’îlü fâ’ilün)

 

Ey bî-vefâ ki âdet olupdur cefâ sana
Billah cefâdur olma demek bî-vefâ sana

Geh nâz u geh kirişme vü geh işvedür işün
Cânın sevenler olmasa yeğ âşinâ sana

Min cân olaydı kâş men-i dil-şîkestede
Tâ her biriyle bir kez olaydım fedâ sana

Aşkunda mübtelâluğumı ayb iden sanur
Kim olmak ihtiyâr iledür mübtelâ sana

Ey dil ki hecre düzmeyüp istersin ol mehi
Şükr et bu hâle yohsa gelür bir belâ sana

Et gül gamunda eşk ruh-i zerdüm etti al
Bildürdi ola sûret-i hâlüm sabâ sana

Düşmez çü şâh kurbı Fuzûlî gedâlara
Ol şehden iltifât ne nisbet mana sana

 

Gazel 4 (Fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün)

Ey melek-sîmâ ki senden özge hayrândur sana

Hak bilür insân demez her kim ki insândur sana

 

Vermeyen cânın sana bulmaz hayât-ı câvîdân

Zinde-i câvid ana derler ki kurbândur sana

 

Âlemi pervâne-i şem’-i cemâlün kıldı aşk

Cân-ı âlemsin fedâ her lahza min cândur sana

 

Âşıka şevkunla cân vermek sana müşkil degül

Çün Mesîh-i vaktsen cân vermek âsândur sana

 

Çıhma yârum giceler ağyâr ta‘nından sakın

Sen meh-i evc-i melâhatsen bu noksândur sana

 

Pâdişâhım zulm edüp âşık seni zâlim demiş

Hûb olanlardan yaman gelmez bu bühtândır sana

 

Ey Fuzûlî hûb-rûlardan tegâfüldür yaman

Ger cefâ hem gelse anlardan bir ihsândur sana

 

Gazel 5 (Mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün)

 

Menüm tek hîç kim zâr ü perîşân olmasın yâ Rab

Esîr-i derd-i aşk u dâğ-ı hicrân olmasun yâ Rab

Dem-â-dem cevrlerdür çekdüğüm bî-rahm bütlerden
Bu kâfirler esîri bir müselmân olmasun yâ Rab

Görüp endîşe-i katlümde ol mâhı budur derdüm
Ki bu endîşeden ol meh peşîmân olmasun yâ Rab

Çıharmak itseler tenden çeküp peykânın ol servün
Çıhan olsun dil-i mecrûh peykân olmasun yâ Rab

Cefâ vü cevr ile mu’tâdem anlarsuz n’olur hâlüm
Cefâsına had ü cevrine pâyân olmasun yâ Rab

Demen kim adli yoh yâ zulmi çoh her hâl ile olsa
Gönül tahtına andan özge sultân olmasun yâ Rab

Fuzûlî buldı genc-i âfiyet meyhâne küncinde
Mübârek mülkdür ol mülk vîrân olmasun yâ Rab

 

Gazel 6 (Fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün)

Ol ki her sâ’at gülerdi çeşm-i giryânum görüp
Ağlar oldı hâlüme bî-rahm cânânum görüp

 

Eyleyen ta’yîn-i eczâ-yı müdâvâ derdüme
Ter edüp cem’ etmedi hâl-i perîşânum görüp

Lâle-ruhlar göğsümün çâkine kılmazlar nazar
Hîç bir rahm eylemezler dâğ-ı hicrânım görüp

Dut gözin ey dûd-ı dil çarhun ki devrin terkedüp
Kalmasun hayretde çeşm-i gevher-efşânum görüp

Peyrev-i hurşîd sanman yerde kim devr-i felek
Yere urmuş afitâbın mâh-ı tâbânum görüp

Suda aks-i serv sanman kim koparup bâğbân
Suya salmış servini serv-i hırâmânum görüp

Ey Fuzûlî, bil ki ol gül -ârızı görmiş degül
Kim ki ayb eyler menüm çâk-i girîbânum görüp

 

Gazel 7 (Fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün)

Reng-i rûyından dem urmuş sâgar-ı sahbâya bah
Âftab ile kılur da’vî tutulmuş ayâ bah

Şem’ başından çıkarmış dûd-ı şevk-ı kâkülün
Böyle kûteh ömr ile başındaki sevdâya bah

Ey selâmet ehli ol ruhsâre bahma zinhâr
İhtirâz eyle melâmetden men-i rüsvâya bah

Bildi aşkından bemed-pûş olduğum âyîne-veş
Rahm idüp bir kez mana bahmaz bu istignâya bah

Sînemi çâk eyle gör dil iztırâbın aşkdan
Revzen aç her dem hevâdan mevc uran deryâya bah

Ey diyen kim şâm-ı ikbâlün ne yüzden tîredür
Sâye salmış aya ol gîsû-yı anber-sâya bah

Ey Fuzûlî her nice men’ eylese nâsih seni
Bahma anun kavline bir çehre-i zîbâya bah

Gazel 8 (Fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün)

Leblerün tek la’l ü lafzun tek dür-i şehvâr yoh
La’l ü gevher çoh lebün tek la’l-i gevher-bâr yoh

Senden etmem dâd cevrün var lutfun yoh deyüp
Mest-i zevk-i şevkunam birdür yanumda var yoh

Kime izhâr eyleyem bilmen bu pinhân derdi kim
Var yüz min derd-i pinhân kudret-i izhâr yoh

Devr sermest-i şarâb-ı gaflet etmiş âlemi
Munca sermestün temâşâsına bir hûşyâr yoh

Halkı medhûş eylemiş hâb-ı şeb-i tûl-i emel
Subh tahkîki alâmâtına bir bîdâr yoh

Sûreti zîbâ sanemler yoh demen büthânede
Var çoh ammâ bir sana benzer büt-i hûnhâr yoh

Ey Fuzûlî sehldür her gam ki gam-hârı ola
Gam budur kim mende min gam var bir gam-hâr yoh

Gazel 9 (Mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün)

Ezel kâtibleri uşşâk bahtın kare yazmışlar
Bu mazmûn ile hat ol safha-i ruhsâre yazmışlar

Havâs-ı hâk-ı pâyün şerhini tahkîk eden merdüm
Gubâr ilen beyâz-ı dîde-i hun-bâre yazmışlar

Gülistân-ı ser-i kûyun sıfâtın bâb bâb ey gül
Hat-ı reyhân ile cedvel çeküp gülzâre yazmışlar

İki satr eyleyüp ol iki mey-gûn la’ller vasfın
Görenler her birin bir çeşm-i gevher-bâre yazmışlar

Girüp büt-hâneye kılsan tekellüm cân bulur şeksüz
Musavvirler ne sûret kim der ü dîvâre yazmışlar

Muharrirler yazanda her kime âlemde bir rûzî
Mana her gün dil-i sad-pâreden bir pâre yazmışlar

Yazanda Vâmık u Ferhâd u Mecnûn vasfın ehl-i derd
Fuzûlî adını gördüm ser-i tûmâre yazmışlar

Gazel 10 (Fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün)

Hansı gülşen gülbüni serv-i hırâmânunca var
Hansı gülbün üzre gonce la’l-i handânunca var

Hansı gülzâr içre bir gül açılur hüsnün kimi
Hansı gül bergi leb-i la’l-i dür-efşânunca var

Hansı bâğun var bir nahli kadün tek bârver
Hansı nahlün hâsılı sîb-i zenahdânunca var

Hansı hûnî sen kimi cellâda olmuşdur esîr
Hansı cellâdun kılıcı nevk-i müjgânunca var

Hansı bezm olmış münevver bir kadün tek şem’den
Hansı şem’ün şu’lesi ruhsâr-ı tâbânunca var

Hansı yerde tapılur nisbet sana bir genc-i hüsn
Hansı gencün ejderi zülf-i perîşânunca var

Hansı gülşen bülbülin derler Fuzûlî sen kimi
Hansı bülbül nâlesi feryâd ü efgânunca var

 

Gazel 11 (Fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün)

Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var
Âşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var

N’ola kan dökmekde mâhir olsa çeşmüm merdümi
Nutfe-i Kâbildür ü gamzen kimi üstâdı var

Kıl tefâhur kim senün hem var menüm tek âşıkun
Leylî’nün Mecnûn’ı Şîrîn’ün eğer Ferhâd’ı var

Ehl-i temkînem meni benzetme ey gül bülbüle
Derde yoh sabrı anun her lahza min feryâdı var

Öyle bed-hâlem ki ahvâlüm görende şâd olur
Her kimün kim devr cevrinden dil-i nâ-şâdı var

Gezme ey gönlüm kuşı gâfil fezâ-yı ışkda
Kim bu sahrânun güzer-gâhında çok sayyâdı var

Ey Fuzûlî aşk men’in kılma nâsihden kabûl
Akl tedbîridür ol sanma ki bir bünyâdı var

Gazel 12 (Mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün)

Demiş her gonceye âşıklığım râzın sabâ derler
El ağzın tutmak olmaz korharam ey gül sana derler

Esîr-i derd-i ışk u mest-i câm-ı hüsn çoh ammâ
Bizüz meşhûr olan Leylî sana Mecnûn mana derler

Senün mihr ü vefâ gösterdüğün ağyâra çoh gördüm
Galatdur kim seni bî-mihr ohurlar bî-vefâ derler

Sana derler büt-i Çîn zülfüne zünnâr söylerler
Zihî îmânı yohlar küfr söylerler hatâ derler

Mana derlerdi evvel bir melekdür sevdüğün hâlâ
Görenler men fakîre gökden inmiş bir belâ derler

Marîz-i aşk akd-ı zülfün eyler arzû zîrâ
Mu’âlicler bu mühlik derde müşkildür devâ derler

Fuzûlî âşıka derler olar kim terk-i aşk eyle
Demezler mi hatâ tağyîr kıl hükm-i kazâ derler

Gazel 13 (Fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün)

Âşiyân-ı murg-i dil zülf-i perîşânundadur
Kande olsam ey perî gönlüm senün yanundadır

Aşk derdiyle hôşem el çek ilâcumdan tabîb
Kılma dermân kim helâküm zehri dermânundadur

Çekme dâmen nâz edüp üftâdelerden vehm kıl
Göklere açılmasun eller ki dâmânundadur

Gözlerüm yaşın görüp şûr itme nefret kim bu hem
Ol nemekdendür ki la’l-i şekker-efşânundadur

Mest-i hâb-ı nâz ol cem’ et dil-i sad-pâremi
Kim anun her pâresi bir nevk-i müjgânundadur

Bes ki hicrânundadur hâsiyyet-i kat’-ı hayât
Ol hayât ehline hayrânem ki hicrânundadur

Ey Fuzûlî şem’ veş mutlak açılmaz yanmadan
Tâblar kim sünbülinden rişte-i cânundadur

Gazel 14 (Mef’ûlü fâ’ilâtü mefâ’îlü fâ’ilün)

Ey her tekellümün hat-i sebzin hikâyeti

Verdim hemişe mushaf-i ruhsârın âyeti

 

İrmiş sahîh nakl ile ervâh-i kudsden

Îsi’ye mu’ciz-i leb-i lâ’lin rivâyeti

 

Dil kişverini gâret ederlerdi hûblar

Men’etmeseydi şıhne-i şevkin hımâyeti

 

Bildim tarik-i aşk hatar-nâkdir veli

Ben dönmezem bu yoldan ölüm olsa gâyeti

 

Kaddin helâkiyim düşebilmen ayağına

Bir derde düşmüşüm ki bulunmaz nihâyeti

 

Bes kim seni görende gider benden ihtiyâr

Gelmez beyâne mihnet-i aşkın şikâyeti

 

Şükr et Fuzûlî etme figân yar kılsa cevr

Kim ehl-i aşkla cevrdir anun inâyeti

 

Gazel 15 (Mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fa’ûlün)

Âh eyledüğüm serv-i hırâmânun içündür
Kan ağladuğum gonce-i handânun içündür

Ser-geşteliğüm kâkül-i müşgînün ucundan
Aşüfteliğüm zülf-i perîşânın içündür

Bîmâr tenüm nerkis-i mestün eleminden
Hûnîn cigerüm la’l-i dür-efşânun içündür

Yakdum tenümi vasl güni şem’ tek ammâ
Bil kim bu tedârük şeb-i hicrânun içündür

Kurtarmağa yağma-yı gamundan dil ü cânı
Sa’yüm nazar-ı nergis-i fettânun içündür

Cân ver gönül ol gamzeye kim munca zemândur
Cân ile seni sakladuğum anun içündür

Vâ’iz bize dün dûzahı vasf itdi Fuzûlî
Ol vasf senün külbe-i ahzânun içündür

Gazel 16 (Mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün)

Gönülde min gamum vardur ki pinhân eylemek olmaz
Bu hem bir gam ki el ta’nından efgân eylemek olmaz

Ne müşkil derd olursa bulınur âlemde dermânı
Ne müşkil derd imiş aşkun ki dermân eylemek olmaz

Fenâ mülkine çok azm etme ey dil çekme zahmet kim
Bu tedbîr ile def’-i derd-i hicrân eylemek olmaz

Sahın gömlüm yıharsın pendden dem urma ey nâsîh
Hevâ-yı nefs ile bir mülki vîrân eylemek olmaz

Dehânun üzre la’lün istemiş dil def’i müşkildür
Görünmez hîç cürmi yoh yire kan eylemek olmaz

Du’âlar eylerüm menden yana bir dem güzâr itmez
Ne çâre sihr ile servi hırâmân eylemek olmaz

Fuzûlî âlem-i kayd içresin dem urma aşkundan
Kemâl-i cehl ile da’vâ-yı irfân eylemek olmaz

 

Gazel 17 (Mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün)

Meni cândan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhumdan murâdum şem’i yanmaz mı

Kamu bîmârına cânân devâ-yı derd eder ihsân
Niçün kılmaz mana dermân meni bîmâr sanmaz mı

Gamum pinhân dutardum men dediler yâre kıl rûşen
Desem ol bî-vefâ bilmen inanır mı inanmaz mı

Şeb-i hicrân yanar cânum töker kan çeşm-i giryânum
Uyarur halkı efgânum kara bahtum uyanmaz mı

Gül-i ruhsâruna karşu gözümden kanlu akar su
Habîbüm fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı

Degüldüm men sana mâ’il sen etdün aklumı zâ’il
Mana ta’n eyleyen gâfil seni görgeç utanmaz mı

Fuzûlî rind-i şeydâdur hemîşe halka rüsvâdur

Sorun kim bu ne sevdâdur bu sevdâdan usanmaz mı

 

b. Su Kasidesi – Kasîde der-Na’t-ı Hazret-i Nebevî

(Fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilâtün)

 

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su

Zevk-i tîgünden aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk
Kim mürûr ile bıragur rahneler dîvâre su

Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin
İhtiyât ilen içer her kimde olsa yâre su

Suya virsün bâğbân gülzârı zahmet çekmesün
Bir gül açılmaz yüzün tek verse min gül-zâra su

Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna
Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kare su

Ârızun yâdıyla nemnâk olsa müjgânum nola
Zâyi’ olmaz gül temennâsıyla viemek hâre su

Gam güni etme dil-i bîmârdan tîgün dirîğ
Hayrdur vermek karanu gicede bîmâra su

İste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin et
Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün are su

Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hôş gelür hûşyâre su

Ravza-i kûyuna her dem durmayıp eyler güzâr
Âşık olmış gâlibâ ol serv-i hôş,-reftâre su

Su yolın ol kûydan toprag olup dutsam gerek
Çün rakîbümdür dahi ol kûya koyman vare su

Dest-bûsı arzûsıyla ger ölsem dôstlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâre su

Serv ser-keşlük kılur kumrı niyâzından meger
Dâmenin duta ayağına düşe yalvare su

İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
Gül budağınun mizâcına gire kurtare su

Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
İktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâre su

Seyyid-i nev’-i beşer deryâ-yı dürr-i ıstıfâ
Kim sepüpdür mu’cizâtı âteş-i eşrâre su

Kılmağ üçün tâze gülzâr-ı nübüvvet revnakın
Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hâre su

Mu’cizi bir bahr-i bî-pâyân imiş âlemde kim
Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffâre su

Hayret ilen barmağın dişler kim itse istimâ
Barmağından virdüği şiddet güni Ensâr’e su

Dôstı ger zehr-i mâr içse olur Âb-ı Hayât
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâre su

Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz
El sunup urgaç vuzû’ içün gül-i ruhsâre su

Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl
Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su

Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr
Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su

Zikr-i na’tun virdini dermân bilür ehl-i hatâ
Eyle kim def-i humâr içün içer mey-hâre su

 

D- Kaynakça

Not: Fuzûlî hakkındaki en kapsamlı bibliyografya çalışmalarından biri Esma Şahin tarafından yapılmıştır. Çalışma ayrıca Genel Ağ ortamında da mevcuttur: http://www.academia.edu/1425180/A_Bio-Bibliography_in_Classical_Turkish_Literature_Fuzuli_Klasik_Turk_Edebiyatinda_Biyografi_Literaturu_Fuzuli

ACAROĞLU, M. Türker (1956), Edebî Eserler Sözlüğü: Seçme 200 Eser, c.1, İstanbul.

ALTINTAŞ, Ramazan, Fuzûlî’de (ö. 963/1556) Bilgi ve Tabiat Anlayışı, Cumhuriyet Üniversitesi.

—————————-, web: http://eskidergi.cumhuriyet.edu.tr/makale/331.pdf

AYAN, Hüseyin, web: http://www.turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s1/2hayan.pdf

BANARLI, Nihâd Sami (1985), Kültür Köprüsü, Kubbealtı Yayınevi: İstanbul.

—————— (2004), Türkçenin Sırları, Kubbealtı Yayınları.

ÇATBAŞ, Hasibe (1946), Fuzuli’nin Bir Mektubu, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, c. 6, S: 3.

DERDİYOK, Çetin (2002), Prof. Dr. Cem Dilçin, Fuzuli Divanı Üzerine Notlar (Studies on Fuzuli’s Divan), Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, S.2, Doğu Akdeniz Üniversitesi Yayınları.

DİLÇİN, Cem (1991), Fuzûlî’nin Bir Gazelinin Şerhi ve Yapısal Yönden İncelenmesi, Türkoloji Dergisi, c.9, S.1.

DURMUŞ, İsmail (2003), “Leylâ ve Mecnûn”, İslâm Ansiklopedisi, C. 27, TDV,

Ankara

ERDOĞAN, Ayhan (2010), Fuzûlî’nin Arapça Divanından İki Kasidenin Edebi Tahlili, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S: 29 (Bahar 2010).

ELİAÇIK, Muhittin (2010), Fuzûlî’nin Sıhhat u Maraz’ında Ahlât-ı Erbaanın İşlenişi ve Bir Tıp Eseri Terceme-i Hulâsa-i Tıb İle Mukayesesi, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S.27.

FUZÛLÎ, Muhammed b. Süleyman (1961), “Matlau’l-İ’tikâd fî Ma’rifeti’l- Mebde’i ve’l-Meâd, (tahk. Muhammed b. Tâvîtet-Tancî), çev. E. Coşan-K. Işık, Ankara.

GÜLER, Zülfi (2011), Fuzûlî Divanı’na sosyal Psikoloji Açısından Bir Bakış (Ötekileştirilmiş Fuzûlî), Adıyaman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S.7.

İPEKTEN, Halûk (2000), Fuzuli: Hayatı, Sanatı, Eserleri, Akçağ Basımevi, Ankara.

——————- (1973), Fuzulî Hayatı, Edebî Kişiliği, Eserleri ve Bazı Şiirlerinin Açıklamaları, Ankara, Atatürk Üniversitesi Yayınları.

KABAKLI, Ahmet (2006), Türk Edebiyatı, c. II, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, s.566.

KARAHAN, Abdülkadir (1996), TDV İslam Ansiklopedisi, Fuzûlî maddesi, c.13, TDV, İSAM Araştırma Merkezi.

——————- (1989), Fuzûlî Muhiti, Hayatı, ve Şahsiyeti, K.B. Yay, Ankara.

——————- (1953), Kırk Hadîs Tercümelerine Umumî Bir Bakış ve Ankaralı İsmail Rüsûhî’nin “Tercüme-i Hadîs-i Erbaîn”i, İÜ Türkiyat Mecmuası, c.X.

KARAYAZI, Nurgül (2007), Fuzûlî’nin “Leylâ ve Mecnûn”unda Tasavvufî Kavram ve Unsurlar, Yüksek lisans tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Endüstrisi.
KORTANTAMER, Tunca (2007), Su Kasidesi’nin Dili Üzerine, Ege Ü. Edebiyat Fak. Yay., İzmir, 2007.

Kültür Bakanlığı e-Kitap Sistemi, Fuzûlî, web: https://docs.google.com/viewer?a=v&q=cache:tVRLBOdwOnAJ:ekitap.kulturturizm.gov.tr/dosya/1-82210/h/fuzuli.pdf+fuzulinin+arap%C3%A7a+%C5%9Fiileri&hl=tr&gl=tr&pid=bl&srcid=ADGEESggEjyCk94EpKFetdqwGH-m-yJ2CYvGNz6jTp3PU8NqbQgcRA_hKlQuKm5KEHqpLyK55v3ZXp6xzz_4zGpw6JBdt59uYIGjcp1xVtk8ewa3SPxQzQeOQU2JlAEaG8eCf5yqi1co&sig=AHIEtbSgMaSZwiQNIDQanjYR-dE5LIAw0A

MAZIOĞLU, Hasibe (1997), Fuzûlî Üzerine Makaleler, TDK Yay. Ankara.

——————– (1956), Fuzûlî-Hâfız: İki Şair Arasında Bir Karşılaştırma, Ankara, Türkiye İş Bankası Yayınları.

——————– (1956), “Fuzûlî’nin Farsça Divanı ile İlgili Araştırmalar”, AÜDTCF Dergisi, c. XIV, sy. 1-2, s. 73-85.

M.,H., AÜ e-Dergi:http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/1054/12739.pdf

MENGİ, Mine (2008), Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ: Ankara.

——————– (1996), Fuzûlî Kitabı, 500. Yılında Fuzûlî Sempozyumu Bildirileri , İstanbul: http://turkoloji.cu.edu.tr/ESKI%20TURK%20%20EDEBIYATI/11.php#_ftn1

NAYIR, Yaşar Nabi (1991), Fuzuli, Varlık Dergisi, S.1000-1011.

OKUYUCU, Cihan (2011), XVI. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Açıköğretim Fakültesi Yayını.

ÖZDEMİR, Hikmet (2012), Tüm Zamanların Şairi: Fuzûlî, Türkiye Dil ve Edebiyat Dergisi, web: http://www.tded.org.tr/images/logo/x/fuzuli.pdf

SAİD, Raide (1983), “Fuzulî’nin Farsça Divanı: İnceleme-Transkripsiyonlu Metin”, Doktora Tezi, Bakü Devlet Üniversitesi.

SELÇUK, Bahir (2005), Fuzûlî’de Gözyaşı, EKEV Akademi Dergisi, S.5.

——————–(2007), Fuzûlî’de Melamet Kavramı, Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, c.16, S. 2.

ŞAHİN, Esma (2007), Klasik Türk Edebiyatında Biyografi Literatürü: Fuzûlî, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, C.5., S.9.

TANCİ, M. Tavit (1962), Matlau’l-İ’tikad fi Ma’rifeti’l-Mabda’i ve’l-Ma’ad Makaddimesi, çeviri: Esat Coşan ve Kemal Işık, Türk Tarih Kurumu, Ankara, s.XII.

TİMURTAŞ, Faruk Kadri (1997), Makaleler: Dil ve Edebiyat İncelemeleri, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu.

Toronto Üniversitesi Fuzûlî Dîvânı Genel Ağ Erişimi, 2012-11-5, web: http://archive.org/details/divanfuzuli00fuzuuoft

ÜZGÖR, Tahir (1997), Fuzûlî’yi Anlamak, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S.3, Konya.

VANLIOĞLU, Mehmet (1997), Beng ü Bâde ve Muhtevası, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, S.3, Konya.

YAVUZ, Kemal (2005), Leylâ ile mecnûn Hikâyesinin Edebiyattaki Yeri, Modern Türklük Araştırmaları Dergisi, S.4

YILDIRIM, Ali (2004), “Fuzûlî’nin Beng ü Bâde Mesnevisi ve Bâde Sembolü” F.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi C. 14, S.2, Elazığ.

YÜKSEL, Sedit (1972), Sohbetü’l-Esmâr Fuzûlî’nin Değildir, Türkoloji Dergisi, S.s, s.115-136.

Bu makale eğitim amaçlı olarak Ensar KILIÇ tarafından yazılmıştır.

You can skip to the end and leave a response. Pinging is currently not allowed.

Yorum Bırak

Powered by Webmaster Forum